1 Temmuz 2015 Çarşamba

Sevan Nişanyan: Zülkarneyn ذو القرنين “iki boynuzlu” demektir Dhul-Qarnayn or Zulqarnayn,



The Story of Zulqarnain Dhul-Qarnayn or Zulqarnayn,

The Story of Zulqarnain which takes place in 83-98th verses of sûra al-Kahf in The Holy Qur’an is a story that a number of uncertainities emerge and some completely different narrations are conveyed in its understanding and interpreting. In this article the resear- cher tried to resolve the ambiguities as well as criticised the approaches in classical and contemporary Qur’anic interpretation books. Eventually the researcher tried to put forth an evidence-based idea about the most precise approach.

Key Words: Zulqarnain, Gog and Magog, The Grand Kyros

Süryanice İskender Menkıbesi (Neşônô dîle d-Oleksandrôs Sevan Nişanyan: Zülkarneyn ذو القرنين “). Elyazması 7. yüzyıla ait. 1889’da E. Wallis Budge metni yayımlamış.[1] 1890’da büyük Alman şarkiyatçısı Th. Nöldeke bir makalesinde bu metnin Kuran’daki Zülkarneyn hikâyesinin modeli olduğuna işaret etmiş. [2] Bunlar bilinen şeyler, yenilik yok.
2002 ve 2003’te G. Reinink iki makalesinde İskender Menkıbesini Bizans İmparatoru Heraklios devrinin siyasi/ideolojik bağlamına oturtmuş. [3] K. van Bladel 2008’de Reinink’in çalışması ışığında menkıbe ile Kuran metni arasındaki ilişkiyi yeniden incelemiş.[4] İşte bunlar nefes kesici.
Bladel’in makalesini geçen gün okudum. Birkaç not aldım, paylaşayım.
Süryanice menkıbenin özeti
Basılı metin 21 sayfa, İngilizce çeviri 17 sayfa. Özeti şöyle:
İskender maiyetini toplayıp, dünyanın dört ucunu keşfetmek istediğini haber verir. Danışmanları, dünyanın çevresinde Oqyânôs adlı cerahatle dolu bulanık bir deniz olduğunu, buna yaklaşanın derhal öleceğini söylerler. İskender yılmaz, Allaha dua eder. Başına iki boynuz koyup kendisini yeryüzünde kudret sahibi ettiği için ona şükreder. Dünyanın sonuna gitmesine izin verirse, Mesih şayet kendi ömründe gelecek olursa ona itaat etmeyi, gelmez ise geldiğinde oturması için kendi tahtını Kudüs’e koymayı vaadeder.
Yolda Mısır’a uğrar, oranın kralından 7000 Mısırlı tunç ve demir ustası ödünç alır. Dört ay ve 12 gün sefer ettikten sonra Güneyde uzak bir ülkeye varır. Oranın halkına, hapiste ölüme mahkûm olanlar varsa o günahkârları (‘âbday-bîşê) kendisine getirmelerini söyler. Bulanık denizin etkisini sınamak için onları Okyanus’un kıyısına gönderir. Mahkûmların hepsi ölür. İskender bunun üzerine denizi aşma planından vazgeçer. Onun yerine, berrak suların olduğu bir yere gider. Burası, güneşin batarken aştığı Gökyüzünün Penceresinin bulunduğu yerdir. Pencereden geçince İskender ve ordusu kendilerini bu kez güneşin doğduğu yerde bulurlar. Gün doğumunda burası o kadar ısınmaktadır ki insanlar yanıp ölmekte, bu yüzden mağaralarda ve su altında yaşamaktadır. Burada başlarına birçok olay gelir.
Sonraki yolculukta İskender Fırat ve Dicle’nin kaynaklarına doğru seyahat eder. [Burada verilen ayrıntılardan, Süryanice metin yazarının Siirt-Bitlis taraflarını iyi bilen biri olduğu anlaşılıyor.] Oraları aşıp, Fars hükümdarına ait olan Kafkas dağına ulaşır. Buranın halkı, dağdaki dar geçidin öbür yanında yaşayan vahşi Hunlardan şikâyetçidir. Onların vahşetini uzun uzun anlatırlar. Hunların krallarının adı Agôg ve Magôg’dur. Aslan gibi kükrerler, savaşta kadınları ve çocukları esirgemezler. İskender halkın dileği neyse yerine getireceğini söyler. Onların talebi üzerine, beraberinde getirdiği Mısırlı ustalara Hunlara karşı tunç ve demirden bir set (savunma duvarı) yaptırır. Sonra duvarın üzerine bir yazıt yazdırıp, geleceğe dair kehanetlerini kaydeder. Buna göre, bundan 826 yıl sonra Hunlar duvarı aşarak Haloras Irmağına dek ülkeyi yağmalayacaktır. [Haloras nehri, bugün Erzurum’a bağlı Olur ilçesine adını veren ırmaktır. Arapçası Halûras, Ermenicesi Olor şeklinde geçer.] 940 yıl sonra dünya çapında savaş olacak, tüm krallar ve kavimler birbiriyle savaşacaktır. Allahın bir emriyle sedde bir gedik açılacak, dehşet verici Hun orduları bu gedikten dalga dalga içeri akacaktır. Yeryüzü insanların kanı ve dışkısıyla kaplanacaktır. Ancak sonuçta Rum padişahı savaşa girecek ve zaferi kazanarak dünyanın dört bucağına egemen olacaktır. Bu olaydan sonra Mesih gelecek ve kıyamet gerçekleşecektir.
İskender bu yazıtı yazdıktan sonra Acem kralıyla karşılaşıp savaşır. Savaş sırasında Rab, meleklerden bir ordunun başında, savaş arabasını sürerek İskender’in ordusuna yardım eder; kralı yenip esir almasını sağlar. Kral haraç karşılığı barış teklif eder. Ancak Kralın kâhinleri fal kitaplarına danışıp, Rumların dünyaya hakim olacağını, Babil ile Asur’u yerle bir ettikten sonra Fars kralını öldüreceğini bildirirler. Bundan sonra İskender Kudüs’e giderek, ant ettiği üzere, Mesih geldiğinde kullanması için gümüş tahtını oraya bırakır.
Yorum ve notlar
  1. Efsane kisvesi altında, 628-629 yıllarının siyasi olaylarına değinilmiştir. 27 yıl süren İran savaşı Rum ülkesi için büyük yıkım olmuş, İran orduları İstanbul kapılarına dayanmış, Kudüs’ü fethetmiştir. Kudüs’ün düşmesi halkta büyük demoralizasyona yol açmış, İncil’in Vahiy (Revelation) kitabı uyarınca kıyametin belirtisi sayılmıştır. Derken 628’de Heraklios cüretkâr bir kontratakla (İran ordusu Anadolu’da seferdeyken) İran’ı istila etmiş, önce Ninive’yi (Asur), sonra İran başkenti olan Ktesifon-Medayin’i (Babil) ele geçirmiştir. Kudüs geri alınmış, İran şahının götürmüş olduğu Hakiki Haç bulunarak, iki yıl süren muazzam törenlerin ardından Kudüs’e iade edilmiştir. Barış girişiminde bulunan İran Şahı Husrev Pervîz kendi saraylıları tarafından kurulan bir komplo sonucu 629’da öldürülmüştür.
Bu sırada Bizans’ın müttefiki olan Türkler Kafkas geçitlerini aşıp İran Ermenistanını talan etmiş, İran’ın çöküşüne yardım ettikten sonra bu sefer Bizans’la bozuşup Rum Ermenistanını da yağmalamışlardır.
Reinink’in makalelerinde ayrıntılı olarak gösterildiği üzere, bu olaylar esnasında Heraklios umutsuzluk içinde olan Anadolu ve Ortadoğu halkına yönelik muazzam bir propaganda kampanyasına girişmiş, kendini İran’ı fetheden “Yeni İskender” olarak lanse etmiş, bu tezi işleyen sayısız şiir, destan ve kahramanlık öyküsü piyasaya sürülmüştür. Yeni İskender, eskisinden farklı olarak mümin bir Hıristiyandır ve Mesih’in ikinci gelişine yol açmakla görevlidir.
  1. Ortadoğuda yaklaşık bin yıl boyunca kullanılan ve “İskender Takvimi” olarak adlandırılan Selevkos takvimi, MÖ 312’de başlar. İskender’in Kafkas seddine yazdırdığı kehanette geçen iki tarihten ilki, o halde, M 514’e tekabül etmektedir. Sabirler adı verilen İç Asya kavminin Kafkas seddini aşıp İran ve Anadoluyu yağmalamasının tarihidir. İkinci tarih M 628 eşdeğeridir. Bu tarihte, Göktürkler (veya onlara tabi Hazar Türkleri), Heraklios’un çağrısı üzerine Derbent geçidini aşıp Ermenistan’ı ve İran’ı istila etmiştir.[5]
  2. İskender’in Kafkas dağında inşa ettiği setten ilk kez M 1. yy’da tarihçi Josephus söz eder. Josephus seddin kapısının demirden olduğunu belirtir. Muhtemelen Tiflis’in kuzeyindeki Daryal geçidinde bulunan bu set, Hazar Denizinin sularının çekilmesinden sonra 4. yy’da İran şahlarının inşa ettirdiği Dağıstan’daki Derbend seddiyle karıştırılmıştır. [Daha önce bir yazımda İskender seddinin Orta Asya’daki Çin Seddi olabileceğinden söz etmiştim. Yanılmışım. Doğrusu budur.]
  3. Metinde çok sık olarak, İncil ve Tevrat’ta geçen kıyamet alametlerine gönderme vardır. Gôg ve Magôg’un kıyametten önce kuzeyden zuhur edeceği, Ezekiel 38-39 ve Vahiy 20:7-10’da yazılıdır. Aslanlar gibi kükreyen canavar, tüm halkların birbirine karşı savaşı, İyi Hükümdar’ın dünyaya hakim olması vb. klasik kıyamet alametleri arasındadır. Van Bladel yirmiye yakın edebi gönderme teşhis ediyor.
  4. İskender’in sırasıyla güney, batı, doğu ve kuzey’e seyahati muhtemelen Haç sembolizmi içermektedir. Kahramanımız yeryüzüne dev bir haç işareti yapmış, böylece Mesih’in gelişine zemin hazırlamıştır.
Neticetül kelam, 629 veya en geç 630 yılında kaleme alınmış bir pro-Bizans propaganda metni ile karşı karşıyayız. Yazarı muhtemelen Siirt-Bitlis kökenli bir Süryanidir. Anti-mezhepçi söylemi muhtemelen Rum davasına soğuk bakan çeşitli mezhep gruplarını ikna etmeye yöneliktir. Eldeki metin Serto yazısıyla yazıldığı için, Nasturilere yönelik bir çalışma akla yakındır.
Kuran ne demiş?
Şimdi Kur’an, Kehf suresi 83-102. Türkçesinde Diyanet İşlerinin eski ve yeni meallerini harman ettim, ufak tefek düzeltmeler yaptım.[6]
  1. Sana Zülkarneyn’i sorarlar, ‘Size ondan bir kıssa [zikr] anlatacağım’ de.
  2. Biz onu yeryüzünde kudret sahibi kıldık ve kendisine her şeyden yol [sebeb] verdik.
  3. O da yolu izledi.
  4. Güneşin battığı yere varınca, onu bulanık bir suda batar buldu. Orada bir kavim gördü. “Ey Zülkarneyn! Ya onları cezalandırırsın, ya da haklarında iyilik edersin” dedik.
  5. (Zulkarneyn) dedi ki: “Günah işlemiş olanı [men zaleme] cezalandıracağız, sonra Rabbine (sahibine, hakimine) geri gönderilecek ve o da onu şiddetle (gereken şekilde?) cezalandırır.”
  6. “Ve her kim inanır ve doğru davranırsa, ona güzel bir mükâfat ve kolaylık söyleyeceğiz.”
  7. Sonra yine yola gitti.
  8. Güneşin doğduğu yere ulaşınca, onu kendileriyle güneş arasına siper (perde) koymadığımız bir halk üzerine doğar buldu.
  9. İşte böylece, biz onun çevresinde olanı tümüyle biliyorduk.
  10. Sonra gene bir yola gitti.
  11. İki seddin (dağın) arasına varınca, orada nerdeyse hiç söz anlamayan (dil bilmeyen?) bir halka rastladı.
  12. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Ye’cüc ve Me’cüc yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar. Onlarla bizim aramıza bir sed yapman karşılığında sana harç (vergi) verelim mi?”
  13. [Zülkarneyn] dedi ki: “Rabbimin bana verdiği daha değerlidir. Siz bana gücünüzle yardım edin de, sizinle onların arasına sağlam bir sed yapayım.”
  14. “Bana demir kütleleri getirin” dedi. Bunlar iki dağın arasını doldurunca: ‘Körükleyin’ dedi. Demirler akkor haline gelince; ‘Bana erimiş bakır getirin de üzerine dökeyim’ dedi.
  15. Artık o seddi ne aşabildiler, ne de delebildiler.
  16. Dedi ki, “Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vaadi gelince onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi gerçektir.”
  17. Biz o gün onları bırakırız, dalgalar halinde birbirlerine girerler. Sur üflenince hepsini bir araya toplarız.
  18. Ve o gün kâfirlere cehennemi gösteririz.
  19. Onların gözleri zikrime karşı perdelidir ve işitmeye kudretleri yoktur.
  20. Kâfirler, beni bırakıp kullarımı mı dost edindiler? Biz cehennemi kâfirlere sunmak için hazırladık.
Kuran metninin notları
  1. Zülkarneyn ذو القرنين “iki boynuzlu” demektir. Pseudo-Kallisthenes’in 3. yy’da kaleme alınan İskender destanından bu yana Büyük İskender bu sıfatla anılır ve ikonografide iki boynuzla gösterilir. Sebebi hakkında çeşitli görüşler vardır. Bir olasılık, İskender’in Mısır’da tanrı Ammon’un simgesi olan boynuzlarla donatılarak tanrı mertebesine yükseltilmiş olmasıdır.
  2. Zikr ذكر “anı, anma” demek olduğu kadar “ün, şan, menkıbe, bir kişinin kahramanlıklarını anlatan destansı hikâye” anlamına gelir. Süryanice neşonôsözcüğünün tam karşılığıdır.
  3. Zülkarneyn’in yeryüzünde kudret sahibi olması, Süryanice metinde İskender’in tanrıya yakarışını anımsatır.
  4. Metinde dört kez geçen sebeb سبب sözcüğü burada “yol” anlamındadır. Bugün kullandığımız “bir sonuca yol açan şey” anlamı, sonraki devir mantıkçılarından devralınan derivatif anlamdır.
86.-88. Arapça metinde anlamı muğlak olan hikâye, Süryanice metin ışığında aydınlanmaktadır.  İskender suçlulara (günahkârlara) bir ikilem sunar. Su zehirli değilse kurtulacaklardır, zehirli ise zaten ölüme mahkûm oldukları için kaybedecekleri bir şey yoktur. Arapça metin, ya sözlü olarak aktarılırken anlamını kısmen kaybetmiş, ya da (daha güçlü olasılıkla) editörün yanlış müdahalesine kurban gitmiş olmalıdır.
  1. عَيْنٍ حَمِئَةٍ ifadesi çoğu zaman “çamurlu bir su pınarı,” “balçık” olarak çevrilse de, tefsirciler sözcüğün “deniz” anlamına da geldiğine işaret etmişlerdir. Edip Yüksel “okyanus” diye çevirmiş, ancak “bulanık” sıfatını görmezlikten gelmiş.
  2. Ayetin anlamı belirsizdir. Muhtemelen güneşten korunma imkânı olmayan kavimden söz ediliyor.
  3. Yunan ve Ortadoğu geleneğinde İç Asya göçerleri “Hun” jenerik adıyla anılır ve uygarlıktan nasibi olmayan barbarlar olarak takdim edilir. Kuran metnindeki “söz anlamayan kavim”den kasıt bu olsa gerek.
  4. Süryanice metinde Agôg ve Magôg görülür. Arapçada beliren hemze (Ye’cûc ve Me’cûc), erken dönem Arap yazısında sesli harf taşıyıcısı (mater lectionis) olarak kullanılan noktasız ya harfinin H 2. yy’da elif ve hemze ile düzeltilmesinden kaynaklanan bir yanlış okuma olmalıdır.
  5. “Dalgalar halinde” [yamûcu يموج ] ifadesi Süryanice metindeki “dalga dalga” seddi aşan kavimleri hatırlatır.
  6. Burada sözü edilen zikr muhtemelen menkıbenin kendisidir (bkz 83. ayet). Hikâyenin gizli anlamını anlamayanlar kastedilmiş olabilir mi?
Nasıl aktarılmış? Ne oluyor burada?
Geleneksel kabule göre Kehf suresi Mekke’de indirilmiştir; dolayısıyla M 622 yılından öncesine aittir. Bunun doğru olamayacağı anlaşılıyor.
Sure şayet Muhammed’in eseri ise, orijinalin yazıldığı en erken tarih olan 629 yılı ile Muhammed’in vefat ettiği 632 yılı arasında Medine’ye ulaşmış olması gerekiyor. Bu mümkün müdür? Pekala mümkündür. Muhammed’in yaşadığı dönemde Arabistan’da çok sayıda Nasturi Hıristiyanın bulunduğunu, İslam cemaatinin ve diğer Arap aşiretlerinin İran ile Rum arasında süregiden “dünya savaşı”nı yakından izlediklerini ve birçok yerde müdahil olduklarını biliyoruz. Faraza Urfa’da yahut Irak’ta yayınlanan güncel bir risalenin Medine’ye ulaşması o günün şartlarında bir-iki ay sürecek iştir.
“Size bir zikr anlatayım,” diye başlayıp “bazıları bu zikrin anlamını anlamaz” diye biten anlatının, bir “metin aktarma” (reporting) işlemini ima ettiği açıktır. Aktarılan metinden Hıristiyan simgeleri ve Rum propagandası unsurları sistemli olarak ayıklanmış, Mesih beklentisi yerine İslami öğretiye uygun kıyamet ve cehennem ögeleri ikame edilmiştir.
Hz. Muhammed’in bir söyleşide kendisine soru soranlara, “Hıristiyanlar öyle anlatmış ama o kıssanın gerçek anlamı öyle değil böyledir” diye anlattığını pekala tahayyül edebiliyoruz.
Peki güncel bir siyasi meseleye dair sohbetin, göz göre göre vahiy sayılıp Kuran’a dahil edilmesini nasıl açıklayacağız?
Benim aklıma gelen şu: Hz. Muhammed’in bildirdiği (yahut sonradan kendisine atfedilen) bazı sözler, cemaat tarafından makamla söylenen ilahiler (İng. liturgy, Süryanice keryânâ“kıraat”) şeklinde aktarıldı. Çok sonraları, muhtemelen M 8. yy ortalarına doğru, bunlar yazıya dökülerek derlendi. Aktarılanların çoğunun güncel/siyasi bağlamı, derleme tarihinde unutulmuştu. Halife Osman zamanında derlenen Öz Hakiki Kuran efsanesi, muhtemelen daha da sonra, belki M 9. yüzyılda, hadis çalışmaları çerçevesinde üretildi.
Yanılıyorumdur belki. Öyleyse lütfen beni aydınlatır mısınız?
DİPNOTLAR
[1] E.A.Wallis Budge, The History of Alexander the Great, Being the Syriac Version of the Pseudo-Callisthenes, Cambridge 1889, sf. 144-161. Pdf versiyonu için: http://rbedrosian.com/Ref/budge.html
[2] Th. Nöldeke “Beiträge zur Geschichte des Alexanderromans,” Wien 1890. Online http://openlibrary.org/books/OL23383899M/Beitr%C3%A4ge_zur_geschichte_des_Alexanderromans.
[3] Gerritt J. Reinink, “Heraclius, the New Alexander: Apocalyptic Prophecies during the Reign of Heraclius” (2002) ve “Alexander the Great in the 7th Century Syriac Apocalyptic Texts” (2003). İlki şuradan kısmen okunabiliyor: http://books.google.com.tr/books?isbn=9042912286 , sf. 81 vd.
[4] Kevin van Bladen, “The Alexander Legend in the Qur’an” in Gabriel S. Reynolds ed., The Qur’an in its Historical Context, Routledge 2008.
[5] 10. yy’da yaşayan Ermeni tarihçi Movses Kağankatıvatsi, vekâyinamesinde bu olaya ayrıntılı olarak yer verir.
[6] Aslı ve diğer Türkçe çevirileri için şuraya bakınız:http://www.kuranmeali.org/18/kehf_suresi/83.ayet/kurani_kerim_mealleri.aspx

 The map is taken from a ms from Ibn Said: Kitab al-bad’ wa-al-ta’rikh (1570) Ibn Said al Maghribi (1250) Kitab Djoughrafiya fi l’ aqalim al Sab (Book of maps of the seven climes) born in Spain
---------------------------------

Kitab Djoughrafiya fi l’ aqalim al Sab
NOT : Mavi işaretlkediğim yerler Yecüc ve Mecüc Diyarı

              NOT : Mavi işaretlkediğim yerler Yecüc ve Mecüc Diyarı

SEVAN NİŞANYAN

 

  İslam'daki Yecüc ve Mecüc, Hindu geleneğinde "Koka ve Vikoka" olarak geçer ve "Kalki-Avatara" adında bir Mesih tarafından yok edilir. 



 “Sakalar, Asur kitabelerinde ismi “Gog” diye yazılan liderlerinin öncülüğünde M.Ö.665 yılında Kımmerleri sürerek, Kuzey Azarbaycan’a geçmişlerdi. Gence ilinin batısında “Gogaren” denen yere ve Gence’in doğusunda  “Sakasen” denen yere yerleşmişlerdi” diyor. (Heredot, 1973, 46)

Eskiden Yunan yazılan sonrada (V.yüzyılda yerli Kartuli /Gürcü diline çevrilen) adlı en eski destani tarihe göre , Kimmerlerin gelişi, Hazarların seferi (çünkü, Kımır/Kumar da denilen Kimmerler, Bizans belgelerind Khazarların ataları olarak gösterilir), Sakaların hakim oluşu da , Türklerin İranlılardan bu ülkeyi kurtarıp, yerleşerek orduyu oluşturma ve hudutları korumaları diye anlatılıyor.

Onlardan sonra (MÖ.587'de) II.Babil Kralının Kudüs'ü alıp yıkarken sürgün ettiği Yahudilerden bir kolun yolda kaçarak sığıntı olarak gelip Tiflis kuzeyine iskan edildiği; Makedonyalı İskender, ordusuyla geldiği sırada ; Çoruk ile Kür ırmakaları ve kolları üzerindeki kaleleri, Bun-Türk (otokton/yerleşik Türk) ve Kıpçak denilen yaman savaşçıların erlikle korudukları, yine bu Gürcistan tarihinde anlatılıyor. Yine bu kaynak, Türklerin Sarkınet (Sarı-kın-et=Sarıklar yurdu) adlı müstahkem kaleli şehirlerinin, İskender'e on iki ay karşı koyup savaştığını anlatıyor.

Bu destani Gürcü kaynağı haberinin doğruluğunu benimseyen Hocamız A.Zeki Velidi Togan, Romalı Plinius'un (MS.23-79 arasında yaşamış) verdiği şu sağlam bilgileri delil olarak göstermektedir.

A) (Dağıstan güneyinde, şimdiki Demirkapı-Derbent kapısı için) "Buna, Kumanya kapısı diyorlar".

B) Kafkas dağlarına yakın bir yerde, birlikte yaşayan Kamaklar ve Oranlardan bahseder. Bu üç urug adı, bilindiği gibi Kıpçakların ikinci (Kuman) ve büyük kollarının adlarıdır. Biz de bunlara şu delilleri ekleyelim :

Aynı Plinius (Tabii Tarih) Hopa'nın batı yanında akan Absar (Oğuz boyu Avşar) Çayı'ndan bahseder. MS.131'de Appanos'a apsar deniyor ve Rize'nin dört mil doğusundaki büyük çayın Askur adı ile , Ahıska yakınındaki ünlü kale Askur'et (Askur yurdu) ve bugünkü azgur ile Bitlis'teki Azgur, Kaşgarlı Mahmut'ta Yazgır denilen Oğuz boyunun değişik söylenen (y protezi almış biçimi) Ptolemus (MS.150'de yazılan) Coğrafya'da Kalarzen denilen yer, 330 agathangelos'ta Kalarç ve Gürcü kaynaklarında K(a)larç-et (Kalarç yurdu) olarak geçen ve Ardanuç, Artvin, Şavşat ve Borkça kesimini içine alan bölgenin adıdır.

Buradan Karadeniz'e esen sert ve kuru yele öteden beri denilen Kalaç/Kalaş da buraya nispetle adlanmış olup, hepsi Kaşgarlı Mahmut'un 24 Oğuz Boyunun ikiz boyu olarak andığı Kalaç (Khalaç) uruğunun (arslan/aslan, kurşak/kuşak, varşak/vaşak adlarındaki gibi) eski biçimiyle anılışını gösterir.

Amasyalı Strabon'da Yukarı Kür ve Çoruk boyları, Sakaların hakim bir uruğunun adı ile Gogar'en (Gogar yurdu) diye anılır. Gürcü kaynağında ise buralar Gugaret ve ermenice kroniklerde Gugar'k (Gugarlar) diye kavmi adla anılan bir eyalet gösterilir. Sonraki Çıldır Atabekleri ülkesi ile buranın doğusundaki Borçalı ve Khıram çayları bölgesini de içine alan bu Gogaren/Gugareet Eyaleti, küçük Arşaklılar çağında (52-428) Kuzey Uçbeyliği/Bideaşkhlığı sayılıyor ve dokuz snacağı içine alıyordu.

Bunlardan, tirel (Tiryalet), Şor, Çor, Taşır, Kangar (sonraki Kenger) , Çavak (Çin -Çavatların adı bundan geliyor) ve Kalarç gibi yedisinin adı birer Türk urug ve boyundan kalmadır.

Bu eyaletin ocaklı il beyleri ise, Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı idi. Gugaret/Gugark Bideaşkhı olan ve MS.200 yılında Yunanca yazılı bir tasviri ele geçen Asparuk, 479 yılında Tuna-Bulgar Türk devletini kuracak olan hükümdarın adaşı idi. Sakalar ile gelen Çor/Çol (sonraki İslam Arap kaynaklarında ç yerine s yazılamasıyla Sol) uruğunun bir kolu Dağıstan Derbendi'ne Çor Kapısı ve kalabalık bir kolu da Gugaret'in batısından geçen ırmağa Çoruk (Çorlar) adını verdirmişti. Selçuklu fetihlerinden önce 1046'da Gence'de yazılan Farsça Kaabusnamed'de Kür solunda ve Alazan batısındaki koca bölge halkı Kıpçakların Sıkhnakh boyunun adıyla Sıkhnakhlı diye anılıyordu.

MS.Kafkaslar kuzeyinden gelip yerleşen Borçalı ve Kazak adlı ikiz boya mensup Karakalpaklar ile Khazar Kağanlığı ve Sabirlerin yerleşmelerini ; Kars güneyindeki Aras boyuna Kalıs- Van (sonra Kağızman) adını verdirten ve adaşı Galiçya'da yaşayan Türk uruğu ile, Çoruk solundaki yaylaklarda hala hatırası Balkar/Barkal diye yaşayan Dağıstan'dan gelme Bulgar kolundan Balkarlar ile Karsakların (Çıldır gölü kuzeyinde göl ve kasaba ile bizzat Kars'ın adı) MÖ.II.yüzyılda gelen bu boylardan kalmıştır.

Daha öteki Türklerin Kür ve Çoruk boylarınaki canlı hatıralarına bu kadarcıkla dokunarak yetinelim. Birde VI.yüzyılda bir On-Ogur kolunun, Faş/riyon boylarına yerleşerek Kutayıs bölgesine Onogur adını verdirmiş olduklarını unutmayalım.

Prof.Dr.M.Fahrettin KIRZIOĞLU
Ye’cûc-Me’cûc

Zülkarneyn kıssasında Ye’cûc ve Me’cûc diye anılan kavim veya ka- vimlerin kimler olduğu hususunda da müfessirler çok çeşitli görüşler ileri sürmüş, ayrıca ye’cûc ve me’cûc kelimelerinin kökeni ve ne manaya geldiği hakkında da âlimler farklı ihtimallerden söz etmişlerdir. Râgıb el-İsfahânî (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) ile İbn Manzûr’a (ö. 711/1311) göre bu iki kelime Arapçadır.51 Zemahşerî (ö. 538/1144), Cevâlikî (ö. 540/1145), Âlûsî (ö. 1270/1854) gibi âlimlere göre ise bu iki kelime Arapçaya başka dillerden geçmiştir.52 Birinci görüşü savunanlar söz konusu kelimelerin “ateşin alev alması; suyun tuzlu ve acı olmak, düşmana saldırmak, hızlı koşmak” anlamlarındaki “ecc”, “akkor hâline gelmiş ateş,” manasına ge- len “evc” yahut “yayılmak, etrafa dağılmak” anlamındaki “ycc” ve “mcc” köklerinden türediğini, ayrıca “hızlı hareket eden, etrafa yayılan; ateş gibi yakıp yok eden kimse veya topluluk” manalarında mecazen kullanıldığını belirtmişlerdir.53

Ye’cûc ve Me’ cûc’ün Arapçaya başka dillerden girdiğini kabul edenler ise söz konusu dillerin Âramca, İbranca, Yunanca veya Türkçe olabileceğinden söz etmişlerdir. Bu iki kelimenin İbranca asıllı olduğunu söyleyenler Yahudi kutsal metinlerinde geçen Gog ve Magog’a atıfta bu- lunmuşlardır. Eski Ahid’e göre Magog Nûh’un oğlu Yâfes’in yedi çocuğun- dan biri veya bu nesilden gelenlerin yaşadığı ülkenin adı, Gog ise Meşek ve Tubal’ın kralı ya da Magog ülkesinin halkıdır.54 Ayrıca Eski Ahit’te Gog Yahudilere musallat olan, onların mallarını yağmalayan, çocuklarını öldü- ren saldırgan ve barbar bir topluluk olarak nitelendirilmiştir.55

Mûsâ Cârullah (ö. 1949) Gog ile “gök” kelimesi arasındaki benzer- likten hareketle Ye’cûc ve Me’cûc kelimelerinin Türkçe kökenli olabilece- ğini söylemiştir;56 fakat bu görüş sağlam bir şekilde temellendirilmesi pek mümkün görünmeyen bir iddiadan ibarettir. Ebü’l-Kelâm Âzâd’a göre ise milâttan önce 600 yıllarında bugünkü Moğolistan topraklarında yaşayan ve kendilerine Mongol denilen topluluğun adı “mongog” veya “monçuk”- tan gelir ki bu da Me’cûc kelimesine çok yakındır.57

Ye’cûc ve Me’cûc hadis kitaplarının “enbiya”, “eşrâtu’s-sâa”, “fiten”, “melâhim” ve “kıyamet” gibi bölümlerimde nakledilen rivayetlerde de zik- redilir. Bu rivayetlere göre Hz. Peygamber bir gün uykudan uyandıktan sonra, “Vukuu yaklaşan felâketten dolayı vay Arapların hâline!” demiş ve Ye’cûc-Me’cûc’ün seddinde küçük bir deliğin açılacağını haber vermiştir.58
Yine kıyamet vakti gelince Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddi yıktıktan sonra te-
pelerden akın edip yeryüzüne dağılacakları, gittikleri her yeri yakıp yı- kacakları, Taberiye gölünü kurutacakları, herkesi ortadan kaldırdıklarını zannettikleri bir sırada Allah’ın, boyunlarına isabet edecek bir deve kurt- çuğu göndererek onları helâk edeceği belirtilmiştir.59 Zayıf kabul edilen bazı rivayetlerde ise mirac esnasında Hz. Muhammed’in Hz. İsa’dan bu konuda bazı haberler duyduğu, İsa’nın Allah’a dua etmesi neticesinde Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâk edileceği, cesetlerinin yağmur sularıyla deniz- lere sürükleneceği bilgisine yer verilmiştir.60

Tefsir literatüründeki rivayet ağırlıklı izahlara bakıldığında Ye’cûc

ve Mecûc’ün Eski Ahit’te Gog ve Magog diye söz edilen barbar kavimle/ kavimlerle benzeştiğine tanık olunur. Zira gerek tefsirlerde gerek Eski Ahit’te söz konusu kavimlerin nesep olarak Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in so- yundan geldikleri, barbar ve saldırgan oldukları belirtilmiş, ayrıca günah- kâr Yahudilerin ilâhî bir ikab olarak bu barbar kavimler eliyle cezalandı- rılacağından söz edilmiştir. Yine bu kavimlerin anayurdu kadim dünyanın kuzeyi ve/veya kuzeydoğusu olarak gösterilmiştir.

Benzer şekilde Hıristiyan gelenekteki fiten edebiyatında da Ye’cûc ve Me’cûc, Armageddon diye anılan kıyamet savaşı, Deccal ve Bin yıllık Tanrı krallığı gibi kavramlarla birlikte ele alınmıştır.61 Son dönemde Evan- gelik Hıristiyanlar arasında ise Yecûc ve Mecûc’ün Ruslar olduğu yönünde apokaliptik görüşler savunulmuştur.62 Buna mukabil Torah’ın çağdaş tef- sirlerinde Gog-Magog, Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırı- mına zımnî atıfla, kutsal toprakların kuzeyinde yaşayan Cermen kökenli bir ulus veya Almanlar olarak te’vil edilmiştir.63

İslâmî kaynaklarda ve bilhassa tefsirlerde Yecûc ve Mecûc’ün Türk- ler olduğundan da söz edilmiştir. Süddî, Dahhâk ve Katâde gibi tâbiûn mü- fessirlerinden nakledilen bu görüşlerin yanı sıra Ye’cûc ve Me’cûc’ün on veya yirmi küsur kabile olduğu veya Tâvil, Tâyis, Mensik olmak üzere üç tür Yecûc-Me’cûc bulunduğu ileri sürülmüştür.64 Diğer taraftan, bir kısmı hadis olarak nakledilen çeşitli rivayetlerde çok büyük kulakları bulunan, yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve azı dişleri olan, bütün vücutları kıllarla kaplı garip varlıklar şeklinde tasvir edilen Ye’cûc ve Me’cûc’ün kendi ölü- lerini yiyecek kadar vahşi oldukları, güvercinler gibi ses çıkarıp kurtlar gibi uludukları, hayvanlar gibi çiftleştikleri ve bütün suları içip tükettik- leri de belirtilmiş,65 ancak bu tür bilgileri muhtevi rivayetler İbn Kesîr (ö.
774/1373) ve Ebû Hayyân el-Endelüsî (ö. 745/1344) gibi müfessirlerce
asılsız olarak değerlendirilmiştir.66

Ye’cûc ve Me’cûc erken dönem tefsir rivayetlerinde daha çok Türk- lere hamledilirken son dönemde genel olarak Ön Asya ve Orta Asya kö- kenli barbar kavimlerle ilişkilendirilmiş, bu bağlamda birçok müfessir Ye’cûc ve Me’cûc’ün Moğollar, Tatarlar ve İskitler olma ihtimali üzerinde durmuşlardır.67 Bu konuda kesin bir tayinde bulunmak mümkün değilse de Ye’cûc ve Me’cûc’ün kadim zamanlarda Asya steplerinden güneye akın eden savaşçı ve barbar kavimlere işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kehf 18/93. ayette Zülkarneyn’in iki seddin/dağın ötesinde karşılaştığı bildirilen kavmin “lâ yekâdûne yefkahûne kavlen” (Neredeyse hiçbir söz anlamazlar) diye nitelendirilmesi de söz konusu kavimlerin barbarlığına işaret sayılabilir. Gerçi ayetteki bu ifade klasik tefsirlerin hemen hepsinde, “yabancı bir dili konuşmaktan kaynaklanan söz anlamazlık” şeklinde izah edilmiştir; ancak daha doğru izah, Nisâ suresi 4/78. ayetteki “lâ yekâdûne yefkahûne hadîsen” (Neredeyse hiç laf anlamıyorlar) ifadesine benzer şe- kilde, şerle iştigallerinden dolayı hayır adına hiçbir şey anlamazlık yahut bedevilik ve barbarlıkları sebebiyle laftan, sözden anlamazlık şeklinde ol- malıdır. Nitekim bazı tefsirlerde buna paralel izahlar da bulunmaktadır.68

Ye’cûc ve Me’cûc’ün Türklerle özdeşleştirilmesi son dönemde ten- kit edilmiş ve asırlar boyu İslam’ın sancaktarlığını yapan Türk milletine böyle bir yakıştırmanın son derece yanlış olduğu belirtilmiştir.69 Bunun yanında, güvenilir rivayetlerin hiçbirinde Ye’cûc ve Me’cûc ile Türkler ara- sında bir bağlantı kurulmadığı, dahası bunun Ehl-i kitap’tan veya Türk- ler’e düşman olan topluluklara dayalı bir yakıştırma olduğundan da söz edilmiştir.70

Anlaşıldığı kadarıyla bu tür tenkitlerin arka planında Zülkarneyn kıssasında geçen Ye’cûc ve Me’cûc’ün Enbiyâ suresi 21/95-97. ayetlerde kıyamete atıfla zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc’le aynı olduğu düşüncesi yat-

maktadır. İki farklı suredeki Ye’cûc ve Me’cûc’ün kıyamet alametlerinden biri olarak ortaya çıkacak ve dünyayı fesada boğacak kavim veya kavimler olduğu düşünülünce, bu kavimlerin müslüman Türklerle özdeşleştirilme- sine karşı çıkılmıştır. Hâlbuki Zülkarneyn kıssasındaki Ye’cûc ve Me’cûc uzak geçmişteki bir tarihî hadiseyle ilgilidir ve bu hadisenin İslamiyet’in zuhurundan önceki zamanlarda vuku bulduğu şüphesizdir.

Bu açıdan bakıldığında, Ye’cûc ve Me’cûc’ün İslamiyet öncesi dö- nemlerde savaşçı ve saldırgan bir kavim olarak Türklere hamledilmiş ol- ması anlaşılabilir bir şeydir. Enbiyâ suresi 21/95-97. ayetlerde zikredilen Ye’cûc ve Mecûc ise geçmişle değil gelecekle ilgilidir. Şu halde, Kur’an’da biri uzak geçmişte muhtemelen İskitler, Moğollar, Tatarlar gibi Orta Asya kavimlerine işaret eden, diğeri kıyamet öncesinde ortaya çıkacak olan iki farklı Ye’cûc ve Me’cûc’ten söz edilmektedir. Buna göre Ye’cûc ve Me’cûc’ün özel bir isimden ziyade bir vasfa işaret ettiği ve geçmişte olduğu gibi gele- cekte de aynı vasfı taşıyan kavimlerin zuhur edeceğini söylemek isabetli olsa gerektir.71

Bu takdirde, Kehf suresi 18/98. ayette Zülkarneyn’in dilinden ak- tarılan, “Rabbimin vaadi gelip çattığında bu seddi darmadağın eder” me- alindeki ifadeyi, tefsirlerdeki hâkim görüşün aksine söz konusu seddin kıyamete kadar yıkılmayacağına hamletmek yerine hem düşman sal- dırılarına karşı son derece mukavemetli olduğuna, hem de ilâhî güç ve kudretin karşısında hiçbir gücün duramayacağına dair bir tembih olarak anlamak gerekir72 Zira dünya üzerindeki her şey gibi bu seddin de doğal ömrünü doldurduğunda yıkılıp yok olması mukadderdir. Bütün bu mü- lahazalara binaen Ye’cûc ve Me’cûc’un hâlen Zülkarneyn seddinin arka- sında mahpus oldukları ve onu aşmaya çalıştıkları tarzındaki geleneksel anlayış ve inanışın Kaf Dağı ve Zümrüd-ü Anka efsanesinden pek farklı olmadığı söylenebilir.

KAYNAKÇA

Adam, Baki, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, (İstanbul: 2001).

Allegro, John Marco, The People of the Dead Sea Scrolls, (New York: 1958).

71 Çelebi, Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s. 119.
72 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vîl, VII. 79.

Mustafa Öztürk

1995).
Âlûsî, Ebü›s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd, Rûhu’l-Me’ânî, (Beyrut: 2005). Beğavî, Ebû Muhammed el-Hüseyin b. Mes’ûd, Me’âlimü’t-Tenzîl, (Beyrut:

Bıyık, Mustafa, “Hıristiyan Teolojisinde Deccal ve Yecüc-Mecüc Kavramla-

rı Üzerine Bir Değerlendirme”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 6, sayı: 11 (2007/1).

Bîrûnî, Ebü’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed, el-Âsâru’l-Bâkiye, nşr. C. E. Sa-
chau, (Leipzig: 1923).

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, el-Câmiu’s-Sahîh, (İstanbul:

1981).

Cerrahoğlu, İsmail, “Ye’cüc-Me’cüc ve Türkler”, Ankara Üniversitesi İlahiyat

Fakültesi Dergisi, cilt: XX (1975).
Cevâlikî, Ebû Mansûr Mevhûb b. Ahmed, el-Muarreb, (Dımeşk: 1990). Chaney, Robert, Antik Çağdan Günümüze Kadar Essenîler ve Sırları, çev.
Duygun Aras, (İstanbul: 1996).

Çelebi, İlyas, “Hızır”, DİA, (İstanbul: 1998).

----------, Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, (İstanbul: 2000). Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsîru’l-Hadîs, (Kahire: 2008). Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, (İstanbul: 1947).
Ebû Hayyân el-Endelüsî, Muhammed b. Yûsuf, el-Bahru’l-Muhît, (Beyrut:

2005).

Ebü’l-Kelâm Âzâd, “Şahsiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi’l-Kur’ân”, Sekâfe-

tü’l-Hind, Yeni Delhi (1950), cilt: 1, sayı: 1-2-3.

----------, Ashab-ı Kehf; Zülkarneyn, (Lahor: 1958).
Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, çev. C. Koytak-A. Ertürk, (İstanbul: 2009). Ezherî, Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed, Tehzîbü’l-Luğa, (Beyrut: 2001). Fahreddîn er-Râzî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer, et-Tefsîru’l-Kebîr
(Mefâtîhu’l-Ğayb), (Beyrut: 2004).

Farsi, Moşe, Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara, (İstanbul:

2002).

2007).

Farrokh, Kaveh, Shadows in the Desert: Ancient Persia at War, (Oxford:

#GogMagog

 

 İslam'daki Yecüc ve Mecüc Tevrat incilde Gog Magog , Hindu geleneğinde "Koka ve Vikoka" olarak geçer ve "Kalki-Avatara" adında bir Mesih tarafından yok edilir. 


Gezgin bir arkadaşım Sibirya- Sakha gezisinde eski bir şaman ona bir efsane anlatmış Ye ve Me adında iki eski kavim hakkında. İki farklı ırktan olan bu kavimler yan yana ve zamanın sonuna kadar beraberce yaşayacaklarmış, Ye'ler kızıl saçlı Me'ler ise Türklerin ataları imiş. Farklı dilleri konuşurlarmış, isimlerinin anlamı ise her iki dilde de "Ben" demekmiş. Araştırmalarıma göre bunlar YeMaek kabileleri, erken dönem Saka ve Asena boyları bronz devri Kore-Mançurya. Sizin yazınızda kızıl saçlı oldukları olduklarını okuyunca çok şaşırdım. Bu bilgiyi eski zaman kitaplarından okumuş olması gerekir bu islam aliminin. Kur'an indirildiğinde YeMaekler çoktan yok olmuş daha doğrusu kalanları Mançuryadan çoktan göç etmiş, başka isimlerde devletler kurmuşlardı. Kimekler, Hunlar ve akabinde GökTürkler, Japonyadaki Yamato hanedanlığı gibi

TÜRKLERDEKİ Ye'cuc ile Me'cuc MEĞER Negüz ve Kıyan 'dır !! TEMIR QAPÏΓ, VASKAPU, DÖMÖRKAPU) (Derbent) Negüz ve Kıyan "karanlık memleketi" bulunmuş. Onlar Kafkas'ı Saddayn21 ile, yani Büyük İskender'in Ye'cuc ile Me'cuc'a karşı aralarına engel yaptırmış olduğu iki dağ ile özdeşmişler.

"Daha önce Moğol adı verilen bu boyların, aşağı yukarı 2.000 sene önce, Türk boyları ile araları açılmış  ve birbirlerine şman olmuşlardı.  Bu düşmanlık  o kadar yümüş  ve inada dökülmüştü ki, birbirlerini ortadan kaldırmak için durmadan savaş ediyorlardı... Türk boyları, Moğollara karşı galip gelmişler ve onları öldürmüşlerdi. Bu  mağlup  edilen boylardan,  ikkadınla,  iki erkekten başkbir kimse kalmamıştı. Bu iki ev halkı da (Türkler) gelir de bizi öldürür diye, sarp ve kayalık bir yere kaçıp, saklanmışlardı. Bu saklandıkları yerin etrafı, hep dağlar ve ormanlar ile örtülü imiş. Dimdik dağlarla çevrili olan bu yerin, girilip çıkılacak bir gidinden başka bir yeri de yokmuş. Bu geçidden bile bin bir güçlük ve zorlukla girilip çıkılırmış. Dağların orta yeri ise, dümdüz ve çayırlık bir ova imiş. Bu ovanın adına da Ergenekon44 derlermiş."
"şmanın kılıcından kurtularak sağ kalan bu iki kişinin adı
Negüz ve yan idi. Onlar senelerce o güyel ova içinde yaşadılar ve yavaş yavaş soyları da çoğalmaya başladı. Birbirleriyle evlenmek yolu ile gittie çoğaldılar... artık bu dağ ve ormanlıklar içinde yaşayamaz hale gelmişlerdi. Dağlar arasındaki tek geçitten geçmek de yine çok zor idi. Hepsi bir araya gelip, bu dar geçitten nasıl geçeceklerini düşündüler ve kurtuluş  için bir yol aradılar. Hemen bu geçitte bir demir madeni vardı. Bu madeni işletir ve onları eriterek, daima demir çıkarırlardı.  Başka  bir  yobulamayınca,  bu  demir  kapıyı  eritip oradan çıkmağa karar verdiler. Hepsi bir araya gelip, ormandan odunlar topladılar ve eşeklerle,  k yük kömürler getirdiler. Ayrıca darükler yaptılar... En sonunda, ateşler yandı, kökler işledi ve geçitde eriyip paalandı. Bu rada pek çok da demir elde edilmişti. Tabii olarak yol da açılınca, içeride hapsolan halkın hepsi, dışarıya kolaylıkla çıkabildiler. Bu suretle bozkırlara yayıp, her biri bir yerde yerleştiler." 


.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder