19 Ağustos 2015 Çarşamba

ASHABU'L-UHDÛD



4958 - Hz. Süheyb radıyallahu anh anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Sizden öncekiler arasında bir kral vardı. Onun bir de sihirbazı vardı. Sihirbaz yaşlanınca Kral'a: "Ben artık yaşlandım. Bana bir oğlan çocuğu gönder de sihir yapmayı öğreteyim!" dedi. Kral da öğretmesi için ona bir oğlan gönderdi. Oğlanın geçtiği yolda bir râhip yaşıyordu. (Bir gün giderken) rahibe uğrayıp onu dinledi, konuşması hoşuna gitti. Artık sihirbaza gittikçe, râhibe uğruyor, yanında (bir müddet) oturup onu dinliyordu.
(Bir gün) delikanlıyo sihirbaz, yanına gelince dövdü. Oğlan da durumu râhibe şikayet etti. Rahip ona:
"Eğer sihirbazdan (dövecek diye) korkarsan: "Ailem beni oyaladı!" de; ailenden korkacak olursan, "beni sihirbaz oyaladı" de!" diye tenbihte bulundu.
O bu halde (devam eder) iken, insanlara mani olmuş bulunan büyük bir canavara rastladı. (Kendi kendine
"Bugün bileceğim; sihirbaz mı efdal, rahip mi efdal!" diye mırıldandı. Bir taş aldı ve:
"Allahım! Eğer râhibin işi, sana sihirbazın işinden daha sevimli ise, şu hayvanı öldür de insanlar geçsinler!" deyip, taşı fırlattı ve hayvanı öldürdü. İnsanlar yollarına devam ettiler. Delikanlı râhibe gelip durumu anlattı. Rahib ona:
"Evet! Bugün sen benden efdalsin (üstünsün)! Görüyorum ki, yüce bir mertdebedesin. Sen imtihan geçireceksin. İmtihana maruz kalınca sakın benden haber verme!" dedi. Oğlan anadan doğma körleri ve alaca hastalığına yakalananları tedavi eder, insanları başkaca hastalıklardan da kurtarırdı. Onu kralın gözlyeri kör olan arkadaşı işitti. Birçok hediyeler alarak yanına geldi ve: "Eğer beni tedavi edersen, şunların hepsi senindir" dedi. O da:
"Ben kimseyi tedavi etmem, tedavi eden Allah'tır. Eğer Allah'a iman edersen, sana şifa vermesi için dua edeceğim. O da şifa verecek!" dedi. Adam derhal iman etti, Allah da ona şifa verdi.
Adam bundan sonra kralın yanına geldi. Eskiden olduğu gibi yine yanına oturdu. Kral:
"Gözünü sana kim iade etti?" diye sordu.
"Rabbim!" dedi. Kral:
"Senin benden başka bir Rabbin mi var?" dedi. Adam:
"Benim de senin de Rabbimiz Allah'tır!" cevabını verdi. Kral onu yakalatıp işkence ettirdi. O kadar ki, (gözünü tedavi eden ve Allah'a iman etmesini sağlayan) oğlanın yerini de gösterdi. Oğlan da oraya getirildi. Kral ona:
"Ey oğul! Senin sihrin körlerin gözünü açacak, alaca hastalığını tedavi edecek bir dereceye ulaşmış, neler neler yapıyormuşsun!" dedi. Oğlan:
"Ben kimseyi tedavi etmiyorum, şifayı veren Allah'tır!" dedi. Kral onu da tevkif ettirip işkence etmeye başladı. O kadar ki, o da râhibin yerini haber verdi. Bunun üzerine râhip getirildi. Ona:
"Dininden dön!" denildi. O bunda direndi. Hemen bir testere getirildi. Başının ortasına konuldu. Ortadan ikiye bölündü ve iki parçası yere düştü. Sonra oğlan getirildi. Ona da:
"Dininden dön!" denildi. O da imtina etti. Kral onu da adamlarından bazılarına teslim etti.
"Onu falan dağa götürün, tepesine kadar çıkarın. Zirveye ulaştığınız zaman (tekrar dininden dönmesini talep edin); dönerse ne âla, aksi takdirde dağdan aşağı atın!" dedi. Gittiler onu dağa çıkardılar. Oğlan:
"Allahım, bunlara karşı, dilediğin şekilde bana kifayet et!" dedi. Bunun üzerine dağ onları salladı ve hepsi de düştüler. Oğlan yürüyerek kralın yanına geldi. Kral: "Arkadaşlarıma ne oldu?" dedi.
"Allah, onlara karşı bana kifayet etti" cevabını verdi. Kral onu adamlarından bazılarına teslim etti ve:
"Bunu bir gemiye götürün. denizin ortasına kadar gidin. Dininden dönerse ne âla, değilse onu denize atın!" dedi. Söylendiği şekilde adamları onu götürdü. Oğlan orada:
"Allahım, dilediğin şekilde bunlara karşı bana kifayet et!" diye dua etti. Derhal gemileri alabora olarak boğuldular. Çocuk yine yürüyerek hükümdara geldi. Kral:
"Arkadaşlarıma ne oldu?" diye sordu. Oğlan.
"Allah onlara karşı bana kifayet etti" dedi. Sonra Kral'a:
"benim emrettiğimi yapmadıkça sen beni öldüremeyeceksin!" dedi. Kral: "O nedir?" diye sordu. Oğlan:
"İnsanları geniş bir düzlükte toplarsın, beni bir kütüğe asarsın, sadağımdan bir ok alırsın. Sonra oku, yayın ortasına yerleştir ve: "Oğlanın Rabbinin adıyla" dersin. Sonra oku bana atarsın. İşte eğer bunu yaparsan beni öldürürsün!" dedi. Hükümdar, hemen halkı bir düzlükte topladı. Oğlanı bir kütüğe astı. Sadağından bir ok aldı. Oku yayının ortasına yerleştirdi. Sonra:
"Oğlanın Rabbinin adıyla!" dedi ve oku fırlattı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına okun isabet ettiği yere koydu ve Allah'ın rahmetine kavuşup öldü. Halk:
"Oğlanın Rabbine iman ettik!" dediler. Halk bu sözü üç kere tekrar etti. Sonra krala gelindi ve:
"Ne emredersiniz? Vallahi korktuğunuz başınıza geldi. Halk oğlannın Rabbine iman etti!" denildi. Kral hemen yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti. Derhal hendekler kazıldı. İçlerinde ateşler yakıldı. Kral:
"Kim dininden dönmezse onu bunlara atın!" diye emir verdi. Yahut hükümdara "sen at!" diye emir verildi.
İstenen derhal yerine getirildi. Bir ara, beraberinde çocuğu olan bir kadın getirildi. Kadın oraya düşmekten çekinmişti, çocuğu:
"Anneciğim sabret. zira sen hak üzeresin!" dedi."
Müslim, Zühd 73, (3005); Tirmizi, Tefsir, Bürûc, (3337).

Hadiste Ashabı Uhdûd Öyküsü

Hz.Peygamber, ashabı uhdûd öyküsü ile ilgili Kur'anın söylediklerini anlamaya katkılar sağlayacak bazı ayrıntıları belirtmiştir, hadis sahih olduğuna göre, onu almamız, söylediklerini Kur'anın söylediklerine eklememiz ve her iki kaynağa bakarak ortak bir anlam çıkarmamız gerekir.

Müslim, Suhayb İbn Sinan er-Rumi'den Hz.Peygamberin şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: Sizden  öncekiler arasında bir kral vardı,  onun da bir büyücüsü vardı. Büyücü yaşlanınca, krala şöyle dedi: Ben yaşlandım, kendisine büyü öğretmek için bana bir çocuk gönder. O da öğretmek için kendisine bir çocuk gönderdi. Çocuk yolda gelip giderken bir rahibe rasl adı.Yanına oturarak konuşmasını dinledi ve söylediklerini beğendi. Artık ne zaman büyücünün yanma giderse rahibe uğrar, yanında   otururdu.   Büyücüye   geldiğinde   de,   büyücü kendisini döverdi. Çocuk bunu rahibe şikâyet etti. Rahip şöyle dedi:

“Büyücüden  korktuğun  vakit,  beni  ailem  salmadı, ailenden korktuğun vakit de beni büyücü salmadı, deyiver.

Çocuk yolda giderken, büyük bir hayvana rasl adı. Bu hayvan insanların yolunu kapatmıştı. Kendi kendine "Büyücü mü üstün, yoksa rahip mi? bugün anlayacağım'' dedi. Bir taş alarak "Allahım! Eğer rahibin işi senin yanında büyücünün işinden daha makbul ise, bu hayvanı öldür de isanlar işlerine gitsinler, dedi ve taşı attı. Hayvanı öldürdü. insanlar da işlerine gittiler. Arkasından rahibe gelerek olayı anlattı.

Rahip ona: Ey oğul, bugün sen benden daha üstünsün. Senin durumun gördüğüm aşamaya ulaşmıştır. Sen kesinlikle imtihan olunacaksın. Şayet imtihan olunursan, benim nerede olduğumu kimseye söyleme. Çocuk körleri ve cüzzamlıları iyileştiriyor, diğer insanları tedavi ediyordu. Derken kralın yakınlarından kör olmuş birisi bunu işitti ve kendisine birçok hediyeler getirerek "Beni iyileştirirsen, şu şeylerin hepsi senin olsun"dedi.

Çocuk "Ben hiç kimseyi iyileştiremem. Şifayı ancak Allah verir. Sen Allah'a inanırsan, ben ona dua ederim, o seni iyileştirir" dedi. Adam Allah'a iman etti. Allah da onu iyileştirdi. Daha sonra kralın yanma gelerek eskiden oturduğu gibi oturdu.

Hükümdar ona: Senin gözünü kim geri getirdi? diye sordu.Adam, Rabbim, diye cevap verdi.

Kral: Senin benden başka rabbin mi var? dedi.

adam: Benim rabbim de, senin rabbin de Allahtır, dedi. Bunun üzerine kral adamı hapsettirdi ve işkenceye başladı. Sonunda   adam, çocuğun yerini söyiedi. Çocuğu da getirdiler. Kral ona "Ey oğulcuğum! Büyücülüğün, körleri ve cüzzamlıları iyileştirecek ve şöyle şöyle yapacağın seviyeye gelmiştir" dedi.

Çocuk "Ben hiçbir kimseyi iyileştiremem. İyileştiren ancak Allahtır" dedi. Bunun üzerine hükümdar onu da hapsetti ve işkenceye başladı. Sonunda çocuk rahibin yerini söyledi. Rahibi de getirdiler. Kendisine "Dininden dön!" dediler. O kabul etmedi. Derken kral bir testere istedi ve onu başının ortasından ikiye böldü, iki parçası yere düştü. Sonra kralın adamlarından olan adam getirildi ve kendisine:

"Dininden dön ''denildi. O da kabul etmedi. Hemen testereyi başının ortasına koyarak yardı ve iki parçası yere düştü. Sonra çocuk getirildi. Ona da: "Dininden dön" denildi.Fakat o da kabul etmedi. Bunun üzerine çocuğu yanındakilerden bazı kişilere vererek "Bunu filan dağa götürün. Dağın üzerine çıkarın, zirveye ulaştığınızda dininden dönerse, ne ala, dönmezse, aşağı atın, dedi. Çocuğu götürdüler ve dağa çıkardılar.

Çocuk "Allahım! Dilediğin şekilde benim adıma bunların hakkından gel!" dedi. Bunun üzerine dağ onları saü adı ve aşağı düştüler. Derken çocuk yürüyerek krala geldi. Kral ona "arkadaşların sana ne yaptılar?" dedi. Çocuk "Onlar hakkında Allah bana kafi geîdi" dedi. Kral onu yine yanındakilerden birkaç kişiye vererek "Bunu götürün, bir gemiye bindirerek denizin ortasına vann. Eğer dininden dönerse, ne ala, dönmezse, denize atın"dedi.

Çocuğu götürdüler. O yine "Allahım! Benim adıma dilediğin şekilde sen bunların hakkından gel!" diye dua etti.Hemen gemileri alabora oldu ve boğuldular. Çocuk yine yürüyerek krala geldi. Hükümdar ona "arkadaşların sana ne yaptılar?" diye sordu. Çocuk "benim adıma Allah onların hakkından geldi1' dedi ve şunu ekledi: "Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça, sen beni öldüremezsin". Hükümdar, Nedir o? dedi. Çocuk şöyle dedi:

Halkı bir yere toplarsın ve beni bir ağaca asarsın. Sonra dağarcığımdan bir ok alırsın. Bu oku yayın ortasına yerleştirir ve " bu çocuğun rabbi olan Allah'ın adıyla" diyerek bana atarsın. Bunu yaparsan, beni öldürürsün, dedi.

Kral hemen halkı bir yere topl adı ve çocuğu bir ağaca astı. Sonra dağarcığından bir ok aldı ve oku yayın ortasına koydu.Sonra "Bu çocuğun rabbi adıyla" diyerek çocuğa attı. Ok çocuğun şakağına isabet etti. Çocuk elini şakağına, okun vurduğu yere koydu ve öldü. Bunun üzerine halk "Çocuğun rabbine iman ettik! Çocuğun rabbine iman ettik! Çocuğun rabbine iman ettik!" dediler. Hemen krala gidilerek "Ne buyurursun, vAllahi korktuğun başına geldi.Halk iman etti" denildi. Bunun üzerine kral yolların başlarına hendekler kazılmasını emretti ve kazıldı.Ateşler de yakıldı ve "Kim dininden dönmezse buraya atın" dedi yahut krala sen at, denildi. Bunu da yaptılar. Nihayet yanında bir çocuğu olan bir kadın geldi, kadın oraya düşmekten çekindi. Bunun üzerine çocuk ona "Anneciğim! Sabret! Çünkü sen hak üzeresin" dedi."[340]

 Hendeklerde Yakma Bir Değil, Çok Kez Olmuştur:

Birçok bilgin ve tarihçi  hendeklerde  ateş yakarak müslümanları cezalandırma olayının bir değil, birçok kez meydana geldiğini belirterek bunun belirli bir millet, bir zaman veya bir yerle sınırlı olmadığı görüşündedir. Bu olay birçok kez meydana gelmiştir. Kafir milletler müminlere işkence  yapmış,   hendekler  kazdırarak  içinde  yaktılan ateşlere  onları atmışlardır.  Cubeyr İbn Nufeyr hendek kazarak     cezalandırmanın     üç     yerde     olduğunu söylemektedir.

Tubba' zamanında Yemen'de böyle bir olay olmuştur, ikinci olarak istanbul'da Kral Konstantin ve annesi Helena zamanında  meydana  gelmiştir.   Konstantin  ve  annesi hıristiyanlığa girdiklerini söyleyerek hıristiyanlan Hz.isa'nın tevhid dini olan Hıristiyanlıktan uzaklaştırmağa çalışmış, Hz.İsa'nın  Allah'ın  oğlu  olduğunu  söylemiş  ve  tevhid üzerinde  ısrar  eden  hıristiyanları  kazdırdığı  ve  ateşle doldurduğu hendeklerde yakmışlardır.

Üçüncüsü de Irak'ta Babil kralı Buhtunnasır zamanında olmuştur. Kendisi bir put yaptırmış ve insanların ona secde etmelerini emretiş, ama Danyal ve iki arkadaşı ona secde etmemişler. Bunun üzerine hendekler kazdırarak ateşler yakmış ve onları içine atmıştır. Ancak Allah ateşi oniar için esenlik ve serin yapmıştır.

Suddi de hendeklerin Şam,Irak ve Yemen'de olmak üzere üç tane olduğunu söylemiştir.[341]

Mukatil   ise   şöyle   der:   "Hendek   kazarak   ateşle cezalandırma üç yerde olmuştur. Biri Yemen'nin Necran

bölgesinde, biri Şam'da, diğeri de İran'da olmuştur. Samda Romalı Antoniyos, Babil'de Buhtunnasır, Arap toprağında da Yusuf 2u Nuvas uygulamıştır. İran ve Şam bölgesinde olanlar için Kur'anda Allah bir şey söylememiştir. Ama Necran'da olanı âyetlerde bildirmiştir."[342]

Alimlerin bu söyledikleri için "Bunlardan hangisinin meydana geldiğini Allah bilir" demenin dışında bir şey

söylememiz mümkün değildir.[343]



Müslim Hadisinden Alınacak Dersler:


Yukarıda Müslim'in Rasulullahtan naklettiği ashabı uhdûd'la ilgili hadisini verdik. Bu hadiste birçok işaretler ve ibretler görülmekte, ondan alınacak dersler ve anlamlar bulunmaktadır. Şu anda elimde Rifai Surur'un "Ashabı Uhdûd" adlı bir çalışması var. Yazar bu çalışmasında sözkonusu hadis üzerinde durmakta ve ondan birtakım işaretler ve dersler çıkarmakt adır. Biz de hadisten alınabilecek önemli dersleri ve anlamlan özetlemeye çalışacağız:

1- 'Sizden öncekilerin bir kralı vardı" sözü, öykünün başlangıcını ve tarih olarak zamanını belirten bir işarettir. Ancak Rasulullah kişilerin adlarını belirtmemeye özen göstermiştir. Bu olayın hangi millette, nerede ve ne zaman meydana geldiğini belirtmemiştir. Bu da öncekilerin öykülürini inceleyip anlatırken Rasuluilahın bu metoduna bağlı kalmamazı gerektirmektedir.

2- Öykünün olayları anlatılırken kişi,yer ve zaman adlarının belirtilmemesinde bir hikmet vardır. O da, bunların tarihin her dönemine hitap edebilmesi için öykünün zaman, yer ve kişi çerçevesinin ötesinde olması gereğidir. Geçmiş bir zamanda olmasına olmuş ama, bu şekliyle içerdiği anlam ve dersleriyle kiyamete kadar insanlara örnek olmaya devam etmektedir.

3- "Sizden öncekiler arasında" îfadesindeki "Sizden Önce" sözü ile geçmiş ve şimdiki zaman birbirine bağlanmıştır. Çünkü Rasululîah, şehit edilen ashabı uhdûd ile Mekke'de ezilen ashabı arasında bağlantı kurmuştur. Zira Mekke'de ashabın çağrısı, ashabı uhdudun kendisi için şehit edildikleri çağrının devamından başka bir şey değildir.

4- "Sizden Öncekiler arasında bir kral vardı" ifadesinde kralın belirtilmesi, her yerde ve her zaman islam çağrısının düşmanlarına bir işarettir. Bunların makam ve mevki sahibi müstekbir   egemenler   olduğu   anlatılmaktadır.   Ayrıca davetin tabiatına ve başlangıçtan itibaren bu davet ile kafir güçler    ve    zalim    egemenler    arasında    çatışmanın kaçınımazhğma da bir işaret taşımakt adır.

5- "Bir büyücüsü vardı" sözü, kral ile büyücü arasında ilişkinin, kısaca kafir ve zalim cahiliyye rejimleri ile deccal büyücüler arasında sıkı bir işbirliğinin olduğunu gösterir. Tağutlar, kendilerine boyun eğmelerini garantilemek İçin halkları   araşma   kuruntu   ve   hurafeleri,    korku   ve bilgisizlikleri yayacak büyücülere (çağımızda medya ve karanlıktaki  aydınlara)  dayanıyorlar.   Çünkü  halkların düşünmesi, bilinçlenmesi ve kültür sahibi olması, onların özgürleşmesine   yol   açacak   ve   zalim   rejimlerden kurtulmalarına yol açacaktır.  Onun  için büyücüler (ve medya ile karanlıktaki aydınlar) sürekli düşünceyi öldürme ve bilinci gömme işlemine devam etmektedir.

6- Yaştanan  büyücü,  büyü  sanatını  öğrenecek bir çocuğun görevlendirilmesini istedi. Bu da egemen yapının olduğu gibi sürmesi için kötü yandaşların egemenler için ne kadar çabaladığını gösterir.

Büyücünün bunu istemesi aynı zamanda mesleğinin devam etmesi ve kendisinden sonra sanatının sürmesine olan hırsını da gösterir. Madem kendisi yaşlanmış ve eceli yaklaşmıştır, o zaman bu mesleğini sürdürecek birilerine bırakmak İçin çalışması gerekir.

7- Büyücü bir çocuğun verilmesini istemiş ve"Kendisine büyü sanatını öğreteceğim bir çocuk bana ver" demişür.Bu da cahiliyye mensuplarının insanları bozmak, cahiliyye hayatlarını sürdürmek, gelecek nesilleri cahiliyye ve küfür anlayışı ile yetiştirmek için nasıl bir planlama ve hazırlık yaptıklarım gösterir.

Bir çocuk istemesi, sapık anlayışlarını sürdürmek, genç nesillerin fıtratında bulunan hakkı söndürmek ve onun yerini küfür, büyücülük ve sapıklıkla doldurmak için nasıl çocuk yaştaki genç beyinleri seçtiklerini gösterir.

8- "Kendİsine öğretecek bir çocuk gönderdi' sözü, çocuğun bir sıkıntı ve sınav içinde olduğunu, fıtratının sönmek ve bozulmak üzere bulunduğunu gösterir. Cahiliyye mensuplarının çocuklara karşı tutumu ve uygulamaları bu şekilde olmaktadır. Onun için Hz.Nuh bunlara şöyle beddua etmiştir: "Nuh dedi: Rabbim! Yer yüzünde hiçbir kafir bırakma. Şüphesiz sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar, çok ahlaksız ve çok inkarcıdan başkasını da doğurup yetiştirmezler"[344]

9- "Geçtiği yo! üzerinde bîr rahip vardı" cümlesi, Yüce Allah'ın çocuğa bir rahip musahhar ettiğini ve onunla görüşmesini sağladığını gösterir. Bu da Yüce Allah'ın tekdirinin geçerli olduğuna, tabutların hile ve komplolarının boşa gideceğine işaret eder.

Kral ve büyücü, çocuğu bozmayı ve kendisine büyü öğretmeyi   amaçlamış,   Allah  ise  onların  bu  arzusunu kursaklarında bırakmış, çocuğun Allah'a inanmasını ve ona davet ederek yolunda şehit olmasını dilemiştir. Allah'ın dediğinden başkası da olmaz.

10- O cahiliyye toplumunda ve kirli çevrede rahibin bulunması, sayıları az, baskı altında veya saklanmış olarak bulunsa bile, genellikle insanlar arasında iyi ve temiz müminlerin bulunabildiğine işaret eder.

11- Çocuk rahibin yanında oturmuş, söylediklerini dinlemiş ve benimsemiştir. Bu da çocuk için iyiliğin istendiğini,rahibin onu güzel bir üslupla davet ettiğini, çocuğun güzel bir yeteneğe sahip olduğunu, doğuştan yapısının henüz bozulrn adığını ve hem kralın hem büyücünün onu bozam adığını gösterir.

12- Çocuk zıt iki kaynaktan çelişkili bilgiler almaya başladı. Rahipten dini ve hakkı öğrenirken, büyücüden sapıklığı ve büyü yapmayı Öğrenmiştir.

Ancak kendisi bunları iyi kavramış ve aralarında seçim yapmıştır. Hak olduğu için rahibin söylediklerini beğenip bellemiş, büyücünün söyledikleini ise ne kabul etmiş, ne bellemiştir. Aksine büyücüden nefret ederek söylediklerini nefretle dinlemiş, sözleri bir kulağından girmiş öbür kulağından çıkmıştır.

13- Çocuk, büyücüye gittikçe rahibin yanına gitmeye ısrar etmiştir. Bu da büyücünün büyüsü karşısında sağlam durabilmesi için rahipten iman dersleri almaya özen gösterdiğine işarettir.

14- Büyücü, geç geldiği için çocuğu döverdi. Bu da cahiliyye mensuplarının çocuklara karşı kaba ve anlayışsız olduklarını, dayak gibi bedeni cezalara başvurduğunu gösterir. Büyücünün çocuğu dövmesi aynı zamanda Allah'ın yolunda yürüyen herkes gibi çocuğun da sıkıntı, imtihan ve sınavdan geçtiğini gösterir.

15- Çocuk çektiği sıkıntılardan rahibe şikâyet etmiştir. Çünkü    rahip    artık    onun    büyüğü,    eğiticisi    ve yönlendiricisidir. Davetçi kişi, eğiticisinden yönlendirme ve komutanından problemlerinin çözümünü ister.

Çocuğun şikâyet etmesi, yolundan sapmak için bahaneler ve özürler göstermek için değil, sadece yolundan alıkoyan ve engelleyen şeylerin giderilmesi içindir.

16- Rahip, çocuğun şikâyetlerini dinleyince, ona çözüm getirmiştir. Çünkü kendisi eğitici ve önderdir. Erlerin problemlerine de lider olanlar bu şekilde çözüm getirmelidir.

17- Rahip, büyücüye yalan söyleyebileceğini belirterek çocuğun problemini çözmüştür. Dayaktan kurtulmak için «Ailem beni alıkoydu" derken, aileden dayak yememek için de "büyücü beni alıkoydu" demesini öğretmiştir.

Yalan söylemesi, sıkıntıyı atlatmak ve bel adan kurtulmak içindir. Onun için rahip zaruret sebebiyle kendisine izin vermiştir. Bu izin", hiçbir zaman yalan söylemenin mubah olması için değildir. Çünkü yalan, haram olup kesinlikle yasaklanmıştır, sadece zaruretten dolayı buna izin verilmiştir.

Bilindiği gibi dinimizde üç yerde yalan söylemek mubah görülmüştür. Bunlar düşman iki müslümanın arasını bulmak, gönlünü yapmak için eşine güzel olduğunu söylemek ve müslümanlann sırlarını kafirlere vermemek için onlara yalan söylemektir.

Ancak rahibin çocuğa yalan söyleme izni vermesini bu üç durum kapsamında görmüyoruz. Çünkü onlar bizim şeriatımızın   mensubu   değil,   kendi   şeriatlarına   göre davranmışlardır.   Allah'ın   kendisine   yüklemediği   ve zamanlarında  inmemiş  olan  bir  şeriatla  onları  neden yükümlü tutalım!

18- Yüce Allah, insanların yolunu kapatan büyük bir hayvan göndermiş, çocuk da rahibin yaptıklarını seviyorsa bu hayvanı öldürmesi için Allah'a dua etmiş,bir taş atıp öldürmüş ve insanlar yoluna devam etmişlerdir.

"Bugün büyücü veya rahipten hangisinin daha üstün olduğunu öğreneceğim" demesi, aynı zamanda rahipten ve büyücüden çelişkili bilgiler almasından tedirgin olduğuna ve yorucu   bu   ikiliğin   son   bulmasını   istediğine   işaret etmektedir.

Aynı zamanda bu, rahibin yolundan etkilendiğini, onun yolunu seçtiğini, dinini akli ve kültürel soyut şeler değil, yaşanan gerçekler ve hayati değerler oluşturduğunu da gösterir.

Rahibi ve büyücüyü bilinçsiz ve düşüncesiz olarak dinlemiş olsaydı, rahatsızlık duymadan hem büyü, hem de din bilgilerini birlikte öğrenmeyi sürdürebilirdi. Çünkü dinlemesi sadece etkilenme olacak, ona göre büyü de, din de sözden öteye geçmeyecekti.

Fakat çocuk böyle yapmamıştır. Çünkü Öğrendiği din, bundan başkasını kendisinden istemektedir.

19- çocuğun "Rahibin yaptığı, büyücünün yaptığından sana daha sevimli ise" sözü, bazıların yanlış anladığı gibi, gözünde rahibin ve büyücünün aynı seviyede olduğu ve bunlardan birinde karar kılmak istediğini göstermez. Böyle dua etmesi, vicdanı, aklı ve düşüncesiyle rahibin düşünceleri üzerinde karar kıldığı gibi, dini konusunda da bizzat uygulama ile emin olmak içindir.

Rahibin söylediklerine inandığını ve kabul ettiğini gösteren şeylerden biri de "Allahım!" sözü ile dua etmesidir. Rahipten öğrendiği bu sözle yüce Allah'a seslenmiştir. Bu da Allah'a inandığını göstermektedir.

20- însanların yolunu kapatan büyük hayvan, sınanmak, sonra kesin kanaate varmak için bir araç ve hayırlı bir müjde olmuşutr. Bu hayvanın halkın yolunu kapatması, insanları Allah'ın dininden alıkoyan ve Allah yerine kendisine kul yapan azgın kralın uygulamasını temsil etmektedir.

Hayvanı taşla  öldürmesi  ise,  halkı    azgın  kraldan kendisinin    kurtaracağına,    onlara    Allah'ın    yolunu göstereceğine ve cennetine rehberlik edeceğine işarettir.

21- Halkı o büyük hayvandan kurtarmak İçin çocuğun seçilmesi, insanlara hizmet ederek, onlara iyilik yaparak, eziyet ve sıkıntıdan kurtararak davetine başlayacağına işarettir.Böylece yaptığı bu sosyal hizmet ve pratik uygulama ile kendini halka takdim etmiş ve tanıtmıştır. Bu da davet için bir hayat ve insanların onu kabul etmesi için bir hazırlıktır.

22- Çocuk, hayvanı öldürüp rahibe gidince ve olayı kendisine anlatınca, rahip onun bu yaptığına sevinmiş ve "Oğulcuğum! Bugün sen benden daha üstünsün" demiştir.

Rahibin sevgi ve yakınlık belirten "Ey oğulcuğum! sözü  ile seslenmesi,  çocuğun kendisinden daha üstün olduğunu bildirmesi, ikisinin arasın    adki sağlam ruhsal bağın ne kadar güçlü olduğunu ve rahibin bu durumdan ne kadar hoşnut bulunduğunu gösterir.

23- Rahibin çocuğa, kendisinden daha üstün olduğunu bildirmesi, Allah için ne kadar samimi olduğunu, dünya hayatına ne kadar az değer verdiğini ve kişisel zevklerden ne kadar soyutlandığını gösterir.

24- Rahibin iman alanında daha eski olmasına ve Allah yolunda uzun yıllar geçirmiş bulunmasına rağmen, öğrencisi olan çocuğun kendisinden daha üstün olduğunu belirtmesi, davette üstünlük ve makamın, müslümanın bu alanda yaş adığı yıllarla değil, iman, . takva, ihias ve kendini adamışlıkla olduğunu gösterir.

25- Rahip, çocuğa sınavdan geçeceğini bildirmiştir. Bununla çocuğa ve aynı zamanda bizlere, davetin yolunu, bu yolun işaret ve özelliklerini öğretmekte, sınavdan geçmenin davetlerde ilahi bir yasa olduğunu ve davetçilerin mutlaka şu veya bu ölçüde bu sınavdan geçtiklerinin kesin bir gerçek olduğunu belirtmektedir.

Açık davetin başında rahibin bunu çocuğa bildirmesi, karşılaşacağı şeylere karşı hazırlıklı olması, onlara alışması, onun sabır, takva ve direniş azığına sahip olması içindir.

Liderlerin   ve   eğitimcilerin   mensuplarına   davetin yolunu, bu yolun özellik ve niteliklerini öğretmesi, nasıl bir işe giriştiklerini ve kendilerini nelerin beklediğini bildirmesi gerekir. Böylece insanlar işin mahiyeti hakkında bilgilenmiş ve tehlikelere karşı koymak için hazırlık yapmış olurlar.

26- Rahip,çocuğun kendisini deşifre etmemesini istedi, burada davet örgütlenmesinde1 gizli örgüt prensibini uygulamıştır. Liderlik ve teşkilat bakımından davette gizli örgütlenme, her yerde ve her zaman kaçınılmaz bir şeydir.

Bu   gizlilik,   Kur'an   öykülerinden   de   anlaşıldığı gibi, ön çekilerin hayatında birçok yerde görülmektedir. Bu gizliliği  Hz.Musa'nın  Kasas süresindeki  Öyküsünde ve inancını    gizleyen    adamın    Hz.Musa'yı    Firavn    ve yandaşlarına karşı savunmasını anlatan Mümin süresindeki öyküsünde açıkça görüyoruz.[345]

Hz.Peygaberin    hayatında    ve    özellikle    Mekke döneminde   bu   gizlilik   açıkça   görülmekte,   ashabın yaşantılarında ve davranışlarında bile bile bu yolu izledikleri bilinmektedir.Bunun   en   açık   örneği,   Hz.Ebu  Zerr'in müslüman oluşu,  müslüman olduğu halde Hz.Abbas'm Mekkede casus olarak bırakılması ve Hz.peygamberin Medine'ye hicreti olayıdır.

27- Çocuk deşifre olup halk arasında tanındıktan sonra insanları davet etmeye başladı. Böylece gizli dönemden açık davet dönemine geçmiş oldu.

28- Çocuk kendini, davetini ve dinini insanlara tanıtmak için güzel ve etkili bir alan seçmiştir. O da halka hizmet etme, yarar sağlama ve zarardan koruma alanıdır.Doğuştan kör, cüzzamlı ve diğer hastaları iyileştirerek hizmet etmiştir.

Çocuk bu alanda başarılı ve yararlı olmuştur. Çünkü kendilerine hizmet ettiği insanlar onu sevecekler, onlara sunduğu dini sevecekler ve kendilerine şifa veren Allahı sevecekler. Davetçilerin çocuğun davet etme yolundan iyi bir ders çıkarmaları gerekir.

29- Herhangi bir tıp eğitim ve öğretimi görmediği halde doğuştan kör olanları, cüzzamhları ve diğer hastalan iyileştirmesi, Yüce Allah'ın ona verdiği bir keramet sayılır. Bu da Yüce Allah'ın mümin kullarını her zaman desteklediğinin bir örneğidir.

İyileştirmek ve hastalıklardan kurtarmak Allah'ın izni ve istemesiyle olan bir şeydir. Çocuğun bütün yaptığı, Allah'ın iradesinin gerçeklşmesi için maddi ve görünen bir sebep olmaktan öteye geçmez.

30- Kralın adamlarından kör olan birini iyileştirmek için gelmesi ve yanına oturması, halkla ilişkilerinde davetçiler için bir ders sayılır. Gözleri görmeyen adam çocuğa birçok hediyeler getirmiş ve beni iyiîeştirirsen bütün bunlar senin olacak, demiştir.Fakat çocuk sadece rabbini ve davetini düşünmüş ve adamın çok sayıdaki hediyesini kabul etmemiştir.

Davetçinin sadece Rabbini, dinini ve davetini düşünmesi gerekir. Davetçi insanlardan bir şey istememeli ve almamalıdır. Daveti için halktan ücret istememeli,onlardan mal almamalıdır. Kendileri ona bir şey vermeye kalkışırsa, onlarla bağlarının her türlü çıkar ve şüpheden uzak sürmesi için verecekleri şeyleri onlara geri vermelidir. Çünkü bu, insanların kendisini sevmesi ve davetini kabul etmesi için daha etkilidir. Halkın elindeki şeylere iltifat etmemek, oların iltifat etmeyen kişiyi daha çok sevmesine yol açar.

31- Gozleri görmeyen adamın maddi tekliflerine karşılık çocuk "ben iyileştirmiyorum, iyileştiren AUahtır" demiştir. Böylece çocuk, adama Allahı tanıtmış, ona imanı açık seçik bir şekilde sunmuştur. Bunu yaparken, davet ettiği kişiye önce en önemli temel olan iman temelinden başlamıştır.

32- Çocuk, adama "iyileşmek istiyorsan, Allah'a iman et, Allah'a inanırsan senin için ona dua ederim" demiştir. Böylece kendisinden inanmasını istemesi için adamın ihtiyacını fırsat bilmiştir. Allah'a olan yakınlığını, ihtiyacını, kalp ve fıtratının ona yönelmesini bu iş için kullanmıştır. Çünkü insanın Allah'a en yakın olduğu an, ihtiyaç ve zaruret içinde olduğu andır.

33- Adam, çocuğun isteğini kabul etmiş, Allah'a inanmış, çocuğun duası üzerine Allah onu iyileştirmiş ve gözleri açılmıştır.

Bu da, imanın insanların kalbinin derinliklerinde saklı olduğu ve fıtratlarının Allah'a yönelik bulunduğunu gösterir. Ancak insanların işledikleri küfür, isyan ve günahlar bu fıtratları örtbas etmekte ve kalplerini kaplamakt adır. Biri başarılı bir davetçi ve etkin güzel bir üslupla karşılaştığı zaman kalbi uyanır, fıtratının gözü açılır ve rabbine yönelir.

34- Rahibin çocuğa karşı tavrı ile çocuğun krala karşı tavrı arasında büyük bir fark vardır. Rahibin gizlilik üzerinde ne kadar ısrar ettiğini ve çocuğa sıkıntı, zorlama ve baskı durumunda kendisini deşifre etmemesini tavsiye ettiğini biliyoruz. Halbuki çocuğun adamla görüşmesinde bu gizliliği ve kendisine "beni deşifre etme" dediğini görmüyoruz.

O halde iki tavır arasındaki fark nedir? Ar adaki fark, davetin geldiği aşama farkıdır. Rahip, çocuğa bunu tavsiye ederken, davet henüz gizlilik aşamasında bulunuyordu. Onun için rahip, davetin açığa vurulmaması konusunda özen göstermiştir.

Ama çocuğun  adamı tedavi ederken davet, açık davet aşamasına gelmişti. Çünkü çocuk onu pratik uygulama ve açıkça  ilan  etme  aşamasına     çıkarmıştı.   Hasta  olan insanların   hastalıklarını   tedavi   ederken   tebliği   açık yapıyordu. Onun için insanlar arasında tanınmıştı. Artık adamın kendisini deşifre etmemesini söylemesinin anlamı kalmamıştı.

Gizlilik aşamasında ilişkiler rahip ile çocuk arasında bîre bir şeklinde idi. Ama ikinci aşamada ilişkiler, çocuk ile bütün insanlar arasında geneldi. Çünkü onlarla ilişkiler kuruyor ve tedavi ediyordu.

Birinci aşamada rahip, gizliliği tercih etmiş ve açıktan çağrı yapmamıştır. Ama çocuk açıkça hareket etmiş, bu da insanları  etkilemesine ve  gönüllerini  kazanmasına yol açmıştır.

Birinci aşamada hareket dar çerçevede ve sınırlı olmuştur. Çocuğun rahiple tanışması ve onunla görüşmesi bunu gösteriyordu. Halbuki ikinci aşamada hareket açık, genel ve kitlesel olmuştur.

iki aşama arasındaki bu farklardan dolayı rahibin çocuğa kendisini deşifre etmemesini tavsiye etmesi normaldir. Çocuk ise adamdan böyle bir şey istememiştir. Hatta sanki bundan aksini istemiş ve halka kendisini tanıtmasını söylemiştir.

35- adam aydınlatılmış, izzet, cesaret,onur ve en Önemlisi imanla donatılmış olarak kralın yanına gitti. Her zamanki gibi kralın yanma oturdu. Kral, adamın gözlerinin açıldığı sürprizi ile karşılaştı ve "Gözlerini kim açtı?" dedi. adam, rabbim,dedi. Kral "Benden başka rabbin mi var?" dedi. İnanmış ve gözleri açılmış olan adam "Benim de, seninde rabbin Allahtır" dedi.

Bu adam, kralın mesai arkadaşı, sohbet arkadaşı, yakın adamı ve karşısında el pençe duran bir kişi olmaktan çıkmış, Allah'a davet eden bir mümin olmuştur.

Davet etmek için en azgın ve en düşman bir adamı, rab olduğunu iddia eden ve Allah yerine insanları kendisine secde ettiren kral gibi bir tağutu seçmiştir. Tebliğ etmek ve inanmaya çağırmak için onu seçmiştir. Ona, ilk defa duyduğu ve iliklerine kadar kendisini sarsan "Senin ve benim rabbim olan Allah" süzünü söylemiştir.

Gözleri     açılmış     mümin     adamın     sergilediği

cesaret,açıklık,  pervasızlık,  izzet ve davet konusundaki ısrarını görüyoruz.

36- Ve gözleri açılmış mümin davetçinin başına, her davetçinin başına gelenler geliyor. Kral ona korkunç işkenceler yapıyor, ama kendisi dininde sebat ediyor.

Tavrı, tıpkı önce paralı asker olarak Firavn'a hizmet etmek için çırpınan büyücülerin durumuna benzemektedir. Önce Firav'nın kapıkulları olarak hizmet etmek için geldiler, ama alemlerin rabbine inanıp iman kalplerine girince, tebliğ eden davetçilere dönüştüler, Firavn'm işkence ve cezalarına karşı sabır, sebat ve inançla direndiler.

37- Kral, çocuğun durumunu anladıktan sonra ona"Ey oğulcuğum!" diyerek görünürde sevgi, dostluk ve yumuşaklık belirten, ama gerçekte tamamen hile, komplo ve aldatma olan bir ifade ile seslen mistir. Sanki kendisine yakınlık ve dostluk çağrıştıran, kendisine güzel ve parlak bir gelecek için söz vereceğini sezdiren ifadelerle seslenerek onu aldatmaya ve ezmeye çalışmıştır.

Rahibin çocuğa seslenirken kullandığı "Ey oğulcuğum!" sözü ile, kralın hile ve komplo kokan "Ey oğulcuğum!" sözü arasında fark çok büyüktür. Biri, bir babanın oğluna söylediği zarif ve şefkat dolu bir söz iken, diğeri düşmanın çirkin hile ve kurnazlığını gizleyen bir sözdür. Gerçekte her ikisinde kullanılan harfler ve kelimeler aynıdır. Ancak söyleyenlerin amacı ve söylerken sahip oldukları ruh hali farklıdır.

38- Kralın hile ve komplosu, çocuğa söylediği "Gözleri görmeyen ve cüzzamlı olan kişileri iyileştirecek ve şu şu işleri yapacak kadar büyük bir büyücü olmuşsun" sözlerinde kendini göstermektedir. Çünkü çocuğun başarılarına kendisi sahiplenmek istemekte ve yaptığı işleri kendi büyücüsünden öğrendiğini sandığı büyü ile açıklamaya çalışmaktadır. Bu da gerçekleri saptırmak ve insanlardan gizlemek için olayları çarpıtmak ve hakkı batıl ile açıklamaktan başka bir şey değildir.

39- Çocuk, krala başarı ile karşı koyar, aldatma eğimini basan ile geçer ve Allah'ın izniyle krala tepeden bakar. Karşısında iman, cesaret, sebat ve izzetle durarak "Ben kimseye şifa vermiyorum, sadece Allah şifa verir" diye haykırır. Azgın tağutların karşısına ancak mümin büyük davetçüer başarı ile çıkabilir.

40- Çocuk tehlikeli bir aşamadan daha geçer. Kral onu alır ve işkence yapar. Ama işkence yaptıkça, çocuk dininde direnir. Ancak hocasının sırrını saklamaya devam edemez ve açığa vurarak rahibi ele verir.

buradadavetçi çocuk suçlu veya günahkar değildir.sadece, korkunç işkencelere ve baskılara karşı örgüt sırlarının daha fazla saklanamaması ve açığa vurulması sözkonusudur.

Samimi ve gönülden bağlı davetçiier tarafından işkence yerlerinde, zindanlarda ve baskılar altında davet örgütünün nice sırları açığa vurulmuştur! Davetçiler istemeyerek, mecbur kaldıkları için onları açığa vurmuş, hatta çok zaman bilinçlerini yitirmiş oldukları bir durumda iken açıklamışlardır.

Zalimler öyle  korkunç  işkence ve zulüm şekillerini uyguluyorlar ki işkence altında davetçinin bilincini, aklını, idrakini ve  iradesini yitirmesine yol açmakta, o da bilinç ve iradesinin   dışında   uyuşturulmuş   veya   uyutulmuş   bir durumda konuşarak bilinç altındaki bilgileri açıklamakta ve cemaatın gizliliklerini söylemektedir. Herhalde bu durum, davet   teşkilatı   ile   ilgili   sırların   azaltılması,   cemaatin sırlarından   kendilerini   ilgilendirmeyenleri   bireylerin araştırıp sormaması, cemaat ve ona bağlı kişiler hakkında fazla bilgi ve haber toplamaması gibi konular üzerinde davetçilerin düşünmesine yol açar. İşkenceler altında bilinç ve irade dışı birtakım şeyler söyleseler bile, zalimler onların bilinç altlarında bilgiler veya haberler bulamayacaklardır.

Davet işlerini yönlendiren kişilerin de davetçinin taşıdığı bilgileri açığa vurduğu ve davetin birtakım sırlarını zalimlere verdiği durumu, şartlan ve zorlukları gözönünde bulundurması, suçlama veya mazur görüp bağışlam ada herkese aynı muamelede bulunmaması gerekir.Suçlama ve cezalandırma yahut bağışlayıp affetme kararını, mevcut durumu,davetçinin zalimler karşısında bulunduğu şartları, sahip olduğu bilgileri onlara nasıl ve hangi yolla verdiği, verilen bilgilerin önemi ve değeri gibi durumları gözönünde bulundurarak vermelidir.

41- Kral, hem mesai arkadaşı adamı, hem de çocuğu cezalandırdı. İkisinin dinlerinden dönmesini çok istiyordu. Çünkü dinlerinden dönmeleri daveti öldürecek, onların Öldürülmeleri ise davete hayat verecektir. Onun için dinden dönmelerini teklif etmiş, kabul etmeyince, ikisini de ort adan testere ile biçerek cezalandırmıştır.

Testere ile biçilerek öldürülmeleri, kralın dine ve davete karşı beslediği kin ve düşmanlığın boyutunu göstermektedir. Düşmanların davetçilere karşı yürüttükleri intikam ve nefret savaşını ve bu savaşta ne kadar insanlık dışı araç ve yollara başvurduklarını da göstermektedir.

Kralın bu şekilde öldürme yoluna gitmesi, kafirlerin ancak bu yolla hakka ve sahiplerine karşı koyduklarını, her türlü konuşma, tartışma, diyalog ve ikna yollarını red ettiklerini de gösterir.

adamın ve rahibin din üzerinde sebat etmesi, şehit olmayı dinden dönmeye terih etmesi, içlerinde imanın ne kadar sağlam olduğunu, Allah'ın rahmetini isteyerek ne kadar direniş ve sebat gösterdiklerini gösterir.

42- Kral,çocuğu davetin pratik lideri olarak görüyordu. Onun için dininden dönmesini ve öldürürlmemesini çok istiyordu. Çünkü dininden dönmesi, davetinin öldürülmesi demektir. Üstelik öldürülmesi halk arasında kargaşa ve huzursuzluklara da yol açabilirdi. Çünkü çocuk halk arasında biliniyor ve tanınıyor, yaptığı hizmetlerden dolayı da seviliyordu.

43- Kraiın çocuğu öldürmek istemediği, rahibi ve yakınlarından olan adamı gözünün önünde öldürmesinden de anlaşılmaktadır. Onları gözünün önünde öldürmesinden etkilenip geri   adım atmasına yol açacağını düşünüyordu.

Sonra dağın başından aşağıya atmaları veya denizde boğmaları için askerlerinden bir grupla göndermiştir. Halbuki diğer iki mümine yaptığı gibi başının ortasından testere ile ayırıp kendisi öldürebilirdi.

44- Kralın çocuğu bu şekilde öldürmek istememesinden başka bir hedefi olabilir. Herhalde dağa ve denize yollarken uzun yol zarfında bir daha düşünüp taşınma ve dininden geri adım atma fırsatını çocuğa tanımak istemiştir.

45- Çocuk rabbine inanmış,ona tevekkül etmiş, işlerini ona havale etmiş, kurtuluşu sadece ondan istemiştir. Bunu dağın başında ve denizin ortasında iken yaptığı "Allahım! Benim   yerime   sen   onların   hakkkından   gel"   duası göstermektedir.

O aşamada çocuğun kendini kurtarma gücü yoktu. Kurtulmak için maddi hiçbir imkana da sahip değildi. Onun için işi Rabbine bırakmış, kendisinin seçtiği herhangi bir şekil ve yolla onların hakkından gelmesini istemiştir.

46- Dağın sallanmasıyla onların düşüp ölmeleri ve teknenin alabora olup diğer grubun denizde boğulması, Yüce Allah'ın onun duasını kabul ettiği, kendisini zebanilerin elinden kurtardığı, onunla beraber olup koruduğunu ve desteklemek için her şeyi musahhar ettiğini gösterir. Diğer kerametlerinin yanında bu da Allah'ın dinine çağıran ihlaslı ve fedakar gence Allah'ın başka bir keramaeti sayılır.

47- Zebanilerin her iki olayda da helak olmasından sonra acaba çocuk ne yaptı? Acaba kaçma imkanı olduğu halde meydandan kaçtı mı? Acaba gözlerden uzaklaşıp bilinmeyen yerlerde saklandı mı? Hayatı tehlikede olmasına rağmen, acaba hayatını kurtarmaya can attı mı?

Krala dönmesinin ne anlama geldiğini ve    Orada kendisini neyin beklediğini bildiği halde, her iki olaydan sonra da yürüyerek kralın yanına geldiğini görüyoruz.

Acaba tehlike apaçık iken neden kralın yanına dönmüştür?

Çünkü   kendisi  bir   davetin   tebliğcisi   ve   davanın bayraktarıydı. Aynı zamanda kızışmış bir savaşın ve büyük bir müc   adelenin içinde bulunuyordu. Böyle bir durumda saklanması ve kurtuluşu seçmesi, savaşı kaybetmesi ve davetinin yenilmesi demekti.

Yararını davetin yararında ve yaşamasını onun yaşamasında görmüştür. Davetin yararı, tehlikeye atılmayı gerektiriyorsa, onu da yapmalıydı. Hatta ölmesi ve yok olması davetin yaran için şart ise, onu da göze almalıydı.

Onun dönüşü, aşırılık olarak nitelendirilemeyeceği gibi, hayatta kalması da hikmet ve feraset olarak nitelendirilemez. Çünkü dönüşü, cesaretin zirvesinde olduğunu göstermektedir. Zalimlere ve işbirlikçilerine karşı koyarken korkaklık,aşırılık ve cesaret kavramları arasında ayrım yapmamız gerekir.

Korkaklık, ihtiyaç halinde fedakarlığa hazır olmamak demektir.

Aşırılık,zaruret ve ihtiyaç olmadığı halde canını feda etmektir.

Cesaret, gerekli ve yararlı fedakarlık demektir.

49- Çocuğun    geri gelmesi sırasında kralın ona "Ak adaşların    ne    yaptılar?"    sormasında    bir    hikmet görünmektedir. Bu soruda cellatlarını çocuğa nisbet etmiş ve onlan çocuğun  arkadaşları olarak nitelemiştir. Halbuki onlar çocuğu öldürmek istiyor, işkence yapmak    üzere götürüyorlardı.    Acaba    bu   beraberlik    ne    anlama gelmektedir?

Çıkm  adan önce bunlar kralın  adamlarıydılar,   hadiste onlar için tı adamlarından bir gruba verdi" denilmektedir. Onun   emri   ile   çıkmış   ve   emrini   yerine   getirmekle görevlendirilmiş   olmaları,   kralın     adamları   olduğunu gösterir.

Ama çocuğun sebatı karşısında yenilgiye uğramış ve Allah'ın onları yoketmesinden sonra artık kralın adamları olmaktan çıkmışlardır. Hezimete uğramalarından sonra kral onları terketmiştir. Tağutlar, başarısız olan yardımcı ve uşak adamlarını bu şekilde terkederler. Galip gelen çocuğun önünde yenilgilerinin kendisine mal edilmemesi için kral onları kendisine nisbet etmemiştir[346] .

50- Kral, çocuğu öldüremeyeceğini, çocuk da kralın acizliğini anlamıştır. Böylece krala emirler vermeye, kral da onun emirlerini yerine getirmeye başlamıştır. Ona "Sana emrettiğim   şeyleri   yapmadıkça   beni   öldüremezsin" demiştir. Kral, ne istiyorsun? diye sormuştur.

Yüce Allah, her türlü eksiklikten uzaktır! Düşmanları nasıl da dize getiriyor ve tağutları nasıl zelil ve rezil ediyor! Az önce kral kendisi emrediyor ve yasaklıyor, gururlanıp meydana okuyordu. Kendisinin rab olduğunu iddia ediydrdu. Ama şimdi çocuğun eli ile zelil, onun önünde rezil olarak aciz, perişan, aşağılık ve küçük olarak duruyordu.

Bu çıkmazdan ve çocuktan herhangi bir yolla kurtulmak istemektedir. Çünkü çocuğun dini halk arasında yalılırsa, kendisi kaybedecektir. Onun için düşmanı olan çocuğu kendisinden de gelse, bu konuda her türlü nasihati kabul etmeye hazırdır.

Çocuk şimdi aşağılık ve rezil bir duruma düşmüş kralın karşısında emreden konumda bir dahidir. Şimdi kendisi emrediyor ve kral ondan emirler alıyor. Çocuk "Sana emredeceğim şeyi yapmadıkça" diyor. Kral da büyük bir heyecanla "Nedir o?" diye soruyor.

Herhalde kralın hayatta aldığı ilk emir budur. Onu yerine getirmeğe kendini mecbur görmektedir.

51- Kralın kendisini nasıl öldüreceğini ve kendisinden nasıl   kurtulacağını   belirten   çocuk,   bundan   sonraki aşamanın bunu gerektirdiğini bilmektedir. Çünkü hayatını davetine adamış ve onun için feda edecektir. Canı ve hayatı pahasına da olsa, kralın rablık iddiasına son vermek, halka    onun    zayıflığını    ve    acizliğini    göstermek isteyecektir.[347]

52- Çocugun   krala   "insanları   yüksek   bir   yerde toplarsın"    söylemesi,   olayları   görmeleri,   üzerinde düşünmeleri ve hakkı batıldan ayırmaları için kitleleri davet etmeye   ne  kadar  özen  gösterdiğini  gösterir.   Çünkü bununla  halka  açılacak,   halkın  habersiz  veya  seyirci kalmasını   Önleyecek,   kralın   barbarlık   ve   zulmünü gösterecek, onların da savaşa girmelerini ve hakkın safında yer alarak davaya sahiplenmelerini sağlayacaktır.

Zalimler hakka karşı savaştıkları zaman kitlelerin bunu bilmemesini ve tarafsız seyirci gibi kalmalarını isterler. Hakkın erlerini halkın gözünden uzak ve kimselerin haberi olm adan cezalandırıp yoketmeğe özen gösteriler. Çünkü insanların içinde fıtratın uyanıp tepki .göstermesinden, vicdanların reaksiyon göstermesinden, böylece hakkın safında yer almalarından korkarlar.

53- Çocuk,kralın kendisinden hangi yolla kurtulacağını söylemiş  ve  emrini  yerine  getirmesini  istemiştir.   Dar ağacında asmasını emretmiştir. Böylece toplanan insanlar çocuğun ne kadar ezildiğini görecekler, bu manzar   adan duygulanacaklar, her türlü maddi güç ve destekten yoksun zavallı   bir   çocuğun   darağacında   asılmasına   tepki gösterecekler,    burada çocukla insanlar arasında duygu birlikteliğinin olduğunu görüyoruz.

54- Çocuk,     başka    bir    yerden    değil,     kendi dağarcıkından  kralın bir ok almasını emretmiş,  böylee öldürme sebebine kral değil, çocuğun kendisinin sahip olduğunu halka göstermek istemiştir.

55- Öldürülme işleminde çocuk kralın her hareketini yönlendirmiş ve "Oku, yayın ortasına koyarsın" diyerek ayrıntılı bir şekilde hangi adımlan atacağını emretmiştir, buradakrahn ne kadar aciz olduğunu, kendi kendine davranm adığmı gösterip çocuğa tamamen boyun eğmesini ve karşısında ne kadar aciz olduğunu ortaya koymak istemiştir.

56- Çocuk, hem kendisinin hem kralın rabbİ olan Allahı halkın huzurunda kralın itiraf etmesini istemiş ve "Çocuğun rabbi adıyla" deyip kendisini öldürmesini emretmiştir.

Ölmeden   önce   halka   olayların   doğru   yorumunu yapmak istemiş, onlara Allahı tanıtmak, kralın aczini ve zayıflığını göstermek, böylece Allahı bırakıp onu tanrı edinmelerinin ddoğru   olmadığını anlatmak istemiştir.

57- Kral, çocuğu iki daha önce defa öldürmek istemiş, ama başaramamıştır. Allah kralın askerlerini yok etmiştir. Onu öldürmek için ne yaparsa yapsın, başaramıyacaktır. Çünkü Allah bunu istememektedir.

Ama   çocuğun ölmesini Allah istediği taktirde, ancak onun dediği olur. Çocuk insanları etkilemesi için bu yolu seçmiştir.   Öldürülmesinin,   acizliğini   gördükleri   kralın iradesiyle değil, Allah'ın istemesi ve   iradesiyle olduğunu öğreneceklerdir.

58- Kral, güçsüz ve mecbur olan birinin kabul etmesi gibi, çocuğun emirlerini kabul etmiştir. Çünkü kendini üç şey karşısında görmüştür:

Ya çocuğun dilediği gibi Allah'a çağırmasına ses çıkarmayacak. Bu durumda insanlar Allah'a iman edeceklerdir.

Ya da çocuğu öldürme girişimlerine devam edecek. Bu da acizliğini insanlara daha çok göstereektir.

Yahut kendisinden kurtulmak için çocuğun emrettiği şekilde onu öldürecektir.

Kral, istemeyerek ve başka altenatifi olmadığıiçin üçüncü yolu seçmiştir. Bunu seçerken insanların Allah'a iman edeceklerini zavallı miskin nereden anlayacaktır!

59- "Çocuğun öldürülmesi için "Çocuğun rabbi Allah'ın adıyla" sözlerini seçmesi, halka alemlerin rabbı Allahı tanıtmayı amaçlamakt adır. Onlara yaptığı iyilik ve hizmet sebebiyle insanlar kendisini sevmişler, onun için kendilerine hizmet etmeyi ilham eden ve şifa veren alemlerin rabbini onlara tanıtma görevini de yerine getirmek istemektedir.

Aynı şekilde kralın içine düştüğü acizliği ve güçsüzlüğü de onlara göstermek istemektedir. Rab olduğunu iddia eden, rahibe ve arkadaşına yaptığı gibi,rab olduğunu kabul etmeyenleri öldüren kral, sonunda alemlerin rabbı olan Allahı kabul etmek zoruna kalmış ve çocuğu Allah'ın adıyla öldürmeyi kabu emiştir.

60- Kral, çocuğun emrettiği şeyleri yaptı,çocuğa oku attı, ok çocuğun şakağına geldi, çocuk okun geldiği yere elini koydu ve öldü. Halk bu olayı seyretti ve kendilerine yaptığı birçok hizmetlerden dolayı sevdikleri çocuğun bu şekilde ölmesi karşısında duygulanıp etkilendiler. Çocuk, Allah'a davet ederek ve dini üzerinde sebat ederek bu Dünyadan ayrıldı, en büyük arzu ve hedefi oan şeh adet mertebesine erdi ve Allah'ın mükafatını kazandı.

Çocuk, hayatını Allah'ın davetine adadı ve onun yolunda feda etti. Yaşarken ve ölürken Allah'a davet etti.Hayatı Allah'a bir çağrı olduğu gibi, ölümü de ona çağrı oldu.

61- Çocuğun şehit edilmesi, halkın üzerinde beklenen etkiyi yaptı. Kendilerini seven, onlara yararlı hizmetler yapan, onlar için canını feda eden, kralın hem aciz, hem güçsüz olduğunu kendilerine kanıtlayan bir çocuk bütün bunları yaparken, kendileri neden alemlerin rabbine inanmasınlar, diye düşünmeye başladılar. İçlerindeki kralın korkusunu attılar ve çocuğun çağırdığı Allah'a iman ettiler.

İnsanlar ne zaman iman ettiler? Elbette  çocuğun şehid ediimesinen sonra! İnsanlar bunu gördüler, düşündüler ve

bir insanın uğrunda hayatı dahil herşeyini feda ettiği, dünyanın her şeyine tercih ettiği, hayatın her şeyinden daha hayırlı ve kalıcı bir yere gittiği için dünyanın her şeyinden soyutlanarak çıktığı bir davetin büyük ve yüce bir davet olduğunu düşündüler.

Şüphesiz insanlar davet sahiplerinden fedakarlık, dünya hayatı ve malını küçümseme ve her şeyden gerektiğinde soyutlanmayı beklerler. Davetçilerİn davet için mallarını, vakitlerini, emeklerini, emellerini, vücutlarını, kanlarını ve canlannı feda ettiklerini görünce etkilenirler, davetlerini benimserler. Bu benismeme, davetçilerin Allah yolunda şehit olup dünya hayatından ayrıldıktan sonra da olabilir.

62- lnsanlar "Çocuğun rabbine iman ettik" sloganını yükseltmeye ve tekrar ederek seslendirmeye başladılar. Kuruntu ve cehalet bağlarından kurtuldukları, zillet ve ezilmişlik zincirlerini kırdıkları, zayıflık, gevşeklik ve korkudan sonra kuvvete kavuştukları anda bu büyük imana sahip oldular. Çocuğun rabbine iman etmekle, Yüce Allah'a bağlanmakla, ona dönmekle ve onun yolunda harcamaya ve fedakarlığa hazır olmakla büyüklük kazandılar.

İmanlarının kendilerine çok şeyler yükleyeceğini biliyorlar. Bu çok şeyleri feda etmeye de hazırdırlar. Çocuğun şehit edildiğini gözleriyle gördüler ve onun başına gelenlerin kendi başlarına da geleceğini ve sonlarının aynı olacağını biliyorlar. Bununla beraber korkmadılar, ürkmediler, aksine imanlarını haykırdılar.

Az   Önce   zayıf,   korkak,   zelil   ve   köieleştirilmiş idiler .Şimdi dağlardan daha sabit ve tehlikelere meydana okuyan büyük bir güce kavuştular.  Gerçekten  iman, kahramanlıklar ve onurlu sayfalar meydana getirir.

63- Çocuk kralın önünde şehit oldu, işler kralın elinden çıktı, halkın üzerindeki otoritesini yitirdi. Ona "Korktuğun başına geldi, insanlar iman ettiler" diyenler oldu.

64- lnanan kitlelere karşı koymak için kral, her zalim ve tağutun başvurduğu işkence, baskı, terör estirmek, müminleri öldürmek ve kanlarını dökmek olan barbarlık yoluna başvurdu. Yol kavşaklarında hendekler kazdırdı, İçinde alevli ateşler yakıldı ve müminlerin ateşlerin başına getirilmelerini, din ve imanından dönenlerin yeniden izzet ve ikram göreceği, imanında sebat edip dönmeyenlerin ise ateşe atılacaklarını veya ateşe girmelerinin emredilceğini söyledi. Tağutlann öldürme ve işkence yapma yoluna başvurmaları, hakkın karşısında başarısız olduklarını ve düşünce bazında tartışmalarda yenilgilerini gösterir.

Bunlar niçin hakka karşı tartışma ve görüşme yoluna gitmezler? Niçin hakkın gerçeklerini çürüterek onu durdurmaya çalışmazlar? Çünkü hakkın karşısında delilleri, dayanakları ve işe yarayacak mantıkları yoktur. Onun için peşin olarak hakkın karşısında yenileceklerine kesin olarak İnanırlar.

Onun için önlerinde insanlık dışı yollara başvurmaktan başka   aternatifleri   olmaz.   Aralarında   hesaplaşmak, problemlerini çözmek ve anlaşmazlıklarını bitirmek için ormanda yırtıcı hayvanların  başvurduğu  ezme,  dayak, işkence, öldürme ve kan dökme yollarına başvururlar.

65- Acaba ateş dolu hendekler kitlelerin iman dalgasını durdurabildi mi? Acaba onları dinlerinden çevirebildi mi? Onların içine korku, terör ve dehşet salabildi mi? Acaba insanları din ve inançlarından çevirmede ne zamanan beri işkence   ve   terör   yöntemleri   başarılı   olmuştur?   Ne zamandan   beri   bu   yollar   hakkın   çağrısını   ortadan kaldırabiimiştir?

Şüphe yok ki hak çağrılan şiddet karşısında ancak güçlenir, sınanma ile gelişir ve kök salar, ancak meşakkatle kalplerde yerleşir. Mümin kitleler ateş hendeklerine kadar yürüyüşe devam ettiler. İnançlarında direndiler, Allah'ın yanında olanları tercih ederek dinleri için canlarını feda ettiler.

Alevli ateşlerde vücutları yandı, ruhları yüce göklerde kanatlandı, şehit olup cenneti kazandılar ve hayattan ayrıldıklarına üzülmeden bu Dünyadan gittiler.[348]

 Yol Budur:

Ashabı uhdûd öyküsü ile ilgili sözlerimizi, Şehid Seyyid Kutub'un yazdığı ve eşsiz kitabı "Yoldaki İşaretler" kitabına aldığı  "Yol Budur" bölümü ile bitirmek istiyoruz. Bu bölümde, yol işaretleri olarak ashabı uhdûd öyküsünden çıkardığı sonuçlan göreceğiz. Üstad bu bölümü, Fizilali'l-Kur'an kitabında yeralmak üzere Burûc suresinin tefsiri olarak yazmış, ama Mısır'da sansür heyeti Fi Zilal tefsirinde bu bölümün yer almasını kabul etmemiştir.  Kutup, bu bölümü değiştirmeden Yoldaki İşaretler itabına almış ve yayınlamıştır.

"Yoldaki İşaretler" kitabının Seyyid Kutub'un yayınlanan son kitabı ve "Yol Budur" bölümünün de kitabın son bölümü olduğunu gozönünde bulundurursak, Seyyid Kutub'un hendeklerde şehit edilen müminlerin sonu gibi bir sona doğru gittiğini, ashabı uhdudun şehit ettiği müminler gibi şehitlik mertebesine ermek istediğini ve bu bölümle ölüm haberini bizlere böylece duyurmuş olduğunu da anlarız. Kutup bu bölümde,hayattan ayrılırken sanki davetçilere ne pahasına olursa olsun bu yolda sebat etmelerini öğütlemektedir.Yüce Allah'ın davetçilere çizdiği yolun bu olduğunu söylemektedir.[349]

 İşte Seyyid Kutub'un Sözleri:

"Burûc suresinde geçen ashabı uhdûd öyküsü,  her yerde  ve  her  nesilde  Allah'a  davet  eden  müminlerin üzerinde tekrar tekrar düşünmeleri gereken bir öyküdür. Girişi, onu izleyen değerlendirmeler, kararlaştırmalar ve yönlendirmelerle   bir   bütün   olarak   onu   bu   üslupla anlatmakla   Kur'an,   Allah'a   davet   etme,   bu   davette insanların rolü ve yer yüzünden daha geniş, boyutları dünya hayatından daha büyük olan davet alanında beklenen ihtimalleri de anahatlanyla belirtmiş olmaktadır. Bu şekilde anlatmakla müminlere yolun işaretlerini belirlemiş ve Yüce Allah'ın ğaybında saklı bilgisine uygun olarak k    aderin çizeceği bu ihtimallerden herhangi birini göğüslemek üzere kendilerini hazırlamıştır.

Bu öykü, rabbine inanmış, iman gerçeğini ilan etmiş,bu yüzden de zalim ve zorba bir gruhun dinden çevirme sınavına maruz kalmış mümin bir topuluğun Öyküsüdür. Bu zalimler, insanın hakka, aziz ve hamid olan Allah'a, işkence altında çektiği acılardan zevk alan ve ateşte yanma manzarasıyle gönül eğlendiren tağutların elinde bir oyuncak olmaması gereken insanın Allah'ın yanındaki onur

 değerine    inanma    özgürlüğünü    ayaklar    altına olmaktadırlar.

Bu topluluk imanıyla dininden çevirme çabalarının üstüne çıkmış, onlarda iman, hayat düşkünlüğüne galip

gelmiş, böylece tağutların tehditlerine boyun eğmemiş, ölünceye kadar ateşte yanma pahasına dininden dönmemiştir.

Bu kalpler, hayata köle olmaktan kurtulmuş, bu kadar barbar bir yolla ölümü gözleriyle görmelerine rağmen yaşama sevgisi onları zelil etmemiş,böylece yer yüzünün bütün bağ ve çekim güçlerinin üstüne çıkmış, içlerinde imanın hayata galip gelmesiyle kendi kendilerine karşı muzaffer olmuştur.

Bu iyi, yüce ve değerli mümin kalplerin karşısında kötü, şirretli, cani ve inkarcı bozuk karakterli kalpler vardı. Bu aşağılık insanlar ateşin başına oturdular, müminlerin nasıl azap ve işkence çekeceklerini seyrettiler.Ateşin yediği hayatın   manzarasıyla   eğlenmek,   değerli   ve-  onurlu insanların   kömür  ve  toprağa   dönüşmesinin   zevkini yaşamak üzere oturdular. Değerli müminlerden genç bir erkek, bir kız,yaşlı bir kadın, ihtiyar bir  adam ve küçük bir çocuk   ateşe   atıldıkça   tağutlann   içinde   alçak   zevk kabarıyor, ateşin çılgın körükleyicisi kan ve cesetlerle oynayarak parçalıyordu.

Tağutlann çirkin karakterlerinin içine düştüğü, azgınlıklarının içine yuvarlandığı aşağılık olay budur. Yırtıcı bir hayvanın asla düşmediği bu alçaklık ve aşağılıkla onlar korkunç ve tüyler ürperten ateşle işkence yapma manzaralarından zevk alarak eğlendiler. Yırtıcı hayvan bu seviyeye düşmemiştir, diyoruz, Çünkü yırtıcı hayvanlar, avın çektiği acılardan zevk alarak eğlenmek için değil, karnını doyurmak için avlanırlar.

Bu olayda müminlerin ruhları yükselmiş, özgürîeşmiş, bütün zamanlarda ve nesillerde insanlığın şeref duyduğu

yüce zirveye kanatlanıp uçmuştur.

Yer yüzü hesabına göre azgınlık, imana galip gelmiş görünür. Bu hesaba göre, iman ile azgınlık arasında meydana gelen savaşta sebat eden güzel insanların gönlünde yüce zirveye yükselen imanın da hiçbir ağırlığı olmamıştır.

Kur'an âyetleri belirtmediği gibi, bu olayı anlatan rivayetler de Yüce Allah'ın dünya hayatında Nuh, Hud, Salih, Şuayb ve Lût kavimlerini yahut Firavn'u ve askerlerini şiddetle cezalandırdığı gibi, bu çirkin cinayeti işleyen tağutları cezalandırdığını belirtmemektedir. Yer yüzünün hesabına göre bu, üzücü ve acıklı bir sonuç görünür.

Olay böyle mi bitmeliydi? İmanın zirvesine çıkmış olan mümin topluluk böyle mi gitmeliydi? Bu korkunç cinayeti işlemiş olan azgın güruh elini kolunu sallayarak gittiği halde, mümin topluluk ateş dolu hendekler ve acıklı manzaralarla mı gitmeliydi? Yer yüzünün hesabına göre olup biten bu acıklı trajedi karşısında insanın içi sıkılmıyor değil!

Fakat Kur'an, müminlere başka birşey öğretir, onlara başka bir gerçeğinperdesini aralar, ölçüm yapacakları değerlerin niteliğini ve giriştikleri savaşın alanını gösterir.

Şüphesiz   bütün   zevk  ve   açılarıyla,   yoksulluk  ve bolluklanyla, dünya hayatı, terazide en ağır basan bir değer değildir, kâr ve zararın bilançosunu belirleyen mal da değildir. Zafer de görünürdeki üstünlükten ibaret değildir. Bu, çok zafer şekillerinden sadece bir tanesidir.

Allah'ın terazisinde en büyük değer, iman değeridir.

Onun pazarında revaçta olan bir numaralı mal da imandır. En üstün zafer şekli de ruhun maddeye karşı,inancın acılara karşı ve akidenin dinden çevirme çabalarına karşı zaferidir. Bu olayda müminlerin ruhları korku ve acılara, hayata ve yer üzünün bütün çekim güçlerine, dinden çevirme çabalarına karşı da bütün insanlık soyunu tarih boyunca onurlandıracak bir zaferle muzaffer olmuştur, işte zafer budur.

Bütün insanlar ölür. Ölüm sebepleri de değişir. Fakat bütün insanlar böyle bir zaferi kazanamaz ve bu yüceliğe çıkamazlar. Bu kadar özgürleşemez ve bu yüksek ufuklara bu şekilde kanatlanıp uçamazlar. Ölümde insanlara ortak olmak, ama hem insanların dünyasında, hem yüceler aleminde onurda ve yücelikte herkesten farklı olmak, işte bu, Yüce Allah'ın bu seçkin topluluğa bir ayrıcalığı ve ikramıdır. Ardarda gelen nesillerin bakışını hesaba katarsak, en büyük zafer ve kurtuluşun bu olduğunu görürüz.

İmanlarında yenilgiye uğrama karşılığında müminler hayatlarını kurtarabilirlerdi. Ama bu durumda kendilerini ne kadar yitirirlerdi! Onlarla beraber insanlık ne kadar kaybederdi? Bu büyük anlamı öldürürken, inançsız hayatın değersizliği, hürriyetsiz yaşamanın çirkinliği ve bedenlere egemen olduğu gibi ruhlara da tağutlar musallat olduktan sonra yaşasalardı, ne kadar zarar ederlerdi?

Gerçekten bu, yüce ve değerli bir anlamdır. Onlar henüz yeryüzünde iken ulaşmak istedikleri bu anlamı, vucutlan ateşte yanarken elde ettiler. Fani vücutları ateşte yandı ama, ateşin arındırdığı bu yüce ve değerli anlamı kazandılar.

Unutmayalım ki savaşın alanı sadece yeryüzü ve yalnız dünya hayatı değildir. Savaşın taraftarları da sadece bir nesilde yaşamış olan insanlar değildir. Şüphesiz yüceler alemi de yeryüzü olaylarına katılmakta, ona tanık olup hakkında tanıklık yapmakta, yer yüzünün her hangi bir neslinde, hatta bütün nesillerinde kullanılan teraziden başka bir terazi ile tartmakt adır. Yüce alem, yer yüzünün içerdiği insanlardan kat kat fazla ruhlar içermektedir,Yüce alemin övmesi ve değer vermesi, terazide insanların tartı ve takdirlerinden kesinlikle daha büyük ve daha ağırdır.

Bütün bunlardan sonra unutmayalım ki ahiret vardır. Yer yüzü alanının katılacağı, meydana gelen gerçekte de, mümin insanın bu gerçeği hissetmesinde de ondan ayrılmayan ahiret alanı, asıl ve kalıcı alandır.

O halde savaş bitmiş değildir. Kesin ve gerçek sonucu da henüz gelmemiştir. Yeryüzünde görünen kadarıyla bu svaş hakkında karar vermek de doğru değildir.Çünkü böyle bîr karar savaşın küçük bir sahnesi, hatta değersiz bir bölümü hakkında verilen bir karardan Öteye geçmez.

İlk bakış, dar görüşlü ve aceleci olan insanın sınırlı gördüğü bir bakıştır. Uzak mesafeli ve kapsamlı olan ikinci bakış ise, Kur'anın müminlere öğrettiği bakıştır.Çünkü inançlı doğru anlayışın dayandığı gerçeği temsil etmektedir.

Onun için Yüce Allah'ın iman ve itaat için, sıkıntılara karşı sabır için ve hayatın fitnelerine karşı zafer için müminlere mükafat vereceğini vadetmesi, kalbe huzur ve rahatlık vermektedir. "Onlar inanmışlar, kalpleri Allah'a inanmakla huzunr bulmuştur. Dikkat edin,kalpler ancak Allahı anmakla huzur bulur"[350]

Bu da Allah'ın hoşnut olması ve sevmesidir. "Şüphesiz iman eden ve salih amelleri işleyenlere Rahman bir sevgi verecektir"[351]

Yüce alemde anılmaktır. Rasulullah buyuruyor: "Kulun çocuğu öldüğü zaman, Yüce Allah meleklere "Kulumun çocuğunun ruhunu aldınız mı?" diye sorar. Onlar, evet, derler. "Gönlünün meyvesini aldınız, öyle mi?" diye sorar.Onlar, evet, derler. "Peki, kulum ne dedi?" deyince, onlar "Sana hamd etti ve hepimiz Allah'ınız ve ona döneceğiz, dedi" derler. O da "Cennette kuluma bir ev yapınız ve adını Hamd Evi koyunuz"der."[352]

Yine Rasulullah buyuruyor: "Yüce Allah şöyle der: Kulum benden ne bekliyorsa, ben ona veririm. Beni andığı zaman onunla beraberim. Beni içinde anarsa, ben de onu içimde anarım, bir toplulukta anarsa, onu o topluluktan daha hayırlı bir toplulukta anarım, bana bir karış yaklaşırsa, ona bir kulaç yaklaşırım, bana bir kulaç yaklaşırsa, ona bir metre yaklaşıım, yürüyerek bana gelirse, koşarak ona giderim"[353]

Bu, yeryüzünde müminlerin işleriyle yüce alemin ilgilenmesidir. "Arşı yüklenenler ve çevresinde bulunanlar rablerini överek teşbih ederler. Ona inanırlar. Müminler için "Rabbimiz! Bilgin ve rahmetin her şeyi içine almıştır. Tevbe edip senin yoluna uyanları bağışla, onları cehennemin azabından koru" diye bağışlanma dilerler."[354]

Bu, şehitlerin yüce Allah'ın yanında yaşamasıdır. "Allah yolunda  öldürülenleri  ölüler  sanma,  bilakis  rablerinin

yanında yaşıyorlar. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine katılmamış kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.Onlar Allah'tan olan bir nimeti, bolluğu ve Allah'ın müminlerin ecrini yok etmeyeceğini müjdelemek isterler. "[355]

Aynı şekilde bu, Yüce Allah'ın dini yalanlayanları, tağutları ve canileri ahirette cezalandırması, yeryüzünde verdiği refah içinde bir süreye kadar mühlet tanımasıdır. "Kafirlerin diyar diyar gezip refah içinde dolaşması sakın seni aldatmasın. Az bir yararlanm adan sonra onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü duraktır! "[356]

"Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah'ın habersiz olduğunu sanma. Onları gözlerin belireceği bir güne sadece ertelemektedir. O gün başlan kalkmış ve gözleri kendilerine dönmeyecek şekilde sabit kalmış, gönülleri bomboş halde koşup duracaklardır."[357] "Onları bırak! Kendilerine söz verilen güne kavuşmalarına kadar dalıp oynasınlar. kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili

taşlara doğru koşarlar. İşte bu, onlara söz verilmiş olan gündür"[358]

Bu şekilde insanın hayatı yüce alemin hayatıyla, dünya ahiretle birleşmiş, ve iyilik ile kötülük, hak ile batıl ve iman ile inkar arasındaki savaşın alanı sadece yer yüzü olmaktan çıkmıştır Dünya hayatı da artık her şeyin sonu ve bu müc adelenin sonuçlanacağı dönüm noktası değildir. Aynı şekilde, hayat ve onunla ilgili her türlü zevk, acı, bolluk ve yoksulluk artık terazide en üstün değer değildir.

Yer bakımından alan genişlemiş, ölçü bakımından alan genişlemiş, değer ve tartılarda alan genişlemiş, mümin nefsin ufukları genişlemiş, ihtimamları büyümüş, buna karşın yeryüzü ve üzerindekiler, dünya hayatı ve onunla ilgili şeyler küçülmüş, gördüğü ufuklar ve hayatlar ölçüsünde mümin büyümüştür. Bu geniş, kapsamlı, büyük ve yüce iman anlayışının oluşmasında ashabı uhdûd öyküsünün rolü zirvede olmuştur.

Allah'a davet etme ve davetçinin her ihtimal karşısında alacağı tavır konusunda ashabı uhdûd Öyküsü ve genel olarak Burûc suresinin verdiği bir ışık daha vardır. Allah'a çağrı tarihi yeryüzünde davetçiierin ve davetlerin değişik sonuçlarına  tanık  olmuştur.   Nuh,   Hud,  Şuayb,     Lût kavimlerinin  yok  olmasına,   her  türlü  silah  ve  maddi destekten yoksun mümin topluluğun kurtuluşuna tanık olmuştur. Kur'an dah sonra kurtulan topluluğun hayatta ve yer  yüzünde  herhangi  bir  rolüne  deginmemiştir.   Bu Örnekler,   bazan   Yüce  Allah'ın,   yalanlayan   azgınların Dünyada biraz azap çekmesini istediği, ama tam ve büyük cezanın aheirette onları beklediğini gösterir.

Davetin tarihi Firavn ve askerlerinin yok oluşuna, Hz.Musa'nın ve kavminin kurtuluşuna tanık olmuştur, Hz.Musa'nın halkı tarihlerinde en iyi oldukları bir dönemde yer yüzünde egemenliğe kavuşmuşlardır. Halbuki bu halk tam istikamete ve Allah'ın dinini tam bir hayat nizamı olarak yeryüzünde egemen kılmaya hiçbir zaman ulaşmamışlardı. Bu örnek, diğer örneklerden farklıdır.

Davetin tarihi, Hz.Muhammed'e ve iman çağrısına karşı direnen müşriklerin yok oluşuna, inanın kalplerinde eşi görülmemiş biçimde zafer kazanmasıyla birlikte müminlerin tam bir zafer kazanmasına da tanık olmuştur. İnsanlık tarihinde Allah'ın dini ilk defa hayat nizamı olarak, öncesinde ve sonrasında benzerine insanlığın tanık olmadığı bir şekilde egemen olmuştur.

Gördüğümüz gibi tarih, ashabı uhdûd örneğine de tanık olmuştur. Geçmişte ve günümüzde iman tarihinde daha az meşhur olan başka öneklere de tanık olmuştur. Asırlar boyunca devam eden küçüklü büyüklü bu tür Örneklere tanık olmaya devam etmektedir.

Rahman Rahim olan Allah’ın adıyla

1- Burçları olan göğe(1) andolsun,
2- O vadedilen güne,(2)
3- Şahid olana (görene) ve şahid olunana(3) (görülene) .
4- Kahrolsun Ashab-ı Uhdûd
5- 'Tutuşturucu-yakıt dolu o ateş,'
6- Hani kendileri (ateş hendeğinin) çevresinde oturmuşlardı.
7- Ve mü'minlere yaptıklarını seyrediyorlardı.(4)
8- Kendileri onlardan, yalnızca 'üstün ve güçlü olan,' öğülen Allah'a iman ettiklerinden dolayı intikam alıyorlardı.
9- Ki O (Allah) , göklerin ve yerin mülkü O'nundur. Allah (c.c.) her şeyin üzerinde şahid olandır.(5)
10- Gerçek şu ki, mü'min erkeklerle mü'min kadınlara işkence (fitne) uygulayanlar sonra da tevbe etmeyenler (yok mu) ; işte onlar için cehennem azabı vardır ve yakıcı azab onlar içindir.(6)

AÇIKLAMA

1. Ayetin aslında (zati'l-büruc) yani burçlara sahip olan ifadesi geçmektedir. Bazı müfessirler bunun anlamını, eski astrologlara dayanarak 12 burç şeklinde anlamışlardır. İbn Abbas, Mücahid, Katade, Hasan Basri, Dahhak ve Süddi'ye göre buruç gökyüzündeki yıldızlar ve gezegenlerdir.
2. Yani kıyamet gününe
3. Şahidlik eden ve şahidlik edilenler hakkında müfessirler tarafından birçok görüş ileri sürülmüştür. Ancak benim anladığıma göre, şahidlik eden ifadesiyle kıyamet günü hazır bulunanlar, şahidlik edilenler ifadesi ile de kıyamet günündeki dehşetli manzaralar kastolunmaktadır. Aynı zamanda bu görüş Mücahid, İkrime, Dahhak, İbn Nûcî ve diğer müfessirlere aittir.
4. Ashab-ı Uhdud ile müslümanları ateş dolu hendeklere atarak diri diri yakan kimseler kastedilmektedir. Onları yakarlarken bir de seyrederek eğlenmişlerdir. "Vay onların haline!" Yani onlar lanetlenmişler ve Allah'ın azabına müstehak olmuşlardır. Bu hususun teyidi için üç şey üzerine yemin edilmiştir:
1) Burçlara sahip olan gökyüzüne
2) Kıyamet gününe
3) Kıyamet gününün dehşetli manzaralarına, ki ona her mahluk şahid olacaktır.
Birincisine yemin edilmektedir. Çünkü Allah (c.c.) mutlak kudret sahibidir, yeryüzüne ve gökyüzüne hükmedendir. Zavallı insan O'ndan nasıl kaçabilir?
İkincisine de yemin edilmektedir; çünkü, bu dünyada zulmedenler iyi bilmelidirler ki, o gün çok uzak değildir. Müslümanlar insaf ve adaletle karşılaşırlarken, kâfirler işledikleri cürümlerin cezasını çekeceklerdir.
Üçüncüsüne yemin edilmekle, kâfirlerin çaresiz Müslümanları ateşe atarak seyretmeleri ve eğlenmelerine karşılık, kıyamet günü de herkesin onları seyredecekleri ve eğlenecekleri anlatılmak isteniyor.
Kâfirlerin müslümanları ateş dolu hendeklere atarak katletmeleri hakkında bir çok rivayetler nakledilmiştir. Tüm bu rivayetler bu tür hadiselerin insanlık tarihi boyunca birçok kez meydana geldiğini göstermektedir.
1) Bir Hadis-i Şerif'te Süheyb el-Rumî Rasûlullah'tan (s.a) şöyle bir rivayette bulunmuştur: "Bir Kral ve bir sihirbaz vardı. Sihirbaz çok yaşlandığı için bir gün Kral'a 'bana bir genç verin de onu yetiştireyim' diye arzeder ve bunun üzerine Kral da bu iş için bir genç görevlendirir. Ancak bu genç, sihirbazın yanına giderken, yolu üzerindeki bir rahibe (galiba hristiyanlığa mensup birine) uğradı.
Böylece ondan feyz alarak iman ehli olmuştu. Onun elinden körler ve cüzzamlılar şifa bulmaya başladılar. Fakat Kral'a bu gencin dininden döndüğü haber verilince, Kral öfkelendi ve ilk önce rahibi öldürdü, sonra da genci öldürmek istedi. Ancak gence hiçbir şey tesir etmiyordu. Sonunda genç Kral'a şöyle söyledi: "Şayet beni öldürmek istiyorsan, halkı topla ve bana ok atarken "Bu gencin Rabbinin ismiyle" de. Ben ancak o zaman ölürüm! Kral da böyle yaparak genci öldürdü. Halk tüm olanları gördükten sonra 'bu gencin Rabbine iman ettik' dediler. Bunun üzerine Kral'ın müşavirleri 'korktuğumuz husus başımıza geldi. Bu halk bizim dinimizi bırakarak, o gencin dinini kabul etti.' deyince Kral oldukça kızdı ve yolların kenarlarına hendekler kazdırarak, içinde ateş yakmalarını emretti. O gencin Rabbine iman edenlerden dönmeyenleri ateşe attırıyordu. (İmam Ahmet, Müslim, Neseî, Tirmizi, İbn Cerir, Abdurrezzak İbn Ebi Şeybe, Tabarânî, Abd bin Humeyd)
2) Hz. Ali'den (r.a) rivayet olunduğuna göre, İran Kisrâsı, birgün içkiden dolayı sarhoşken, kendi kızkardeşi ile zina etmiş ve ikisi arasındaki ilişki devam etmişti. Bu haber halk arasında yayılınca, Kisrâ, 'Tanrı kızkardeşlerle evlenmeyi helâl etti.' diye ilan etmiş, halk da buna karşı çıkınca azab etmeye, hatta onları ateş dolu hendeklere atarak öldürmeye başlamıştı. Hz. Ali, Mecusilerde, kızkardeşle evlenmenin o zamandan başladığını söyler. (İbn Cerir)
3) İbn Abbas da buna benzer bir olayı (galiba İsrâiliyata dayanarak) şöyle nakletmiştir: "Babilliler, İsrailoğulları'nı Hz. Musa'nın dininden dönmeleri için zorladılar ve dinlerinden dönmeyenleri ateş dolu hendeklere attılar. (İbn Cerir, Abd bin Humeyd)
4) Bu olaylar içinde en meşhuru Necran hristiyanlarının başına gelendir. Bunu İbn Hişam, Taberî, İbn Haldun ve Mu'cem-ul-Buldan'ın sahibi ile diğer müslüman tarihçiler rivayet ederler. Bu olayın özeti şöyledir:
Himyer (Yemen) Kral'ı Tuban Esed Ebu Karib, bir defasında Medine'yi ziyaret etti. Orada yahudilerle temas ederek, dinini değiştirdi ve yahûdi oldu. Beni Kurayza'dan (yahûdilerin Medine'deki kollarından biri-çev) iki yahûdi alim alarak Yemen'e getirdi. Böylece orada yahûdiliği yaymaya başladılar. Daha sonra oğlu Zûnuvas tahta geçer ve Necrân'ı (Arabistan'ın güneyinde hristiyanların en kuvvetli merkezlerinden biriydi) ortadan kaldırmak için hücum ederek oranın halkını yahûdi olmaları için zorlar. (İbn Hişam bunların Hz. İsa'nın gerçek dini üzerinde bulunduklarını söyler) Zûnuvas Necran'ı ele geçirdikten sonra halkı yahûdiliğe davet edince, halk bu daveti reddetti.
O da bundan dolayı birçok kimseyi, ateş dolu hendeklere atarak yaktı ve bir çoğunu da katletti. Toplam 20.000 kişi öldürüldü. Necran ahalisinden bir şahıs, dost Zûsaliban'a gitmeyi başardı. Bir rivayete göre Rum Kayseri'ne gitti, yine bir başka rivayete göre ise Habeşistan Kral'ı Necaşi'ye giderek, bu zulmü ona anlattı. Birinci rivayete göre Rum Kayseri Habeşistan kralı'na mektup yazdı. İkinci rivayete göre ise, Necaşi, Rum Kayseri'ne deniz kuvvetleri göndermesi için ricada bulundu. Sonunda Habeşistan, Uryat isimli bir komutanın emri altında 20.000 askeri Yemen'e gönderdi. Zûnuvas öldürülerek yahûdi hakimiyeti ortadan kaldırıldı ve Yemen Habeşistan sınırlarına dahil edildi.
İslâm tarihçilerinin açıklamaları bu olayı sadece tasdik etmekle kalmaz, ayrıca ayrıntılı bir biçimde bilgi de verirler. Yemen ilkin M. 340 Yılında hristiyanların eline geçti ve M. 378'e kadar hakimiyetleri devam etti. O zaman hristiyan misyonerler Yemen'e geldiler. Bu dönemde zahid, mücahid ve iman sahibi bir hristiyan seyyah olan Faymiyun, Necran'a geldi ve halka putlara tapmaktan vazgeçmeleri için tebliğ etmeye başladı. Bu tebliğ sayesinde Necran halkı hristiyanlığı kabul etti. Necran'ı üç kişi idare ediyordu. Biri o kabilenin başkanlığını, dışişlerini ve askeri işlerini yürüten Seyyid, ikincisi içişlerini yürüten Akib, üçüncüsü dini işleri idare eden Papaz. Güney Arabistan'da Necran önemli bir stratejik konuma sahipti. Aynı zamanda ticaret ve sanayi merkeziydi. Sûnî ipek, deri ve silah sanatları revaçtaydı, ayrıca Yemen cübbesi de meşhurdu. Bundan da anlaşılıyor ki Zûnuvas, sadece dinî endişelerle değil siyasi ve ekonomik nedenlerle Necran'ı işgal etmek için yola çıkmıştı. Necran'ın Seyyidi Harise hakkında bir süryâni tarihçisi olan Haritas şöyle yazar: "Zûnuvas onu katletti ve onun iki kızını öldürdükten sonra, kızlarının kanını içmesi için karısı Roma'yı zorladı. Sonra onu da katletti. Papaz Paul'un mezarını kazdırdı ve kemiklerini ateşe attırdı. Ateş dolu hendekler içinde kadınları, erkekleri, çocukları, papaz ve rahipleri yaktılar. Toplam 20.000'den 40.000'e kadar insan telef oldu." Bu olay M. Ekim 523'de vukû buldu. Nihayet M. 525'de Habeşistan Yemen'e saldırarak Zûnuvas'ın Himyer saltanatına son verdi. Hüsni Gurap'ta (Yemen'de bir bölge) yapılan arkeolojik araştırmalar sırasında birtakım levhalar bulunmuş ve bunların üzerindeki yazılardan bu olayları aydınlatıcı bilgiler elde edilmiştir.
M.6. yüzyılda hristiyanların çeşitli kitaplarında Ashab-ı Uhdud hadisesi zikredilmiş ve bizzat görenler tarafından ayrıntılı bir biçimde nakledilmiştir. Şahidlerden bazıları anlatma yolunu seçerken, bazıları da bizzat yazmışlardır. Şu üç kitabın yazarı da o dönemde yaşamışlardır.
Birincisi Prokopiyus, ikincisi Cosmos Indcopleustis (bu Necaşi'nin (Elesboan) emri ile o zaman Batlamyus'un Yunanca kitabını tercüme ediyordu. Habeşistan'ın sahil şehri Andolis'te oturuyordu) . Üçüncüsü Johannes Mala'dır ve ondan sonra da bir çok tarihçi bu olayı nakletmiştir. Daha sonraları Johannes of Ephesus (öl. 585) yazdığı kitap olan Kanisa Tarihi'nde Necran hristiyanlarının ateşe atılmaları hadisesi hakkında, Simeon'un, Dercila'nın başkanı Abbot von Gabula'ya yazdığı bir mektubu nakleder. Papaz Simeon, bu hadiseyi bizzat görenlerden (Yemenli'lerden) rivayet etmiştir. Bu mektup ayrıca M. 1881 ve M. 1890'da 'Hristiyan Şahidlerinin Hayatı' adlı bir kitapta yayınlanmıştır. Yakubî Patriarch Dionusisus ve Zacharia of Mitylene sûryani lisanında basılan kitaplardan nakletmişlerdir. Yakub Surucî de Necran hristiyanları hakkında bilgi vermiştir. Erreha (Edessa) Papazı Pulus, Necranlı hristiyanların katledilmeleri dolayısıyla bir mersiye de yazmış ve bu mersiye günümüze kadar gelmiştir. Süryani lisanında yazılmış kitabın İngilizce tercümesi (Book of the Himyarites) müslüman tarihçilerin açıklamalarını onaylamaktadır. British Museum'da bu devirle ilgili Habeşistan'dan gelen birtakım vesikalar bulunmaktadır ve bu vesikalar da hadiseyi doğrulamaktadırlar. Filbî, kendi seyahat kitabında (Arabian Highlanda) Necranlıların Ashab-ı Uhdud olayının geçtiği yeri hâlâ bildiklerini yazmaktadır. Ummi Hark'ın yanında bir tepe üzerinde bazı resimler de bulunmaktadır. Ayrıca Necran'daki Kâbe'nin yeri de Necran halkı tarafından bilinmektedir. Habeşistan hristiyanları Necran'ı ele geçirdikten sonra buraya Kabe şeklinde bir mabed inşa etmişler ve Mekke'deki Kabe-i Muazzama yerine bunu dinî merkez kılmak istemişlerdir. Buranın papazları başlarına sarık sararlardı. Ayrıca bu mabedi 'Haram' (kutsal-çev-) ilân etmişlerdi. Roma buraya mâlî yardımda bulunuyordu. Mabedin papazları Rasulullah (s.a) ile münazara yapmak için Mekke'ye gelmişlerdir. Bu meşhur münazara Al-i İmran-61'de zikredilmiştir. Daha fazla bilgi için bkz. Al-i İmran. an: 29-55.
5. Bu ayetlerde Allah'ın sıfatları beyan edilmiştir. Çünkü ancak bu sıfatlara sahip olan bir zat inanılmaya layıktır. Onlar ki, Allah'a iman edenlerden nefret etmektedirler ve onlar ancak zalimlerdir.
6. Yani cehennemde görecekleri azabtan ayrı bir ateşe daha gireceklerdir. Çünkü onlar mazlumları ateş dolu hendeklere atarak diri diri yakmışlardır. Herhalde bu ateş cehennemdeki ateşten farklı ve daha şiddetli olacağı için, bunlar oraya atılacaklardır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder