22 Şubat 2023 Çarşamba

ŞEHRİN EN UZAK YERİNDEN KOŞARAK GELEN ADAM

 


Sakafî Kabilesi'nden Mes'ûd oğlu Urve, Peygamber (asm) Efendimiz'e gelerek,

«Ya Resûlullah! Beni kendi kavmime gönder de onları İslâm'a çağırayım» dedi ve aralarında şu konuşma geçti:

— Seni öldürmelerinden endişe duymaktayım.
— Onlar beni uyurken bulsalar uyandırmazlar.
— O halde gidebilirsin.

Bu ruhsat üzerine Urve (R.A.) kendi kavmine gidip önce Lât ve Uzzâ adındaki putlara uğradı ve «Yarın sizi kötü duruma düşüreceğim.» diye mırıldandı. Onun bu düşüncesini öğrenen Sakifli'ler öfkelendiler. Buna rağmen Urve (R.A.) onlara şöyle seslendi: «Ey Sakifliler! Lât artık Lât değildir; Uzzâ da Uzzâ değildir. İslâm'a girin, selâmete erin.» dedi ve bu sözü üç defa tekrarladı. Sakifli'lerden biri ona bir ok atarak öldürdü.

Bu haber Resûlullah Efendimiz (asm)'e ulaşınca, üzüldü ve şöyle buyurdu: «Doğrusu Urve'nin misâli, Yâsîn Sûresinde geçen kimsenin (Habib En-Neccar) misâline benzer.» (İbn Ebî Hatim - îbn Kesîr : 3/568)

Kasaba Halkı ve Öldürülen Mü'min:

«Onlara o kasaba halkından misâl getir; hani onlara peygamberler (veya peygamber elçileri) gelmişti.»

Kıssada mü'minleri aydınlatır, anlamda altı safha işleniyor. Şöyle ki:

1. Kasaba halkına önce iki elçinin gönderilmesi,  
2. O ikisini destekleyen bir üçüncü elçinin gönderilmesi,
3. Kasabanın bir ucunda oturan şuurlu bir mü'minin yardıma koşması ve elçileri tasdik etmesi,
4. Bu yüzden o mü'minin zulmen öldürülmesi.
5. Tebliğ ve irşadı kabul etmeyip işi tehdide döndüren ve sonra da masum bir insanın kanına giren inkârcı azgınların karakter yapısı, 
6. Öldürülen o sadık mü'minin sağ kalanlar hakkındaki temennisinden haber verilmesi.

Anlatılan üç resul (elçi) konusu bütünüyle Musa (A.S.), İsa (A.S.) ve Muhammed (A.S.) peygamberlere mi işarettir; yoksa Romalılara gönderilen, uyarı, tebliğ ve irşat göreviyle yükümlü bulunan üç peygamber elçisi mi veya üç ayrı peygamber mi misal anlamında kastedilmektedir?

Önce şunu belirtelim ki: Gönderilen üç elçi hakkında «murselîn» kavramına yer verilmiştir ki bu daha çok peygamberler hakkında kullanılmaktadır ve bazen de onlar adına teblîğ ile görevli elçiler hakkında da kullanıldığı vâkidir. O bakımdan büyük bir peygamberin dini yaymakla görevli üç yakın arkadaşı hatıra gelebilir. Nitekim müfessirlerin çoğu sözü edilen elçilerin, İsa Peygamber'in (A.S.) havarileri olduğu ihtimali üzerinde durmuşlardır. Kasabanın ise, Antakya, öldürülen yerlinin de Habib en-Neccar adında bir zat olduğunu yazmaktadırlar. Ancak bunların hiçbiri sahîh bir rivayete dayanmamaktadır, yani güvenilir bir dayanakları yoktur. Bu sebeple son asırda yetişen müfessirler bu rivayetin İsrâiliyattan olduğu şüphesini izhar etmişlerdir.

«Üç büyük peygambere işarettir» şeklinde yorumda bulunulmuştur. Bu da kesin değildir, ama gerçeğe pek yakındır. Bu takdirde Musa (A.S.) Mısır'ı Fir'avn'dan ve yandaşlarından kurtarıp temizlemiş ve zamanla ilâhî dinin o ülkede yayılmasına ortam hazırlamıştır. İsa Peygamber (A.S.) Romalılar arasına ilâhî kıvılcımı atıp ayrılmış ve zamanla o kıvılcım ortam bulup genişleyerek kralları dize getirmiş, ülkeleri aydınlatmıştır. Hz. Muhammed (asm) Efendimiz de o iki peygamberin arkasından üçüncü resul olarak gönderilmiştir. O, önce Arap Yarımadası'na, sonra da kıtalara baş eğdirmiş ve Allah'ın dinini yayıp, Allah'ın son mesajını insanlara tebliğ etmiştir.




ŞEHRİN EN UZAK YERİNDEN KOŞARAK GELEN ADAM

Yasin suresi 13 ile 29. ayetlerinde anlatılan olayın geçtiği yerin Antakya, şehir halkının en cesuru olan kişinin de Habib’un Neccar isimli iman eri olduğu genel kanaati vardır.

Kuran’da yer ve mekan isimleri pek verilmez, zaman belirtilmez. Yasin suresinin başında anlatılan Habib’un Neccar kıssasında da yer ve zaman belirsizdir.

“Onlara o şehir halkını örnek ver” diye başlar bu kıssanın anlatımı.

“Hani biz onlara iki elçi göndermiştik de onları yalancı saymışlardı. Biz de onlara üçüncü bir elçi ile destek vermiştik. Onlar, “Şüphesiz biz size gönderilmiş elçileriz” dediler.” (Yasin suresi 14.ayet)

Müfessirlerin birçoğu gönderilen elçilerin Hz. İsa’nın havarileri olduğu kanaatindedir. Hz. İsa çarmıha gerilmesinin hemen öncesinde iki havarisini Antakya’ya gönderme kararı almıştır ki bunlar Pavlos ve Yuhanna’dır. Üçüncüsü ise Allah tarafından “biz gönderdik” denmesi Hz.İsa’ya da Allah’ın emretmesindendir.

فَعَزَّزْنَا (feazzezne) ifadesiyle üçüncü olarak gönderilen havari ise Şem’un’dur. (فَعَزَّزْنَا) Feazzezne ifadesi güçlü kıldık güçlendirdik, destekledik manasında olarak Allah o iki elçiyi üçüncü bir elçiyle güçlendirmiş ve desteklemiştir.

Burada Kuran’ın ifade diliyle anlayacak olursak bu gönderilen üç elçide Hz. İsa’nın havarileri olmayıp bildiğimiz anlamda peygamberlerdir. Dolayısıyla şehir Antakya olmadığı gibi elçiler de İsa’nın havarileri değillerdir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, ‘üçüncüsüyle destekledik’ ifadesini daha geniş manada anlamakta ilk ikisinden kastın Hz. Musa ve Hz.İsa, üçüncünün ise Peygamber Efendimiz olduğuna vurgu yapar.

Elçiler (peygamberler) şehir halkına “biz size gönderilmiş elçileriz” dediler. Şehir halkı üçüncüsüyle desteklenen bu peygamberleri yine yalanladılar ve “Siz de ancak bizim gibi insansınız. Rahmân, hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylüyorsunuz” dediler. (Yasin suresi 15.ayet)

Peygamberlerin karşısında yer alanlar, onları kendileri gibi insan olmaları açısından eleştirmişler; bunu onların peygamber olamayacaklarına örnek göstermişlerdir. Onlara göre peygamberler madem Tanrı katından gönderiliyor o halde melek vesaire benzeri tanrısal bir varlık olmalıdırlar. Oysa Allah’ın yaratılış kanunları gereği insanlık için en doğrusu, peygamberlerin yine bir insan olmasıdır.

“Rahman hiçbir şey indirmemiştir” ifadesinde peygamberleri reddedenlerin Allah’ı “Rahman” ismiyle anmaları burada manidardır. Besmelede Allah’ın 99 isminden biri olarak zikredilen “Rahman”, Kuran dilende Allah için kullanılan özel sıfatlar içeren özel isimlerden biridir. Bu açıdan peygamberleri yalanlayanların Allah için bu özel ismi kullanmaları öncelikle Allah’ın varlığına inandıklarını gösterir. Ancak Rahman’ın gönderdiği peygamberleri yalanlamaktadırlar. Bazı kaynaklarda “Rahman” isminin aslının Arapça olmadığı, Aramice ve İbranice kaynaklı olduğu ifade edilir. Bu kabul edilse bile o insanların kendi isimlendirmeleriyle Allah’ın varlığını ifade ettikleri ortaya çıkar.

“Siz sadece yalan söylüyorsunuz” ifadesiyle Rahman’ın varlığını kabul eden bu insanlar, karşılarında Rahman katından gönderilen üç peygamberi açıkça yalancılıkla suçlamaktadırlar.

Yalancılıkla suçlanan o Allah’ın elçileri onlarla tartışmaya girmeden Rahman’ı işaret ederek “bizim gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu Rabbimiz biliyor” cevabını verdiler. Bu aynı zamanda burada verilmesi gereken en makul cevaptı. Ve devamında görevlerini şöyle ifade ederler: “Bize düşen ancak apaçık bir tebliğdir.” (Yasin suresi 17.ayet)

“Dediler ki: “Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.”(Yasin 18.ayet) Peygamberler o şehre geldikten sonra muhtemelen bazı olumsuz olaylarla karşılaştılar veya peygamberlerin hakikati onlara ifade etmeleri onları psikolojik olarak rahatsız etmiş olmalı ki peygamberleri bize ‘uğursuzluk getirdiniz’ diye suçlamaktadırlar. Devamında onları taşlamak, bu şekilde şehirden çıkarmak ve daha olmazsa eziyet ve azapla tehdit etmektedirler.

Elçiler onlara, “uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi (uğursuzluğa uğruyorsunuz?). Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz” şeklinde cevap verdiler. ذُكِّرْتُمْۜ اَئِنْ “Einzükkirtüm”(size öğüt verildiği için mi?) ifadesi onların, peygamberleri uğursuz görmelerinin daha çok psikolojik açıdan olduğunu göstermektedir.

Şehir halkı, elçilerle münazara ederlerken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak oraya gelir. Koşuyor olması bir telaşı, kaygıyı, heyecanı ifade etmektedir.

“Şehrin öbür ucundan bir adam koşarak geldi ve şöyle dedi: “Ey kavmim! Bu elçilere uyun.”(Yasin 20.ayet)

الْمَد۪ينَةِ اَقْصَا مِنْ Min aksa’l-medineti (şehrin en uzak yerinden, şehrin en kenar ucundan) ifadesi, verilen anlamda olduğu gibi şehrin varoşlarından şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda koşarak gelen adamın toplumun en gerilerine bırakılıp varoşlarda yaşamaya mahkûm edilerek küçük ve değersiz görülen toplum katmanından olduğu ancak gerçekte akıl ve bilgi sahibi bir kişi olduğu anlaşılır.

Böyle küçük görülüp dışlanan birinin onlar karşısında gayet mantıklı ve aklî konuşması seçkin zümrenin tahammülünü zorlamış ve alt tabakadan olarak baktıkları bu asil kişiye nefret ve şiddetle saldırıp onu şehit etmişlerdir. Peygamberleri tehditle yetinen seçkin zümre, varoşlardan telaşla koşarak gelen bu asil zata, toplumun dışlanmışlarından gördüklerinden dolayı tahammül edememişler ve peygamberlere yaptıkları tehdidi onun üzerinde gerçekleştirmişlerdir.

Bu asil zatın koşarak gelmesi bir telaş ve heyecandan dolayıdır. Onun telaşı seçkin zümre karşısında Allah ve elçilerini hakkıyla savunabilme endişesindendir. Onun için koşmaktadır, dolayısıyla telaş ve heyecan içindedir.

Benzer ifade Kasas suresi 20.ayette Hz. Musa’ya Firavun ve adamlarının aldıkları Musa’yı öldürme kararının Hz. Musa’ya bildirilmesinde geçmektedir.

يَسْعٰى رَجُلٌ الْمَد۪ينَةِ اَقْصَا مِنْ جَٓاءَوَ (ve cea min aksal medineti raculun yesa) Yasin suresindeki ifade iken Kasas suresinde يَسْعٰى الْمَد۪ينَةِ اَقْصَا مِنْ رَجُلٌ جَٓاءَوَ  (ve cea reculun min aksal medineti yesa) şeklindedir. Birincisinde ‘şehrin bir ucuna’ vurgu yapılırken ikincisinde ‘şehrin en ucundan gelen adama’ vurgu vardır. Her ikisinde de adam koşmakta yani bir telaş gayret ve heyecan içindedir. Biri Hz. Musa’ya seçkinlerin kurduğu tuzağı haber verirken diğeri yine seçkinlere gelen elçilerin Allah tarafından gönderilen gerçek peygamberler olduklarını onların çağrılarının doğruluğunu haber vermektedir.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, ‘min aksal medineti’ (الْمَد۪ينَةِ اَقْصَا مِنْ) ifadesinden şehrin en ileri gelenlerinin anlaşılacağını ifade etmektedir. (Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı M. Hamdi Yazır, 6.cilt, sayfa 407)

Kasas suresindeki ayet dikkate alındığında Elmalılı’nın bu değerlendirmesi makul ve mantıklıdır. Zira Hz.Musa’ya öldürülme kararını bildiren kişinin elbet üst düzey bir kişi olması makuldür. Yasin suresinde münazaraya koşarak gelen kişinin akabinde ileri gelenlerce öldürülmesi seçkinlerden değil onların aşağılayıp küçük gördükleri bir kişi olması daha makuldür.

Bu cesur kahraman kavmini bilgi ve zekâsıyla yener. “Sizden hiçbir ücret istemeyen kimselere uyun, onlar hidayete erdirilmiş kimselerdir.”, “Hem ben, ne diye beni yaratana kulluk etmeyeyim. Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”, “O’nu bırakıp da başka ilâhlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek istese, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar”, “O takdirde ben mutlaka açık bir sapıklık içinde olurum”. “Şüphesiz ben sizin Rabbinize inandım. Gelin, beni dinleyin!” (Yasin suresi 20-25.ayetler)

Şehit, bu ifadelerle Rahman’a inanmakla birlikte O’na şirk koşan bu kavme onların itiraz edemeyecekleri en makul cevabı vermiştir. Hiç beklemedikleri kişiden onun tüm kamuoyu önünde ummadıkları bilgi ve zekâyla Allah’ı anlatması onlar için daha fazla tahammül edilemez bir durumdu. Öyle de oldu ve bu hakiki iman erini kin ve öfkeleriyle şehit ettiler.

“Cennete gir!” denildi. O da, “Keşke kavmim, Rabbimin beni bağışladığını ve beni ikram edilenlerden kıldığını bilseydi!” dedi.”(Yasin suresi 26.ayet)

Bu ifadelerde, kendisinin hayatına kasteden kavmine zerre miktar kızgınlık yerine bir merhamet ve onlara hakikati anlatabilme gayreti vardır.

“Kendisinden sonra kavmi üzerine (onları cezalandırmak için) gökten hiçbir ordu indirmedik. İndirecek de değildik.”, “Sadece korkunç bir ses oldu. Bir anda sönüp gittiler.” (Yasin suresi 28-29.ayetler)

“Şiddetli tek bir ses ve söndüler, sönüp kaldılar” ifadeleri doğal olarak onların helak edildiği manasını akla getirmektedir.

Elmalılı Hamdi Yazır, helak edildiklerine vurgu yapmakla birlikte şöyle bir yorum da getirmektedir: “Bundan Antakya halkının mahvolduğunu, helak olduğunu anlamak istemişlerse de Hıristiyanlık daveti karşısında müşrik Roma devletinin ortadan kalkmış olduğunu anlamak daha kapsamlıdır.” (Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı M. Hamdi Yazır, 6.cilt, sayfa 409)

Onların ateşlerinin şiddetli tek bir sesle sönmesi, helak edilmenin dışında şirk tutkunu, şirk batağına saplanmış bir toplumun bundan kaynaklı olarak kin, nefret, galeyan, hiddet ve şiddetleri ile kamuoyu baskılarının o iman erini şehit ettikten sonra ilahi bir sayha ile sona ermesi, resuller ve inananlara karşı yönetim ve kamuoyu bazında baskı, şiddet ve dışlanmışlıkların bitmesidir. Devlet yönetiminde ve toplumda hakiki dine ve din mensuplarına bakış açısının, onlara yaklaşımın tamamen değişmesi manasınadır.  




Antakyalı Margaret, Pisidya’daki Antakya’da, yaklaşık 304 yılında Diocletianus zulmü sırasında şehit edilmiştir. Katolik ve Anglikan Kiliseleri'nce 20 Temmuz’da, doğu Ortodoks Kilisesi'nce 17 Temmuz’da bir aziz olarak anılır.
Efsaneye göre, Margaret pagan bir rahibin kızıydı. Annesinin doğumundan kısa bir süre sonra ölmesi sebebiyle Margaret, Antakya’dan gelen hristiyan bir kadın tarafından süt anneliği yapılmıştır. Hristiyanlığı benimsemesi ve bekaretini Tanrı’ya adaması sebebiyle babası tarafından evlatlıktan reddedilmiştir. Olibrius, bölgenin valisi, kendisi ile evlenmek istemiş ancak hristiyanlığı bırakmasını koşul koymuştur. Teklifi reddetmesinden sonra acımasızca işkence görmüş ve ölmüştür.






“Antakya 7 kez yıkılmış, yeniden kurulmuştur”
1. Bilinen ilk yıkım +tsunami Roma İmparatorluğu zamanı,13.12.115, 7.5, 250.000 kişi
2. Bizans zamanı, +yangın 20.05.526-529, 260.000kişi
(İran işgali+veba salgınıyla yıkılan ara dönem)
3. 30.09.587
4. 859 ve 867 depremleri 20.000 kişiden fazla, tüm evler yıkılmış
5. 09.1090 (haçlı kuşatmasına denk gelen deprem)
6. 13.08.1822 Osmanlı dönemi, +tsunami, 20.000 kişi
7. 02.04.1872, Amik Depremi, 7.2 XI derece yıkım 1.800 kişi (? )



Bunlar sadece en büyükleri, Antakya tarihi boyunca hem doğal afetler, hem de işgallerle ölüp yeniden hayat bulmuştur.Siyasi ve dini olaylar, imparotorluk beylik savaşlarını afetler tarihinde incelerseniz o dönemde de büyük planlar-projeler! olduğunu görebilirsiniz.Lakin,
bunlar etki-tepkidir.Komplo teorilerini okumayı seven biri olarak TV kanallarında, sosyal medyada çok konuşulanların üstünü çizmeliyiz, çünkü gerçekler bu kadar yayılmaz 🙂 Hiçbir şey göründüğü gibi değildir, hiçbir şey göründüğünün tersi değildir.
Kaynaklarda Tanrı’nın Şehri olarak adlandırılan Antakya, mikroda dünyanın kendisini yansıtıyordu aslında.İlerleyebilmek için geçmişe geri dönüp, sindirmeliyiz.Ortada bir kısır döngü varsa, etkiyi kaldırarak değil tepkiyi değiştirerek döngüden çıkabiliriz.
Kızıldeniz’den başlayan Şeria nehri yatağı ve Âsi nehri yatağı ile Güney Anadolu’ya uzanan çöküntüde Âsi nehri kıyısında, denizden 440 m. yüksekliğindeki Habîbünneccâr dağının eteklerinde yer alır. İlkçağ’larda ve özellikle Roma-Bizans imparatorlukları döneminde Akdeniz havzasının en büyük şehirlerinden biri, olimpiyat oyunlarının düzenlendiği, kalabalık nüfuslu, 12 km. uzunluğunda muazzam surları bulunan önemli bir ticaret ve sanayi merkezi olarak dikkati çeker. Kur’ân-ı Kerîm’de iki yerde, “karye” ve “medîne” kelimeleriyle (el-Kehf 18/77, 82; Yâsîn 36/13, 20) bu şehre işaret edildiği söylenmektedir (bk. Kurtubî, XI, 24; XV, 14; Elmalılı, V, 3267; VI, 4015, 4017). İslâm öncesi dönemde Antiochia olarak geçen şehrin ismi İslâmî dönemde Antâkiye (أنطاكية) şekline dönüşerek bugüne ulaşmıştır.






DERLEME : YAVUZ TELLİOĞLU