28 Ekim 2015 Çarşamba

Kimmerler ve İskitler























AMAZONLAR KİMDİR?
Antik Grek ve Roma/Latin kaynaklarında Sinop’un doğusundaki “Themiskyra” bölgesi, başka bir deyişle de Amisos’un (Samsun) doğusunda uzanan Thermodon/Terme çayı havzası ve dolayları Amazonların yaşadıkları topraklar olarak gösterilir. Aynen Gümüşhacıköy’de olduğu gibi, bir rastlantı sonucunda eski eser kaçakçılarınca bulunan ve yağmalanan iki alçak kurgan ve içindeki çok zengin ölü hediyeleri, antik kaynaklar dışında, bu insanların bu bölgede gerçekten de yaşadıklarını kanıtlayan çok seçkin arkeolojik bulgulardır. Gerçekte -bozkır göçebe kültürünün ve geleneklerinin ve de çok eski bir Türk töresinin gereği olarak- at üzerinde savaşan Kimmer ve İskit kadınları ve kızları, Karadeniz sahillerini iskan eden, Yunanlı kolonistleri bir anlamda dehşet içinde bırakmış ve bunlar -çeşitli yörelerde- birer mitos haline dönüşerek Antik çağ kaynaklarında ve devamında yer almış ve saygı görmüşlerdir. Bilindiği gibi Amazonlarla ilgili sahneler Antik Grek sanatında özel bir yer tutmaktadır. Tarihi gerçek olarak şu sonuç bizce çok önemlidir: İster Eski Anadolu’da ve ister Kafkasya’da ve diğer yörelerde nerede bir Kimmer ya da İskit göçü ya da istilâsı varsa, orada muhakkak bir Amazonlar Efsanesi ve öyküleri çıkar. Bu bir rastlantı değildir.
Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus’a/Trabzon, batıdaysa Herakleia Pontika’ya (Karadeniz Ereğlisi) kadar yayılırlar: Trabzon yakınındaki Ağırmış Dağ’ın antik çağda Kimmerius Dağı adını taşıması da ilginç bir kanıttır. Antik kaynaklara göre batıdaki Herakleia Pontika/Karadeniz Ereğlisi, “Mariandynoi” kabilesinin topraklarında kurulmuş olan bir Megara kolonisidir. Balkanlar üzerinden gelen “Mariandynoi” kabilesinin, efsanevi şefi olarak sözü edilen “Heros Kimmerios” -aynen Amazon efsanelerinde olduğu gibi- bu temaların en güzel örneklerinden birini daha oluşturmaktadır. Tarihî gerçek olarak bazı Kimmer boyları bu yörede yaşamışlar ve Sinop’ta olduğu gibi Grek kolonistlerle savaşmışlardır. Ayrıca, yukarıda değindiğimiz üzere Batı Karadeniz bölgesinde yaşamış olan Trak kökenli “Mariandynoi” kabilesi, mitolojik bir anlatımla Kimmerlerle bağıntılı gösterilmiştir. Bu mitosla ilgili olarak ünlü “François Vazosu” üzerinde “Mariandynoi” kabilesinin atası “Heros Kimmerios” ok atan tipik bir bozkır savaşçısı şeklinde resmedilmiştir. Bu figürün yanındaki ünlü “Toxamis” de, aynı kıyafet ve techizatla ok atmaktadır. Toxamis adının -en yakın olarak- “Toktamış” adıyla çağrışım yaptırdığını ifade etmek isteriz. Kimmerlerin Karadeniz bölgesinde yayılması bu yöredeki bazı küçük yerleşim gruplarını etkilemiş, bu toplumlar, daha gerilere, dağlık bölgelere çekilmek zorunda kalmışlardır.
Doğu Göç Kolu olarak adlandırdığımız Kimmer ana göç kolunun bu hareketleri böylece süregelirken, doğuda da olaylar hızla gelişmektedir. Urartu topraklarında yaşayan ve onların müttefiki olan Kimmer boyları bir takım politik girişimlerin içinde görülürler. Gerçekte bu olaylar, İran’daki Medler’in Önasya dünyasında yeni bir politik güç olarak ortaya çıkmalarıyla bağlantılıdır. Medler, Asur kralı Asarhaddon’a karşı Kimmer, Mannai ve diğer bazı toplumlarla birlikte güç birliği yaparlar, bu güçler tümüyle Asur’a karşı harekete geçmiştir.
Bu olaylar süregelirken, Önasya dünyası yeni bir istilâya uğrar, yukarıda da değindiğimiz üzere Azerbaycan ve Medya’ya yayılan İskit dalgaları Önasya dünyasını tehdit etmeye başlar; nerdeyse Mısır kapılarına kadar dayanırlar. Önce de vurguladığımız gibi kral Asarhaddon, bu kudretli Asur kralının tanrı Şamaş’a yalvararak veya akıl danışarak her türlü kehanete başvurması ve bu bozkır savaşçıları karşısında duyduğu “batıl korkulardan” kurtulmaya çalışması, gerçek anlamda Kimmer ve İskitlerin Önasya’daki askeri ve politik güçlerini açıkça kanıtlamaktadır. Asarhaddon, hemen tüm saltanatı boyunca, devamlı olarak Kimmer ve İskit akınlarının korkusu altında yaşamıştır.
Resim: Herakles Amazonlarla savaşırken (https://tr.wikipedia.org)

ÖN ASYA DÜNYASINDA İLK TÜRKLER: KİMMERLER VE İSKİTLER


Kimmerler ve İskitler Eskiçağ’daki “Türk Kültür Tarihi”nin, daha genel bir deyişle de “Millî Tarihimiz”in ilk temsilcileridir. Çünkü Eskiçağ ve devamındaki çeşitli yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilerin ışığı altında ve bu bilgileri doğrulayan, zenginleştiren muhteşem arkeolojik bulgular yardımıyla, adları günümüze kadar ulaşmış olan ilk Türkler ve ilk Türk Devletleridir. Onların öyküsü “tarihî gerçekler” olarak, bir anlamda -çok uzun süreli- Eskiçağ’daki “Türk Dünyası”nın öyküsüdür. Her ne sebeple olursa olsun, inkârı mümkün olmayan gerçekleri vurgulamak için “İlk Türkler” başlığını özelliğini özellikle kullandığımızı, öncelikle ifâde etmek isteriz.
Üç kıtaya yayılan coğrafyanın büyüklüğüyle paralel olarak, “Türk Dünyası”nı kapsayan – çoğunlukla “çağdaş”/”hemzaman”- “yazılı kaynaklar” gerçekte çok çeşitli ve çok zengindir: Asur, Babil, Pers, Grek, Roma, Latin, Bizans, Arap, İran, Avrupa, Çin, Hint, Türk vb. Hiçbir kaynağı sarfınazar etmeden değerlendirmek söz konusudur. Sadece, bu kaynakları bir araya getirmek bile, büyük bir sistem işidir: Yâni, Eskiçağ’dan günümüze uzanan bir kaynak külliyatı söz konusudur. İlk görev, bunun noksansız olarak başarılabilmesidir. Bunlardan ve de arkeolojiden yeterince yararlanmayan bir gerçek bir “tarih yazımı” düşünülemez.
Aşağı yukarı iki-üç asır öncesinden başlayarak Avrupalıların ya da Rusların, Türk Millî Kültür ve Tarihinin kaynaklarını araştırıp dünyaya ve dolayısıyla da bizlere tanıtmaları, bir anlamda ibret verici ve düşündürücüdür: Orta Asya’daki “Türkiyat Araştırmaları” onlarla başlamıştır. 18. yüzyılda Messerschmidt, Strahlenberg, 19. yüzyılda Yadrintsev, Heikel, Radloff, Thomsen ve daha niceleri. İlk “Türkoloji Kürsüsü”, 1795’te Paris’te “Ecole des Languages Orientales Vivantes”da kurulmuştur. Bunu Şarkiyat ve Türkoloji ile ilgili enstitüler takip etmiştir. Mesela, Napoli’de (1723), Moskova’da (1814), Paris’te (1821), Londra’da (1823), Helsinki’de (1883) ve yine Londra’da (1906) vs. ve bu kuruluşların yayınladığı sayısız bilimsel dergi ve eserler. Çok özet bilgiler de olsa, bunları gençlerimize hatırlatmayı kaçınılmaz bir görev addediyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını takiben, 1924’te Fuat Köprülü’ye verdiği direktiflerle Türk dil, kültür, tarih ve etnografyasının araştırılması amacıyla (1933 Reformu ile İstanbul Üniversitesi’ne dönüştürülen) Darülfünun’un Edebiyat şubesine (Edebiyat Fakültesi) bağlı olarak “Türkiyat Enstitüsü”nü kurdurma onuru da Mustafa Kemal Atatürk’e aittir. Bilindiği gibi, bunu 1931’de Türk Tarih Kurumu ve 1932’de de Türk Dil Kurumu’nun kuruluşları izler. Amaç, Türk, Anadolu ve dünya tarihinin derinlemesine araştırılması; Türk dilinin incelenmesi, özleştirilmesi ve geliştirilmesidir. Günümüzde, tüm dünyayı kucaklayan gerçek bir bilimler birlikteliği söz konusudur. Bizler de bu doğrultuda emek veren, gerçek bilim adamlarına, Türk ve yabancı meslektaşlarımıza en içten teşekkürlerimizi sunmayı zevkli bir görev addediyoruz. Bu satırların yazarı olarak, konuya, her türlü -iç ve dış- politik eğilimlerden ve de “kimlik arama” çabalarından arınmış bu hatırlatmalarla başlamamızın nedenlerini düşünmenizi de dilerim. Meselâ Kimmer ve İskitler’in-hâlâ-“İndo-İranî” kökenli olduklarını savunanları, insafa davet ediyoruz. Çünkü, “Türk Dünyası” bizler tarafından, Türkler tarafından gerçek anlamda, tarafsızca keşfedilmeyi beklemektedir. Atatürk’ümüzü bir kez daha minnetle anıyoruz. Konumuzla bağlantılı olarak, Zeki Velidi Togan, Bahaeddin Ögel ve İbrahim Kafesoğlu gibi çok az sayıdaki hocalarımızın eserlerinden, daima büyük bir hayranlık duyarak yararlandığımızı da öncelikle ve de şükran duygularımızla ifade etmek isteriz: Togan’ın Umumi Türk Tarihi’ne Giriş; Kafesoğlu’nun Türk Millî Kültürü; Ögel’in İslâmiyetten Önce Türk Kültür Tarihi; Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre ve de Türk Mitolojisi gibi.
Kimmer ve İskit Araştırmalarının Başlaması
Kimmerler meselesi, İskit araştırmaları ile ortaya çıkmış ve buna paralel olarak gelişmiştir. İskitler üzerine yapılan araştırmalar ise bir rastlantıyla başlar. 17. yüzyılın son çeyreğinde, Sibirya’daki kurganlarda gizli kazılar yapan bir defineci çetesi, çok değerli altın eserler ele geçirirler. Durum, Çar I. Petro’ya bildirilir. Eserlere el koyularak bu nadide yapıtlar St. Petersburg’a getirilir. Dönemin koleksiyoncuları ve sanatseverleri, şimdiye kadar bilinmeyen bu değişik tarzdaki eserlere hayran kalırlar ve etkilenirler. Bu olayı takiben, Sibirya’da ve Güney Rusya’da tesadüfen bulunan benzer şekilde buluntular, bu sanata karşı yoğun bir ilginin ve de ilk bilimsel araştırmaların başlamasına neden olur, kurganlar kazılmaya başlanır. Sonuç olarak bu nadide arkeolojik eserlerin, bir zamanlar Avrasya bozkırlarında yaşamış olan atlı-göçebelere ait olduğu anlaşılır.
19. yüzyıldan bu yana -muhtelif aralarla- günümüze kadar ulaşan araştırmalar, satır başları ile bizleri şu sonuçlara götürmüştür: Doğuda Büyük Çin Seddi’nden, kuzeyde Sibirya’dan, güneyde Tanrı Dağları’na, batıda ise Tuna Havzası’na, Macaristan ovalarına kadar uzanan, doğu-batı yönünde yedi bin kilometreyi aşan geniş bozkır kuşağındaki coğrafi alan, genelde İskitler olarak tanımlanan göçebe ulusların yayılma bölgeleridir. M.Ö. 8 ve M.Ö. 7. yüzyıllardan itibaren de kısmen Önasya’yı, hemen hemen de bütün Anadolu’yu içine alan coğrafyayı kapsar.
Kimmerler_Iskitler001
Ukok Kurganın’da bulunan İskit “Buz” Prensesi
Kurgan Kültürleri-Kimmerler ve İskitler
Kimmerler ve İskitler, kökenleri M.Ö. III. bin yılları aşan Kurgan Kültürlerinin -M.Ö. II. ve I. bin yıllardaki- temsilcileridir. Kurganlar, bozkırlardaki göçebe hayat tarzında, belli bir hiyerarşik düzen içinde önem taşıyan kişilerin mezarlarıdır. Bozkır kültürlerinin ayrılmaz parçası olan çadırlarının, ölüler için hazırlanmış benzerleridir. Bu yığma mezar tepeleri, antik batı kaynaklarında ve daha sonraki literatürde Tümülüs olarak adlandırılmaktadır. Bin yıllar içinde -bölgelere göre- bazı farklılıklar gösteren bu tip mezar kültürü, ister Ural-Altay Türk kökenliler olsun, ister Hint-Avrupa kökenliler.
Bozkır göçebelerinin tipik mezarlarıdır. “Kurgan” öz Türkçe olup, “korugan”dan gelmektedir. Ölüleri koruyan özellikleri nedeniyle bu ad verilmiş olmalıdır. En görkemli İskit kurgan grupları, M.Ö. 8. ve M.S. 1. yüzyıllar arasında Kuban, Taman, Kırım, Dinyeper, Don, Kiev, Poltava, Volga, Ural, Altay, Kuzey Moğolistan ve batıda da genellikle Macaristan ve Romanya’da kümelenmişlerdir. Bunlar, bu “mezarlık” alanları, bu atlı-göçebelerin en kutsal alanlarıdır. Tuna Havzası ve Balkanlar üzerinden Trakya’ya ve Anadolu’ya göç eden ve bu topraklarda yerleşen göçebe kökenli toplumlar da, özellikle toprağa bağlanıp, devlet kurabilme aşamasına geldiklerinde, eski geleneklerine bağlı kalarak, ulularını, krallarını, kraliçelerini, soylularını, “tümülüs” adıyla tanımlanan mezarlarına gömmüşlerdir: Anadolu Demir Çağlarındaki Frig, Lidya ve Trak tümülüslerinin tipik örnekleri gibi.
Burada ilginç olan nokta Türklerin, İslamiyet’i kabul etmelerinden sonra da kurgan geleneklerini devam ettirmiş olmalarıdır. İster Orta Asya’da, ama özellikle de Anadolu’daki Osmanlı öncesi Türk sanatının en zarif mezar anıtları olan Kümbetler, bütünüyle geleneksel çadır mimarlığının -sırlı tuğla ya da taşla- inşa edilmiş eşsiz örnekleridir. Ayrıca Herodotos’ta (IV. 71-73) tüm ayrıntılarıyla anlatılan İskitlerin ölü gömme adetleri ve kurganlarının yanı sıra, önemli kişilerin mumyalama geleneklerinin de devamı dikkat çekicidir. Hanları, hakanları, hatunları ve uluları mumyalama, İskitlerde olduğu gibi, hemen hemen tüm Türk Dünyasında Hunlarda, Göktürklerde süregelmiş özellikle İslamiyet’ten sonra da Anadolu Selçukluları’nda devam etmiştir.
1993’te Güney Sibirya’da, Altaylar’da bulunan Ukok kurganı, mumyalanmış cengâver İskit hatununa aitti. Bu genç soylu İskit kızını hemen hemen tüm dünya tanıdı: Natalya Polosmak tarafından National Geographic, Vol. 186, No. 4, October 1994 sayısında, s. 80-103 arasında, “Siberian Mummy Unearthed” makale başlığı altında, enfes renkli fotoğraflarla yayınlandı. Bunu, Türkiye’de Atlas dergisinin 92. sayısı (Kasım 2000) takip etti. Bu sayıda, bu kona daha ayrıntılı olarak ele alındı. “Altaylar: Anayurt”, başlığı göze çarpıyordu. Türk Dünyası en çarpıcı ve duygusal renklerle tekrar gündemdeydi.
Bozkır Yaşantısı
Uçsuz bucaksız bozkırlardaki yaşantının temelini, hayvancılık ekonomisine yönelik “göçebe hayat tarzı” teşkil eder. Bozkırdaki acımasız tabiat şartları, bozkır insanını uzun bir tarihi süreç içinde devamlı bir mücadeleye yöneltmiştir. Kendilerine özgü örf ve adetler, sanat eserlerinde görülen doğaya yönelik gerçekçiliğin yanı sıra ince bir romantizm, at sırtında, arabalarda geçen hareketli bir yaşamın verdiği sonsuz tecrübe; giyim, kuşam, silah ve teçhizatlar gibi ögeler bu insanların farklı karakter ve yapılarını açık bir şekilde vurgulamakta ve öne çıkarmaktadır. Bozkır insanının asıl geçim kaynağı sahip olduğu hayvan sürülerinden ibarettir. Bazı boyların ise toprağa bağlanarak ziraat yaptıkları bilinmektedir. Bu özellik “Göçebe-Çoban” ekonomisinin “Yerleşik” tipini yansıtmakta ve bu merkezler bir anlamda diğer göçebe boylar için değiş tokuşa dayanan ticaretin aktif merkezlerini diğer bir deyişle de çevrelerinde konaklanan “Kışlakları” simgelemektedir.
Herodotos’un -Güney Rusya’daki alanlarda- “Kralî İskitler” olarak tanımladığı esas yönetici sınıf, soylu İskitler, hiyerarşik olarak egemen oldukları diğer kabile ve boyları da yönetmişlerdir.
Şamanlar
Şamanlar da ulu kişilerdir, hem ruhlar aleminden, gaibden haber verirler, falcılık yaparlar, hem de hekimlik görevini ifâ ederlerdi.
At Kültürü
Yukarıda da değindiğimiz gibi hayvan yetiştirmek göçebe hayatının en önemli uğraşıdır. At, en başta gelen unsurdur, bozkır insanının her şeyidir, onun ayrılmaz bir parçasıdır: Onun üzerinde göç eder, sürülerini yönetir, avlanır, savaşa gider, dini inançlarına uygun olarak nadiren kurban edilir, süslü koşum takımlarıyla donatarak sahibiyle birlikte kurgana gömülür, ayrıca etinden ve sütünden yararlanılırdı. Ural-Altay kökenli göçebelerde, başka bir deyişle Türk dünyasında kısrak sütünden yapılan “Kımız” kültürü de bunun bir parçasıdır. Bu geleneğin Hint-Avrupalı göçebelerde var olup olmadığını bilemiyoruz. Oysa kesin olarak İskitlerle birlikte bu gelenek günümüze kadar hemen hemen bütün Türk dünyasında devam etmiştir.
Bozkır atları, her ne kadar küçük boyda iseler de, çok dayanıklı, süratli, çevik ve vahşi idiler. Strabon bununla ilgili olarak, İskitler’in özel “At Terbiyesi”nden söz etmektedir. Bozkır sanatını resmeden eserler üzerinde de atların yakalanması, gem vurulması, eğerlenmesi ve terbiyesi çokça tasvir edilmiştir. Mesela, ünlü Çertomlyk vazosundaki sahneler de çok gerçekçidir. 
Kimmerler_Iskitler002
Çertomlyk Vazosu
Herodotos’a göre, İskit ileri gelenlerinin en büyük zenginliklerini “yarı vahşi at sürüleri” teşkil etmekteydi. Bozkırlarda, av sporu da at üzerinde yapılırdı: Strabon’a göre “bataklıklarda geyik ve yabani domuzlar, düzlüklerde ise yabani eşekler ve karacalar avlanırdı” at üzerinde “tavşan avı” ise en sevilen sporlardan biriydi. Bu çevik ve hareketli hayvanların avı, bozkır insanının at üzerindeki çevikliğini ve yeteneğini arttırmaktadır. Zengin arkeolojik bulgular İskitler’in ata verdiği önemi ve at sevgisini açıkça gözler önüne sermektedir. Özellikle zengin at koşumları ve teçhizatı dikkat çekicidir, kurganlarda sayısız örnekler bulunmuştur. İskitlerde “mahmuz” yoktur, ancak kamçı kullandıkları bilinmektedir.
Arabalar
Bozkır yaşantısında hayat daima hareketlidir: Erkeklerin günlük görevi at üzerinde sürüleri otlatmak ve avlanmaktır. Bütün kabile ve boylar, yeni ve taze otlaklar bulmak amacıyla, belirli zamanlarda çok uzaklardaki diğer belirli yörelere göç ederlerdi. Bu hareket göçebelerce hiyerarşik bir düzende paylaştırılmış coğrafyanın yönlendirdiği “yazlaklar” ve “kışlaklar” arasındadır.
Yaşlı kadınlar, çocuklar ve ihtiyar erkekler bütün ağırlık ve teçhizatlarla birlikte arabalarda göç ederler, erkekler ise at üzerinde sürüleri yöneterek göç kafilelerine öncülük eder ve yol gösterirlerdi, genç kızlar ve kadınlar da yine at sırtında erkeklerine yardımcı olurlardı.
Arabalar, öküzler/sığırlar tarafından çekilirdi. Arkeolojik bulgulara göre tekerlekler masif ahşaptan veya “altı kollu olarak” işlenir ve üzerine de demir bir çember geçirilirdi. Özellikle bu uzun göçler sırasında 4 ve 6 tekerlekli arabalar revaçtadır. Bunlar aynı zamanda, İskitlerin “seyyar evleri”dir. Arabanın üzerine aynen çadır şeklinde bir ahşap çatkı raptedilmekte, bu çatkının üzerine ise keçe, keten veya kenevirden dokuma kalın kumaşlardan bir örtü ile kaplanmaktadır. Arabanın içinde de halı ve kilimler serilidir. Özellikle Hipokrates İskit arabalarından ayrıntılı bir şekilde bahsetmektedir. Araba, aynen “at” gibi kutsaldır. Bazı kurganlardaki “arabalı gömüler” bunu açıkça yansıtmaktadır. Ayrıca zengin tezyinatlı özel cenaze arabaları, hanlar ve beyler için kullanılmıştır. Pazırık kurganlarında bunların çok çarpıcı örnekleri bulunmuştur. Ölen hanlar ve beyler tüm silahları ve tören giysileri kuşandırılarak egemen olduğu topraklarda tam 40 gün dolaştırılmaktadır. Bu tören sırasında yollara dökülen halk silahları ile ellerini yüzlerini yaralamakta ve bir yas işareti olarak saçlarının ucunu kesmektedirler. Bu özellikle Herodotos’ta ayrıntılarıyla verilen törenler, Hunlarda ve diğer Türk boylarında tarih boyunca devam etmiştir. Bu ulu ölülerin 40 gün dolaştırılma geleneği, İslamiyetten sonra, sadece ve sadece Türkler arasında var olan, Hz. Muhammed için Süleyman Çelebi tarafından kaleme alınan “mevlid”in kırkıncı gün okutulması ile halen yaşatılmaktadır.
Sözü geçen çadırlı arabalar, bozkır kültürünün tipik ögelerinden biridir.
Çadırlar
Çadırlar, yani “yurtlar” ise konaklama alanlarında kurulur, “obalar” teşkil edilirdi. Yerleşik iskan yerlerinde de bu çadır modelleri aynen taklit edilmiştir: Bu evlerin içleri de çadırlarda olduğu gibi kumaş, keçe, kilim ve halılarla kaplanmıştır. Zeki Velidi Togan (19702, s. 34) İskitler’in bozkır yaşantısına değinirken araba ve çadırlar hakkında aynen şunları nakletmektedir: “Bunlar Türk derme evlerinde, yâni keçeden mamûl kubbeli çadırlarda, çoğunlukla bunların tekerleklilerinde yaşamışlardır. Bu nevi derme evleri Türkler’den alarak benimsemiş olan bazı Orta Asya İranîleri’nde bu evlerin aksamına ve şekillerine ait zengin ıstılahın İranca olmayıp, kâmilen Türkçe olması, bu evlerin Türk millî malı olduğunu gösterdiği gibi, Araplar da bunları “Qubba Turkiya” yani “Türk Çadırı” olarak bildirmişlerdir.”
Çadır/Yurt, İskit göçebesi için kutsal bir anlam taşır: “Kutsal ateşin yandığı ocak, aile fertlerini ısıtmakta, bozkırın acımasız soğuk veya sıcağından korumakta ve üzerinde pişen aşla beslenmektedir.” Yukarıda da vurguladığımız üzere kurgan adı verilen mezarların yapısı da, bu bozkır çadırlarının “öbür dünya için” hazırlanmış bir benzerinden başka bir şey değildir.
Kimmerler_Iskitler003
Türk Çadırı
İskit Hayvan Üslûbu
İskitlere “Bozkırların Kuyumcuları” denilmektedir. “Bozkır Hayvan Üslûbu”nun en güzel ve zengin örneklerini yaratan insanlardır. Grek kolonilerindeki sanatkârlara da, kendi zevklerine göre eserler yaptırmışlardır. Kurganlarda bulunmuş olan bu muhteşem eserler, ki çoğu altındandır, bozkır insanının duygularını en yalın, ancak en çarpıcı şekilde dile getirirler Art Treasures of Ancient Kuban; Les Dossiers d’Archéologie: Les Scythes gibi muhteşem sergi katalogları bu sanatın en güzel tanıtıldığı yayınlardır.
“Kutsal” ve “öncü” hayvan olan geyiğin o kadar çok çeşitli tasviri vardır ki, kendilerine özgü bu sanat anlatımlarını bendeniz “Bozkırların Dili/Bozkırların Yazısı” olarak algılamaktayım. Çalışmalarımıza göre, “yazıdan önceki” ve de (ilk Runik alfabe gibi.) yazıdan sonraki geleneksel, anonim anlatımlarıdır. Türk Dünyası’ndaki, çok zengin kilim, çorap, çevre, heybe vs. gibi el sanatlarındaki her motifin bir “adı” ve de bir “anlamı” vardır. Kanaatimize göre bunlar, “resim yazılarının çözümü gibi” yeniden değerlendirilmelidir.
Giyim-Kuşam
İskitlerin giyim-kuşamları da kendilerine özgüdür. Önden açılan bedene oturmuş olan dar kollu gocuklar ve gömlekler baldırlara kadar uzanmaktadır. Bunun altına pantolon giyilmekte, elbise bir deri kemer ile bağlanmaktadır. Kurganlarda bulunan arkeolojik bulgulara göre, zengin İskitler’in elbiseleri altın süsler ile süslenmiştir. Ayaklarına yumuşak deriden çizmeler veya botlar giymektedirler. Başlarına ise, enselerine kadar uzanan, kulaklarını kapayan sivri “başlıklar” giyerlerdi.
Kimmerler_Iskitler004
Silah ve Teçhizatlar
Ok ve Yay: ok ve yay bozkır savaşçısının başlıca silahıdır ve onun ayrılmaz bir parçasıdır. Grekler, İskitler için “atlı okçular” deyimini kullanmışlardır. Ok, aynı zamanda sosyal bakımdan da bir anlam taşır: Herodotos’un bildirdiğine göre kişi başına verilen birer ok ucu, büyük bir bakır kazanda toplanmakta ve bu yöntemle “nüfus sayımı” yapılmaktadır. İskitli çocukların yetiştirilmesinde, ok atma maharetine çok önem verilirdi (Herotodos). Bu silahın kullanılmasında, sağdan veya soldan, ya da at üzerinde “dörtnala giderken geriye dönerek atış yapmak”, farklı pozisyonlarda aynı derecede de sürat ve maharet sahibi olmak gerekliydi. Mesela “uzun menzil” yay çekme yarışmaları ve elde edilen başarılar Grek kolonistleri tarafından da kutlanmış, hatta bunların şerefine anıtlar dikilmiştir.
Ok uçları, 40-70 cm uzunluğunda bir beden üzerinde yer almaktadır. Bunlar, kullanılma yerine göre ahşap veya kamıştandır. Demir ok uçlarına en eski İskit buluntuları arasında rastlanılmaktadır. Esas olarak, sert alaşımlı tunç ok uçları revaçtadır. Boyları -kullanılma cinslerine göre- 2,5-5 cm arasında değişmektedir. “Av” ve “Savaş” tiplerinin çeşitliliği dikkat çekicidir. “Mahmuzlu” tipleri karakteristiktir.
Yaylar ise “Doğu” veya “Asya Tipi” denilen sınıflamaya girmektedir. Bu yay tipi, Orta Asya’nın Atlı ve Göçebe kavimlerinde binlerce yıl kullanılmıştır. Bu tipin en güzel örnekleri daha sonra özellikle Hunlarda mevcuttur. İskit yayı, düz veya içe doğru kıvrık bir “beden” ile buna raptedilmiş iki kısa koldan ibarettir. Ortalama boyu 1 m civarındadır. At üzerinde kullanmaya elverişli olması için kısa yapılmışlardır. Malzeme olarak ahşap, kemik, boynuz, sinir ve tutkal kullanılmıştır, yâni bileşik türdedir, çok parçalıdır. Yayı geren kiriş, sinirden yapılmıştır. Yay germe veya başka bir deyişle “yay kurma” bir beceri işidir. Ünlü Kül-Oba vazosunda bunlarla ilgili çok gerçekçi sahneler resmedilmiştir. Antik Grek yazarlarından bazıları, mesela Strabon ve Plinius, Karadeniz’in kuzey sahillerini de İskit yayının formuna benzetmişlerdir.
Okdanlık: İskitler tarafından kullanılan ve Grekler’in “Goryt”=“Ok-Yay Torbası” olarak adlandırdığı okdanlıkların kendine özgü bir formda yapıldıkları görülür: Ahşap iskelet üzerine deri kaplanmış okdanlığın en büyük özelliği çift gözlü oluşudur. İç gözde yay, dış gözde ise oklar muhafaza edilmektedir. Okdanlığın aldığı ok sayısı 300 ile 400 civarındadır. En güzel örnekleri altın ve elektron kakmalı süslerle tezyîn edilmiştir. Tasvirlerden ve mezarlardaki buluntu durumlarından anlaşıldığı üzere, -aynen kılıç gibi- bel kayışına, sol taraftan kalça üzerine asılmaktadır. At üzerinde ise, yine sol tarafa, eğere asılırdı. Bu tip okdanlıklar, Orta Asya kökenli Türk kavimleri tarafından binlerce yıl süre ile kullanılmıştır.
Kılıçlar: Greklerce “Akinakez” adıyla tanımlanan, takriben 50 cm. boyundaki demir kılıçlar, İskitler’in “millî silahı” olarak kabul edilmekte, Herodot’un verdiği ayrıntılı bilgiye göre de “Savaş Tanrısı”nı sembolize eden “kılıç fetişi” büyük bir saygı görmekte ve “kutsal” addedilmektedir. Kabzaları ve kınları altın kakmalı süslerle tezyin edilmiş zengin örnekler de mevcuttur. Yukarıda değindiğimiz gibi, bel kemerine, sol yanda veya önde asılarak, taşınmaktadır. Ayrıca, ender de olsa, uzun kılıçlar da görülmektedir. Yakın döğüş için çok etkili bir şekilde kullanıldığı bilinmektedir.
Mızrak ve Cirit: Bu iki silah, savaş ve spor teçhizatı olarak önem taşımaktadırlar. Mızrak uçları genellikle 10-15 cm. boyunda olup, demirden yapılmışlardır.
Baltalar: Bozkır insanının en eski savaş aletlerinden biridir. Üzerleri çizgi veya kabartma olarak “bozkır hayvan üslubu”nun tipik motifleri veya geometrik desenlerle süslüdür. Küçük altın baltaların “soyluluk”, “hanlık”, “beylik” sembolü olduğu bilinmektedir.
Kalkanlar: Pek revaçta olan bir koruyucu unsur olarak görülmez. İskit süvarisi, çevikliği ile, at üzerinde kendini korumayı yeğlemiştir. Ancak, yer savaşlarında, yakın döğüşlerde nadiren kullanılmıştır. Antik kaynaklardan kurganlardan edinilen arkeolojik materyale göre, oval ya da kenarları yuvarlatılmış dört köşe şeklinde olup tahta veya örme sazdan yapılmış, üzerlerinede geyik ya da sığır derisi kaplanmıştır. Oval kalkanlar, ünlü Kul-Oba elektron vazosunda görülürler. Solokha tarağında ise tipik bir örme kalkan görülmektedir. Kostromskaya Mogila’da ise demirden yuvarlak bir kalkan bulunmuştur. Orta kısmında “Umbo” şeklinde, altından işlenmiş geyik armaları görülür. Bu armalar “koruyucu”/“apotropeik” bir anlam taşırlar. Geyik, bozkır mitoslarında -aynen “kurt gibi”- “öncü hayvan” olarak görülmekte ve bu tema Hun-Türk devrinde de devam etmektedir.
Zırhlar: Başlangıçta nadir olarak kullanılmıştır. En eski örneklerden biri Ukrayna’daki kurganlardan birinde bir savaşçının üzerinde çok iyi korunmuş olarak bulunmuştur. M.Ö. 5. yüzyıla aittir. Deri başlığın üzeri metal pullarla kaplıdır. Bu, görüldüğü gibi, kulaklıklıdır ve enseyi korumaktadır.
Kimmerler_Iskitler005
Savaş Taktikleri
Antik kaynaklarda, İskitler’in “cengâver” karakterlerini yansıtan, “güçlü ve muharip” bir toplum olduklarına dair birçok ayrıntılı kayıt mevcuttur. Mesela, Thukydides bu konuda İskitlerden, övgü ile söz etmekte ve aynen şunları söylemektedir: “Savaşlardaki cesaretleri ve ordularının sayısı bakımından, İskitler, Traklardan çok üstündürler. Zira bunlarla ne Avrupa’da ve ne de Asya’da, hiçbir millet mukayese edilemez. Bunların tümü, tamamen birleşse bile, İskitlerle baş edemezler.”
Meselâ Aristoteles ise İskitleri, Persler, Traklar ve Keltlerle birlikte -askerî bakımdan- karşılaştırmakta ve bunları “üstün cengaver kavimler” olarak nitelemektedir. Ayrıca bu toplum, -evvelce de değindiğimiz gibi- “atlı okçular” veya “hayalet atlılar” olarak da tanımlanmıştır. Çünkü, at üzerindeki savaşlardaki üstün yetenekleri, atlarının sürati ve çevikliği ve de oklarının hedefine vurma garantisi hasımlarınca, dehşetle izlenmiştir.
İskitlerin savaş taktikleri ile ilgili olarak Herodot’tan Pers kralı Dareios’un M.Ö. 513’teki ünlü İskit seferi hakkında çok ilginç bilgiler edinmekteyiz. Burada, sözü geçen seferin tarihi ayrıntıları üzerinde durmayacağız. Ancak, savaş taktikleri ile bağıntılı olarak şu sonuçlara varmak mümkün olmaktadır:
Bozkır süvari birlikleri, süratli atları nedeniyle, büyük bir hareket kabiliyetine sahiptirler. Uzak bölgelerdeki birliklerin süratle, stratejik noktalarda toplandıkları görülür.
Silahların, özellikle okların vurucu gücü fazladır: daha önce gördüğümüz üzere, silahlar, at üzerinde rahatça kullanılacak şekilde yapılmıştır. Ağır silah ve teçhizatlar taşımazlar.
Savaş düzenlerinde, han ve oğulları ve beyler tarafından yönetilen “yan kanatlar” ve “orta” ana kuvvet birimleri görülür. Düşmana aniden saldırılar ve süratle geri çekilirlerdi. Onların kaçtığını zanneden düşman birlikleri, peşlerine düşer ve geniş bozkırda amansız bir kovalamaca başlardı. Amaç, düşmanı içlere çekerek fazlaca yormak, yıpratmak ve de yardımcı kuvvetlerle irtibatlarını kesmektir. Bu arada, kuyular ve kaynaklar kullanılışsız hale getirilir, tarlalar tahrip edilir, kendilerine ait yiyecek ve hayvan yemleri, diğer ağırlıklarla birlikte arabalar ve sürülerle gerilere alınırdı. Böylece, yabancı topraklarda ilerleyen düşman kuvvetleri açlıkla baş başa bırakılırdı. Bu arada yan yana, hilâl şeklinde açılan yan kollar, yâni kanatlar, çevirme harekâtına girişir ve çembere alınan düşman birlikleri imha edilirdi. Bu kurnazca taktik, âdeta yabani hayvan sürülerinin, özellikle atların sürülerek yoruluncaya kadar koşturulmasına ve de aniden çember içine alınarak yakalanmalarına benzemektedir. Bozkırın bu taktiği şüphesiz ki İskitlerin günlük yaşantısı içinde uyguladığı ve ezbere bildiği bir hareket tarzı idi.
Bu savaş taktiği ve teknikleri de, binlerce yıl devamla, bütün Türk kavimlerince başarı ile uygulanmıştır. Meselâ 1071’deki Malazgirt savaşında, Alp-Arslan’ın savaş düzeni, bunun en güzel örneklerinden biridir.
İskitlerin Pers kralı Dareios’un ordularına uyguladıkları bu taktik, binlerce sene sonra Ruslar tarafından da örnek alınarak Napolyon Bonapart’a uygulanmış, II. Dünya Savaşı’nda da Alman orduları aynı nedenlerle hezimete uğratılmışlardı.
İskitlerin bu arada, küçük vurucu timlerle düşman üzerine yaptıkları devamlı ve yıpratıcı hücumlar, “çete savaşları” şeklinde düzenlenmiştir. Bu ufak, fakat tesirli darbeler, düşmanı psikolojik bakımdan büyük ölçüde etkilemektedir. Hunların, Göktürklerin ve Oğuzların savaş tarihlerinde görülen aynı uygulamalar, bilindiği gibi, bir takım destanlara dönüşmüştür.
Kimmerler_Iskitler006
Kimmerlerin Yayılım Alanları
Kimmerler Proto-Türkler olarak tanımladığımız Ural-Altay kökenli bozkır göçebelerinin batı kolunu oluştururlar. M.Ö. II. bin yıl başlarından M.Ö. 8. yüzyıla kadar -merkez Kırım olmak üzere- Karadeniz’in kuzeyinde, Avrasya bozkırlarında ve Kafkasya bölgesinde yaşamışlardır. Bu tarihler arasında güney Rusya Tunç çağı kültürlerinin “taşıyıcıları” ve “temsilcileri” olarak görülürler. Bu devrenin başlarında “doğudan batıya doğru” Kafkasların kuzeyindeki bozkırlarda Donetz havzasına yayılmaları, özellikle Ukrayna bozkırlarında yaşayan Hint-Avrupa kökenli toplumların hareketlenmelerine neden olur. M.Ö. II. bin yılın başlarında Akhaların Yunanistan’a inmeleri, kuzeydeki Avrupa bozkırlarındaki bu hareketlerin bir uzantısıdır. M.Ö. 13.-8. yüzyıllar arasında da Kafkasya ve Dinyeper havzasındaki bölgelere yayılırlar. Bu dönemde özellikle Volga boylarından gelen “Ahşap Mezar Yapıları” ile tanımlanan Srubna kültürü Pre-İskit/Kimmer organik bağlarının arkeolojik kanıtlarıdır. Çünkü daha sonraki yüzyıllarda da Kimmer ve İskit eserlerinin ayrılmazlığı bilim adamlarınca daima konu edilmiştir. Kimmer boylarının M.Ö. 13. yüzyılda batıya doğru yayılmaları – aynen M.Ö. II. bin yılın başlarında olduğu gibi- Hint-Avrupa kökenli toplumların yeniden hareketlenmelerine neden olur: M.Ö. 1200 dolaylarında Dorlar Yunanistan’a, Trak kökenli diğer toplumlarla birlikte Frigler Anadolu’ya göç ederler: Anadolu’nun “karanlık çağları”, başka bir deyişle de belli bir süre sonra en renkli dönemlerden biri olan “Anadolu Demir Çağı” başlar.
Güney Rusya’daki Kimmerlerle bağıntılı arkeolojik bulguların, M.Ö. II. bin yıl başlarına kadar uzanmasına karşılık, yazılı kaynaklarda adlarının geçmesi ancak M.Ö. 8. yüzyıldan itibaren başlar: Antik Grek kaynaklarında Kymmerioi/Kymmerios olarak geçer. İlk kez, ünlü ozan Homeros onlardan söz eder. Homeros’a göre Kimmerler, yer altı tanrısı Hades’in “ölüler ülkesi”nin yeraldığı “ıssız dünyanın sis ve karanlıklarla dolu bölgelerinde” yaşıyorlardı. Ünlü coğrafyacı Strabon’un bu konuda yaptığı eleştiri ilginçtir. “Ozan (Homeros), Kimmerlerin Bosporus Kimmerius’un kuzeyindeki kasvetli yerlerde oturduklarını bildiği için, Hades civarına yerleştirmiştir. Belki de İyonyalıların bu kavime karşı olan derin düşmanlıkları yüzünden böyle yapmıştır.”
Herodotos ve Strabon gibi -İskitleri ayrıntılarıyla anlatan- antik çağ yazarları, Kimmerleri güney Rusya’nın ilk sakinleri olarak tanımlamaktadırlar. Antik çağda Kerç Boğazı, “Bosporus Kimmerius (Kimmer Boğazı)” adını taşımakta, Kırım’da Grek kolonileri olarak görülen Kimmerikum, Kimmeris, Kimmerike gibi yerleşmeler ve yer adları bir zamanlar Kimmerlerin bu topraklara egemen olduklarını vurgulamaktadır. Kırım adının da Kimmer’den türediği bilinmektedir. Kimmerleri ve Kırım’ı kapsayan Avrupa Hunları ile ilgili mitoslar tüm ayrıntılarıyla birlikte, Bizans tarihçisi Jordanes tarafından nakledilmektedir.
M.Ö. 8. yüzyılda, takriben M.Ö. 500 civarına kadar olan devre çok hareketlidir: Kimmerler, doğudan gelen İskitlerin istila ve baskısı sonucunda, güneye ve batıya doğru çekilerek göç etmek zorunda kalırlar. Göç edemeyen bazı Kimmer boyları ise, İskit egemenliği altında Kırım ve çevresinde yaşamlarını sürdürürler ve zamanla onların içinde eriyerek tarih sahnesinden çekilirler. Antik kaynakların bildirdiğine göre, Taurlar, Toreteler, Dandariler, Psessler, Thteler ve Maotler, İskit egemenliği altındaki, Kırım ve çevresindeki Kimmer boylarını yansıtmaktadırlar. Kimmer-İskit mücadeleleri, Türk devletlerinin tarihleri boyunca tanık olduğumuz kardeş kavgalarının en eski örneklerinden biridir.
Tarihi bakımdan İskit istilası, maddesel kültürün gelişimi yönünden de yeni bir devrin başlamasına neden olur: Güney Rusya’nın Tunç Çağı sona erer ve Demir Çağı başlar.
Kimmerler_Iskitler007
İskit Göçlerinin Başlaması
İskit Göçleri de Orta Asya’daki, bugünkü Moğolistan ve Türkistan’da meydana gelen ve uzun süren bir kuraklık ve kıtlık devresiyle bağıntılıdır. Otlak sahalarının kuruması, çağdaş Çin kaynaklarına göre doğu bozkırlarında yaşayan Hiung-Nu (Hun) kabilelerinin Çin’in kuzeybatı sınırlarına doğru kaymalarına neden olur. M.Ö. 9. yüzyılın sonu ile M.Ö. 8. yüzyılın başlarına ait Çin kaynakları imparator Suan’ın bunları püskürterek, batıya yönelttiklerini nakletmektedir. Demekki İskitleri, batıya Kimmerler üzerine iten ana neden Hiung-Nuların (Hun) bu hareketleridir. (Yine Çin kaynaklarının naklettikleri “çekirge istilâları”, bozkırlarda zaman zaman büyük kıtlıklara neden olmuş, çekirge sürüleri hayvanların tüylerini, yelelerini, kuyruklarını bile kemirerek yemişlerdir.) Herodotos’un kayıtlarında da İskitlerin göçleriyle ilgili ayrıntılı bilgileri bulmak mümkündür. Kafkas geçitlerini aşan Kimmer göç dalgaları (Doğu Göç Kolu), yeni bir yurt edinmek amacıyla, Doğu Anadoludaki Urartu Devleti’nin kuzey sınırlarından başlayarak, Anadolu topraklarını istila etmeye başlarlar. Kurt Bittel bu konuda aynen şu yorumu yapmaktadır: “Kimmerler’in Anadolu’yu istilası, kuvvetli bir ihtimalle, Orta Asya’dan kaynaklanmış olan büyük bir göç hareketinin yan kolunu teşkil etmektedir. Bu hareket, hiçbir zaman bir soygun seferi şeklinde değil, aksine, bütün bir halkın mal ve mülkleriyle beraber yaptıkları bir göç olarak nitelendirilebilir. Bunu bu bakımdan, M.Ö. 13. yüzyıldaki “Deniz Kavimleri”nin haraketleri ile karşılaştırabiliriz.”
Kimmerler, merkezi Kafkasya’daki Gerusin/Portae Sarmaticae/Daryal Geçidi’ni ve Osset Geçitleri’ni takip ederek Urartu sınırlarına dayanmışlardır. Bu geçitler binlerce yıldan beri, günümüz dahil, ulaşım ve askerî harekat bakımından önem taşıyan yegane “doğal geçit” ve “tarihi yollar”dır.
Kimmerlerin ardından İskitler gelmektedir: Herodotos’un ifade ettiği üzere, Kimmerleri takip eden İskitler -yollarını şaşırarak- Kafkasları doğudan dolaşmışlar, Hazar Denizi kıyılarını takiben Derbent- Demirkapı geçidi üzerinden Azerbaycan ve İran’daki Medya topraklarına ulaşmışlardı. Çağdaş Asur çivi yazılı kaynaklarında da bu olaylar hakkında ayrıntılı bilgiler mevcuttur: Asur casusluk örgütünün başında bulunan veliaht prens Sanherib, babası ünlü Asur kralı II. Sargon’a raporlar göndererek, Kimmerler’in Urartu topraklarına yayıldıklarını ve Urartuların ağır yenilgilere uğradıklarını bildirmektedir. Urartu kralları I. Argisti (yaklaşık olarak M.Ö. 785-760) ve II. Sarduri’ye (Yaklaşık olarak M.Ö. 760-730) ait bazı Urartu yazıtlarından anlaşıldığına göre, Kimmer göç ve istilâsından takriben 50 yıl kadar önce -Çıldır ve Gökçe Göl arasındaki “İş-qi-GU-lu ülkesi”/Leninakan bölgesinde- Kimmerlerle Urartular komşu duruma gelmişlerdi. Özellikle II. Sarduri, Kura Havzasını kapsayan “Guriania ülkesi”nden ve buradaki karışıklıklardan söz etmektedir.
Kimmerler_Iskitler008
Adları
Asurlular Kimmerler’i “Gimirrai”, İskitleri “İskuza/Asquzai” olarak adlandırmıştır. Urartularsa Kimmer ve İskitleri “İşqigulu” adıyla tanımlamaktadırlar. Grek kaynaklarında “Skyt”, Persçe gibi doğu dillerinde ise “Sak”; ya da başka örneklerde olduğu gibi “Saka”, “Caha” gibi adlarla tanınırlar. Bu bilgiler daha sonra Kutsal Kitaplara yansımıştır: Anadolu’ya Kuzeyden gelen diğer toplumlarla birlikte adları geçmektedir ve bunlar Nuh Peygamberin oğlu Yafes’ten türemişlerdir (Ahdi Atik/Tevrat, Genesis 10; Ezekiel 38,6: “Gomer”=Kimmer; “Askenaz”=İskit). Bunlarla ilgili olarak -İslamî ve İran tesirli- Türk mitoslarındaki (=Oğuz-nameler ve Han-name) “Gog-Magog” ve “Ye’cüc-Me’cüc” hakkındaki ilginç yorumları ve bilgileri Zeki Velidi Togan ve Bahaeddin Ögel’in eserlerinde topluca bulmak mümkündür.
Akadca İşquzai adında da -quz-,-quzai- o dönemki “Oğuz” adının arkaik söyleyişinin, çivi yazısındaki şekli olduğu şüphesizdir. Tarihi bir gerçek olarak da şunu vurgulamak istiyoruz: “İskit”/“Saka” adları “Türk” adı ile eşdeğerdedir. İskitler, Eskiçağ’da “politik güç” olarak tarih sahnesinden çekildikleri hâlde, Orta Çağ’da, meselâ Bizans kaynakları, İslâmiyet’i henüz kabul etmemiş olan Türk toplumlarından, Türk boylarından “İskit” adıyla söz etmektedirler. İslâmiyet’i kabul edenler ise kendi adlarıyla anılırlar. Bu ayrım bizce, çok anlamlıdır. Benzer örnekleri çoğaltmak mümkündür. Daha sonra da, meselâ 17. ve 18. yüzyılın ünlü Boğdan voyvodası Dimitri Kantemiroğlu’nun kaleme aldığı Osmanlı Tarihi’nde Kırım Tatarları ile İskitler’in aynılığı hakkındaki yaklaşımları dikkat çekicidir. Ya da Baron de Todt’un Kırım Han’ın ölümü hakkında naklettikleri çok önemlidir.
Sözü edilen dönemin en güçlü devletlerinden olan Asur’un yanı sıra Anadolu’da Urartu, Frig ve Lidya devletleriyle İyonya şehirlerini dehşet içinde bırakan Kimmer akınları özellikle Anadolu’nun siyasi yapılanmasında büyük değişikliklere neden olmuştur. Urartu Devleti, büyük sarsıntılar geçirir: Bir taraftan kuzeyden gelen Kimmer göç ve akınları, diğer taraftan Asur kralı II. Sargon’un (M.Ö. 721­-705) M.Ö. 714’teki ünlü 8. seferinin ağır darbeleri karşısında Urartu kralı I. Rusa (yaklaşık olarak M.Ö. 730-714) başkent Tuşpa’da intihar eder.
Urartu kralı II. Argişti (yak. ol. M.Ö. 714-685) kuzeye yönelerek Kimmer akınlarını önlemeye çalışır, ancak M.Ö. 707’de ağır yenilgiye uğrar. Onu takip eden Urartu kralı II. Rusa (yak. ol. M.Ö. 685-645) ise akıllıca bir politika izler, dalgalar halinde Urartu topraklarında ilerlemekte ve yayılmakta olan Kimmer boyları ile anlaşır, ezeli düşman Asur’a karşı ittifak yaparak bir kısım Kimmer boylarını Urartu topraklarında iskân ettirir ve bunların yerleşmelerini sağlar. Bu arada Asur sınırlarında Kimmerlerle yapılan bir savaşta ünlü kral II. Sargon hayatını kaybetmiştir. Urartu kralı II. Rusa’nın müttefiki olan Kimmerler’in ana göç kolu ise batıya doğru yönelmiş ve Frig devleti egemenliğindeki topraklara doğru ilerlemeye başlamıştır.
Bu olayları takiben M.Ö. 677 civarında, Teuşpa adlı liderlerinin yönetimindeki Kimmer akıncıları -Konya Ereğlisi dolaylarındaki- Hubusna yöresinde yenilgiye uğratılır. Kral Asarhaddon’un (M.Ö. 686­-669) yönetimindeki Asur’un bu başarısı -muhtemelen- Kimmerler’in Toros geçitlerini aşarak Çukurova bölgesine yayılmalarını önlemiştir. Kral Asarhaddon, saltanatı süresince Kimmer tehlikesinin korkusu ve baskısı altında yaşamıştır. Bu ünlü Asur kralının güneş tanrısı Şamaş’a yönelttiği -politik kapsamlı- duaları ve yalvarışları bu duygularını açıkça yansıtmaktadır: Asarhaddon bu cengâver bozkır akıncılarından “cehennemin doğurduğu” diye söz eder, Kimmer lideri Teuşpa’yı da “kuzeyli düşman” “Umman Manda” adıyla tanımlar. Bu arada Kimmerlerin, Asur’un vasali olan -Toroslar ve Çukurova yöresindeki- Hilakku devletiyle anlaşma yaptıkları görülür. Asur kralı, akabinde Hilakku’yu cezalandırmıştı.
Kimmerlerin Hubuşna yöresindeki yenilgiden fazlaca etkilenmedikleri anlaşılmaktadır: Doğu Göç Kolu’na mensup boylar, M.Ö. 7. yüzyılın başlarında Frigya egemenliğindeki topraklara yayılarak, istila etmişlerdir: (Eusebios’a göre M.Ö. 696/695; Julius Africanus’a göre ise M.Ö. 676’da) Frig başkenti ünlü Gordion kuşatılarak ele geçirilmiş, tahrip edilerek yağmalanmış ve efsanevi kral Midas (Asur kaynaklarında: Mita) “boğa kanı içerek intihar etmiştir.”
Gordion’da, Midas’ın gömüldüğü en büyük kralı tümülüste -altın hariç- çok değerli ölü hediyeleri bulunmuştur. İleri sürülen bir görüşe göre Kimmerler, Midas’ın tüm altınlarını yağmalayarak beraberlerinde götürmüşlerdir. Bu nedenle Midas’ın tümülüsünde altın yoktur. En görkemli ve güçlü çağını yaşayan Frig devletinin ani yıkılışı ve Anadolu’daki politik güç ve etkinliğini kaybedişi -istila haline dönüşen- Kimmer göçünün ne çapta olduğunu açıkça yansıtmaktadır.
Anadolu’da Kimmer Bozkır Devleti
Frig devletini yıkan Kimmerler, batı yönde Lidya devletinin sınırlarına dayanmıştır. Yakın geçmişte Frig devletinin egemen olduğu topraklar, özellikle İç Anadolu bozkırları, artık bir anlamda, Kimmer Anadolu Bozkır Devletinin hâkimiyet alanındaki bölgelerdir. Ana göç kolunu oluşturan Kimmer boyları, bozkır-göçebe geleneklerini devam ettiren, kabile ve boy teşkilatına dayanan bir politik güç, Kimmer Anadolu Bozkır Devleti dediğimiz birliği tesis ederler. Bu organize güç yaklaşık bir yüzyıl boyunca Eski Anadolu’nun tarih sahnesinde önemli roller oynamıştır. Bu gücün varlığı, gün geçerek çoğalan arkeolojik bulguların yanında yazılı kaynakların analizinden elde edilen sonuçlar, siyasi antlaşmalar ve de saptayabildiğimiz filolojik yaklaşımlarla birlikte diğer öğeler bunu açıkça kanıtlamaktadır. Julius Lewy ve Kurt Bittel gibi bazı eski kuşak bilim adamları -görüşümüze tam uymamakla birlikte- Orta Anadolu’da örgütlenmiş bir Kimmer devletinin varlığını kabul etmektedirler.
Bu arada bazı boylar, Orta Anadolu’dan kuzeye-Amasya yöresindeki Paplagonia bölgesine yönelerek, kuzeye açılan doğal tarihi yolu takiben Karadeniz sahillerine ulaşırlar. Çok yakın bir geçmişte Amasya’da Gümüşhacıköy’de bir rastlantı sonucunda bulunan bir alçak kurgan, kaçak kazılar sonucunda tahrip edilerek, yağmalanmıştır: İnsan ve at gömüsünü muhafaza eden bu mezarda, ölü hediyesi olarak uzun demir kılıç, tunç balta, gem parçaları ve mahmuzlu tipik ok uçları, geleneksel ölü hediyelerini oluşturmaktadır. Kurtarılabilen eserler Amasya Müzesi’ne getirilmiştir. Gümüşhacıköy’ün daha önceki bir adının da “Kımerî” oluşu çok anlamlı ve dikkat çekicidir.
Antik Kaynaklara göre, Miletos’un Karadeniz sahillerindeki güçlü bir kolonisi olan Sinope (Sinop) tahrip edilir, “Oikist/Kurucu” Abrondas öldürülür ve Yunanlı kolonistler geçici bir süre için yarımadadan sürülürler ve bazı Kimmer boyları bu yörede yerleşir.
Amazonlar Kimdir?
Antik Grek ve Roma/Latin kaynaklarında Sinop’un doğusundaki “Themiskyra” bölgesi, başka bir deyişle de Amisos’un (Samsun) doğusunda uzanan Thermodon/Terme çayı havzası ve dolayları Amazonların yaşadıkları topraklar olarak gösterilir. Aynen Gümüşhacıköy’de olduğu gibi, bir rastlantı sonucunda eski eser kaçakçılarınca bulunan ve yağmalanan iki alçak kurgan ve içindeki çok zengin ölü hediyeleri, antik kaynaklar dışında, bu insanların bu bölgede gerçekten de yaşadıklarını kanıtlayan çok seçkin arkeolojik bulgulardır. Gerçekte -bozkır göçebe kültürünün ve geleneklerinin ve de çok eski bir Türk töresinin gereği olarak- at üzerinde savaşan Kimmer ve İskit kadınları ve kızları, Karadeniz sahillerini iskan eden, Yunanlı kolonistleri bir anlamda dehşet içinde bırakmış ve bunlar -çeşitli yörelerde- birer mitos haline dönüşerek Antik çağ kaynaklarında ve devamında yer almış ve saygı görmüşlerdir. Bilindiği gibi Amazonlarla ilgili sahneler Antik Grek sanatında özel bir yer tutmaktadır. Tarihi gerçek olarak şu sonuç bizce çok önemlidir: İster Eski Anadolu’da ve ister Kafkasya’da ve diğer yörelerde nerede bir Kimmer ya da İskit göçü ya da istilâsı varsa, orada muhakkak bir Amazonlar Efsanesi ve öyküleri çıkar. Bu bir rastlantı değildir.
Kimmerler Karadeniz bölgesinde, doğuda Trapezus’a/Trabzon, batıdaysa Herakleia Pontika’ya (Karadeniz Ereğlisi) kadar yayılırlar: Trabzon yakınındaki Ağırmış Dağ’ın antik çağda Kimmerius Dağı adını taşıması da ilginç bir kanıttır. Antik kaynaklara göre batıdaki Herakleia Pontika/Karadeniz Ereğlisi, “Mariandynoi” kabilesinin topraklarında kurulmuş olan bir Megara kolonisidir. Balkanlar üzerinden gelen “Mariandynoi” kabilesinin, efsanevi şefi olarak sözü edilen “Heros Kimmerios” -aynen Amazon efsanelerinde olduğu gibi- bu temaların en güzel örneklerinden birini daha oluşturmaktadır. Tarihî gerçek olarak bazı Kimmer boyları bu yörede yaşamışlar ve Sinop’ta olduğu gibi Grek kolonistlerle savaşmışlardır. Ayrıca, yukarıda değindiğimiz üzere Batı Karadeniz bölgesinde yaşamış olan Trak kökenli “Mariandynoi” kabilesi, mitolojik bir anlatımla Kimmerlerle bağıntılı gösterilmiştir. Bu mitosla ilgili olarak ünlü “François Vazosu” üzerinde “Mariandynoi” kabilesinin atası “Heros Kimmerios” ok atan tipik bir bozkır savaşçısı şeklinde resmedilmiştir. Bu figürün yanındaki ünlü “Toxamis” de, aynı kıyafet ve techizatla ok atmaktadır. Toxamis adının -en yakın olarak- “Toktamış” adıyla çağrışım yaptırdığını ifade etmek isteriz. Kimmerlerin Karadeniz bölgesinde yayılması bu yöredeki bazı küçük yerleşim gruplarını etkilemiş, bu toplumlar, daha gerilere, dağlık bölgelere çekilmek zorunda kalmışlardır.
Doğu Göç Kolu olarak adlandırdığımız Kimmer ana göç kolunun bu hareketleri böylece süregelirken, doğuda da olaylar hızla gelişmektedir. Urartu topraklarında yaşayan ve onların müttefiki olan Kimmer boyları bir takım politik girişimlerin içinde görülürler. Gerçekte bu olaylar, İran’daki Medler’in Önasya dünyasında yeni bir politik güç olarak ortaya çıkmalarıyla bağlantılıdır. Medler, Asur kralı Asarhaddon’a karşı Kimmer, Mannai ve diğer bazı toplumlarla birlikte güç birliği yaparlar, bu güçler tümüyle Asur’a karşı harekete geçmiştir.
Bu olaylar süregelirken, Önasya dünyası yeni bir istilâya uğrar, yukarıda da değindiğimiz üzere Azerbaycan ve Medya’ya yayılan İskit dalgaları Önasya dünyasını tehdit etmeye başlar; nerdeyse Mısır kapılarına kadar dayanırlar. Önce de vurguladığımız gibi kral Asarhaddon, bu kudretli Asur kralının tanrı Şamaş’a yalvararak veya akıl danışarak her türlü kehanete başvurması ve bu bozkır savaşçıları karşısında duyduğu “batıl korkulardan” kurtulmaya çalışması, gerçek anlamda Kimmer ve İskitlerin Önasya’daki askeri ve politik güçlerini açıkça kanıtlamaktadır. Asarhaddon, hemen tüm saltanatı boyunca, devamlı olarak Kimmer ve İskit akınlarının korkusu altında yaşamıştır.
Urartu kralı II. Rusa’nın-Kimmerlerle olduğu gibi-akıllıca bir politika izleyerek, İskitlerle anlaşma yaptığı görülür. Bu kez İskit akınları doğrudan Asur sınırlarına yönelir. Ancak M.Ö. 674 yılı dolaylarında yapılan bir savaşta Asarhaddon tarafından mağlup edilirler. Oysa Asarhaddon İskitlerin Asur için gerçek bir tehlike olduğunu sezmiştir: Çünkü Asur sınırları sadece İskit akıncıları tarafından tehdit edilmekle kalmamış, bu yeni, tehlikeli ve güçlü düşman, Asur karşıtı bazı toplumları müttefik yaparak, onları Asur’un boyunduruğundan kurtarma çabalarına girişmiştir.
Asarhaddon onları yenilgiye uğratmasına rağmen anlaşma yoluna gitmiş, İskit hakanı Bartatua’nın isteği üzerine kızlarından birini, bir prensesi ona eş olarak vermiştir. İskitlerle -kan bağlarına dayanan- bir anlaşma yapması, Asur devletinin aynı zamanda Urartu’ya ve de Kimmerlerin dolaylı desteği ile kurulan Med devletine karşı bir önlemdir.
Asur çivi yazılı metinlerindeki Akadca yazılım şekli ile Bartatua, Herodotos’un (I, 103) Madyes’in babası olarak tanımladığı -Grekçe yazılımıyla- Protothyas’dır. Madyes, Türk destanlarında “Alp Er Tunga”, İran destanlarında ise “Afrasyab” adlarıyla görülmektedir.
Bu arada Urartu kralı II. Rusa, Doğu Anadolu’da Kimmerlerle birlikte bir askeri sefer düzenler: Asur ve Urartu devletleri arasında uzun süredir çekişme konusu olan Diyarbakır yöresindeki Şupria bölgesinde büyük karışıklıklara neden olur, ancak Asarhaddon’un M.Ö. 673-672 dolaylarındaki “Şupria Seferi” bu konunun Asur devleti lehine sonuçlanmasını sağlar.
Iskit
Kimmer-Lidya İlişkileri
Kimmer bozkır devletinin varlığı, en çok-batı komşuları olan-Lidya’yı huzursuz etmiştir: Friglerin bir zamanlar hakim oldukları topraklara yayılan ve gittikçe güçlenen Kimmer boyları bir süre sonra batı komşuları Lidya devletinin sınırlarına dayanırlar. Bu saldırılar, Lidya devletinin toprak bütünlüğünü zaman zaman tehlikeye düşürmüş ve hatta Frig devleti gibi yıkılmalarına ramak kalmıştı. Lidya’ya yönelen ilk Kimmer akınları Gyges dönemine rastlar. Bu dönemde Lidya kralı Gyges (Asur kaynaklarında Gugu) Kimmer tehlikesine karşı Asur devletiyle yakınlaşma politikası güder ve Asur kralı Asurbanipal’den yardım ister: Asur kralı aynen şunları söylemektedir “Gugu ayaklarıma kapandı”. M.Ö. 660/657 dolaylarındaki ilk Kimmer akınlarına karşı koyabilen Lidya kralı, bu arada esir aldığı, iki Kimmer beyini zincire vurarak Ninive’ye göndermiş ve Asurbanipal’e olan şükran borcunu ödemiştir. Asur çivi yazılı kaynakları kral Gyges’in/kendi deyimleriyle Gugu’nun bu zaferini, Asur yardımına bağlamaktadırlar. Ancak, bu yardımın nasıl olduğu bilinmemektedir. Kimmerler karşısında kendini güçlü hisseden kral Gyges, Asurla olan bağlantılarını keser ve hatta Asurbanipal’e karşı cephe alır. Sonuçta -Lidya kralının bu vefasızlığına ve dönekliğine çok üzülen- Asur kralının tanrılarına yaptığı ünlü “beddua”sı yerini bulur ve Kimmerler ikinci kez Lidya topraklarına saldırırlar: M.Ö. 652 yılında -akropol yâni yukarı şehir dışında- başkent Sardes ele geçirilir, tahrip edilerek yağmalanır ve kral Gyges öldürülür.
Bu olaylar zinciri Anadolu’daki Kimmer siyasi tarihi bakımından büyük bir önem taşır: Yakın geçmişte en parlak dönemlerini yaşayan Urartu kralı I. Rusa, ünlü Asur kralı II. Sargon, Frig kralı ünlü Midas gibi kral Gyges’te aynı kaçınılmaz sonu paylaşmıştır. Tüm bu olaylar -yakın bir süre sonra- İyonya bölgesinde de devam edecek benzerleriyle birlikte analiz edildiğinde bozkır savaşçılarının güçlü bir şekilde organize edildikleri ve de savaş sanatındaki geleneksel üstünlükleri belgelenmektedir.
Kimmer Batı Göç Kolu ve Trako-Kimmerler
Bu sıralarda, Güney Rusya bozkırlarından İskitler tarafından sürülmeye devam edilen Kimmerlerin Batı Göç Kolu Avrupa içlerine kadar yayılır: Orta Avrupadaki bunlarla ilgili arkeolojik malzeme -bazı batılı bilginlerce- Trako-Kimmer buluntuları adı altında tanımlanmaktadır. Akabinde İskitlerin Macaristan ovalarını da istila etmeleriyle, takriben M.Ö. 500 yılı dolaylarında politik güç olarak, tarih sahnesinden silinirler.
Batı göç kolundan ayrılan bazı boylar, güneye yönelirler ve Romanya-Bulgaristan ovalarına yayılırlar. Ancak İskitlerin Tuna bölgesine sarkmaları Kimmerleri yeniden göçe zorlar: M.Ö. 7. yüzyılın ortalarında aynı baskıya maruz kalan -Trak boylarından- Thynler, Bithynler, Trerlerle birlikte boğazları geçerek, Anadolu topraklarına girerler. Bu yeni göç dalgaları güneye İyonya bölgesine yönelmeden önce Çanakkale Boğazı’nın Asya sahillerinde ve hinterlandında dolanırlar. Çanakkale’de Nara Burnu üzerindeki Abydos kenti kuşatılır, ve bazı kentler haraca bağlanır, bu arada da Edremit Körfezindeki Antandros ele geçirilir. Bazı antik kaynaklara göre Kimmerler orada uzun süre yaşamışlardır ve bu nedenle de bu şehir antik çağda uzun bir süre “Kimmeris” adıyla anılmıştır.
Batı Anadolu’ya inmeye başlayan yeni göç dalgası, Lidya’nın bu yörelerde toprak kaybına neden olur. Aynı zamanda da batıdan Lidya üzerinden gelen İyonya’ya yönelen ana Kimmer kuvvetleriyle birleşir: Asur ve Grek kaynaklarına göre, bu sıralarda Kimmer bozkır devletinin başında Dugdamme (Akadca)/Lygdamis (Grekçe) bulunmaktadır.
Gyges’ten sonra Lidya tahtına çıkan Ardys, babasının ölümüne neden olan Kimmer akınlarının dehşetini yaşamıştır. Bu nedenle -babası gibi- Asur’a yakınlaşma politikası güder ve yardım ister (ARAB, II, no. 785): Ancak Asur kralı Asurbanipal’in yardım edip etmediği bilinmemektedir. Çünkü babasının kaypak politikası nedeniyle bozulan Asur-Lidya diplomatik ilişkileri, muhtemelen büyük tavizlere rağmen sonuç vermemiş ve Asur, Lidya aleyhine gelişim gösteren Kimmer akınlarına seyirci kalmıştır. Kısa bir süre önce, takriben M.Ö. 648-646 arasında, Kimmer beyi Dugdamme, Asur kralı Asurbanipal ile bir antlaşma yapmıştır. Kimmer beyinin “yemin ederek” söz verdiği bu antlaşma, kuvvetle muhtemeldir ki, bir “saldırmazlık paktı” niteliğindedir. Başkent Sardes, M.Ö. 645 dolaylarında ikinci kez kuşatılarak -yine akropol hariç- amansızca tahrip edilmiş ve Ardys güç durumda kalmıştır. Ancak kral Ardys’in akropole çekilerek, bu akınlara karşı koyabilmesi takdiri şayandır.
İyonya Bölgesine Kimmer Akınları
Çok geçmeden İyonya kentleri de aynı yazgıyı paylaşırlar. Kallinos gibi ünlü şairler -gençlerin korkaklığını yererek- coşkulu mısralarla İyonya halkını, eli silah tutanları Kimmerlere karşı mücadeleye çağırmışlardır. M.Ö. 644/643 dolaylarında ünlü Ephesos/Efes şehri kuşatılır, güçlü surların gerisine çekilen halk, şehri savunur. Ancak sur dışında kalan, Grek dünyasının kutsal merkezlerinden biri olan, ünlü Artemis Tapınağı yakılarak tahrip edilir. Magnesia ise, hemen bu olayın ardından hücuma uğramış, ele geçirilerek yağmalanmıştır. Priene ve Didyma gibi diğer ünlü merkezler de bu yağmalamadan paylarını almışlardır. British Museum’daki Klazomenai lahdinde, Kimmerlerle İyonyalılar’ın mücadeleleri çok canlı bir şekilde resmedilmiştir. Özellikle bozkır savaşçılarıyla birlikte savaşan köpekler ilginçtir. Kimmer akınları, tarihsel süreç olarak İyonya kentlerinin ekonomik ve kültürel gelişimlerini bir süre geriletmiş, ancak Kimmer tehlikesinin geçiştirilmesinden sonra güçlenmelerine neden olmuştur. Çünkü Kimmerlerin bu bölgedeki akınları geçicidir, büyük ganimetler elde ettikten sonra geri dönmüşlerdir, denize ulaşmanın da onlar için bir önemi yoktur! Oysa Kimmer tehlikesinden sonra İyonya şehirleri, Lidya’nın tehditlerine karşı koyabilecek duruma gelmişler ve de “kolonizasyon hareketleri”ni hızlandırmışlardır.
Sonun Başlangıcı
Kimmerlerin -bilinen- en son ve güçlü akınları Çukurova bölgesi üzerinedir: Hatırlanacağı gibi Kimmer lideri Dugdamme’nin Asur kralı Asurbanipal ile bir saldırmazlık anlaşması yaptığına değinmiştik. Oysa bir süre sonra Gülek Boğazı’nı aşarak M.Ö. 630 dolaylarında Çukurova’ya inen Kimmer güçleri Tarsos/Tarsus ve Anchiale’ye kadar ilerlerler. Ancak Kilikya kralı Syennesis tarafından dağıtılarak mağlup edilirler. Dugdamme’nin ölümü Kimmerler arasında -kan dökmeye varan- kargaşalık yaratır ve bu da kesin mağlubiyetlerine neden olur. Dugdamme’nin yerine oğlu Sandaksatru geçer, yenik düşen Kimmer akıncıları geri dönerler. Orta Anadolu’daki Kimmer egemenliğinin ve gücünün sonu yaklaşmaktadır.
Güçlü Lidya kralı Alyattes bu olaylardan sonra Kimmerleri mağlup ederek, doğuya doğru, Kızılırmak’ın ötesine sürer. Bu sıralarda da Önasya’daki güç dengesi bozulmuş, Kyaxares’in önderliğinde -İskitler’le birleşen- Medler M.Ö. 612’de Asur İmparatorluğu’nu yıkmıştır. Akabinde Urartu Devleti’ni de yıkan bu yeni güç, M.Ö. 591 yılında Kızılırmak’a dayanmıştır. İran’daki Medler’in güçlenmesiyle Herodotos’un “28 yıl” olarak belirttiği Önasya’daki İskit hakimiyeti de sona ermiştir. Gerçekte Urartu Devleti İskit akınlarıyla yıkılmış, son darbe ise Medler tarafından vurulmuştur. Meselâ, ünlü Urartu kalesi Sardurihinili/Çavuştepedeki yoğun tahrip tabakaları içinde ele geçirilen çok çeşitli İskit buluntuları, at koşumları veya hayvan üslubuyla bezeli kemik at koşum parçaları ve sayısız mahmuzlu ok uçları gibi çok değerli arkeolojik bulgular bu tahribatın kimler tarafından yapıldığını açıkça kanıtlamaktadır.
Bilindiği gibi Lidya devleti ile Medler arasındaki savaş beş sene sürer (M.Ö. 590-585). Ünlü bilgin Thales’in önceden bildirdiği gibi güneş tutulması olur, savaşan güçler bunu “tanrıların gazabı ve uyarısı” olarak yorumlayarak çarpışmalara son verirler: M.Ö. 585’te yapılan antlaşmayla Kızılırmak Lidya ve Medler arasında sınır kabul edilir, Anadolu bu iki devlet arasında bir anlamda paylaşılmıştır. Bu süre zarfında da bu iki güç arasında kalan Kimmer boyları da Anadolu’daki etkinliklerini de yitirerek tarih sahnesinden çekilirler.
Ayrıca, Elazığ-Norşun Tepe’deki -kurban edilen- at gömülerinin yanında bulunan kartal başlı gem; Gordion’da at gömüleri ve at-koşum süslerinin yanı sıra, “tavşanı kaçıran kartal” motifli kemik plâket; Sardes’te, Ephesos’ta Boğazköy’de bulunan “bozkır hayvan üslûbu”nun ilginç örnekleri gibi nice benzer eserler, özellikle Kimmer ve İskit tahrip tabakalarının içindeki buluntuların birkaçıdır.
Sonsöz
Kimmer ve İskitler’in “Türk” kökenli olduklarına dair birkaç önemli hususu da belirtmek arzusundayız:
M.Ö. 750-550 arasındaki “Grek Kolonizasyonu”nun büyük bir yayılımını oluşturan Karadeniz’deki hareketlerinden çok önce, Akhalı denizciler Güney-Doğu Karadeniz sahilindeki Batum civarına, Kolkhis bölgesine ulaşmışlardı. Kafkasya’daki “Altın Post”u ele geçirmek için düzenlenen ünlü macera, Argonautlar’ın “Argo” gemisiyle yaptıkları müthiş serüven, “Tek gözlü devlerle mücadeleleri, Kyklop Polyphemos’un gözünün kör edilişi vs.”, bizim “Tepegöz Efsanesi” olarak bildiğimiz öykünün aynısıdır. Veya Lidya tarihi araştırılırken, Kırgızlar’ın ünlü “Manas Destanı” karşımıza çıkar.
X. Millî Türkoloji Kongresi (25-27 Eylül-İstanbul 1998) ve VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi (8­12 Kasım 1999) toplantılarında, büyük bir onur duyarak açılış bildirisi olarak sunduğumuz “Herodotos’ta Oğuz Kağan Destanı” başlıklı bildirimiz, seçkin bilim adamları olan, Türk dünyasının ve ilgili yabancı meslektaşlarımızın üzerinde büyük bir etki yaratmış ve takdir toplamıştır. Ayrıntıları ile yayına hazırladığımız bu çalışmamızın -yukarıda değindiğimiz toplantılarda sunduğumuz- “eşleştirme” çizelgemizi, dikkatinize sunuyoruz.
Prof. Dr. M. Taner TARHAN
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi / Türkiye
Alıntı Kaynağı: Türkler Ansiklopedisi, Cilt: 1 Sayfa: 597-610

 “Sakalar, Asur kitabelerinde ismi “Gog” diye yazılan liderlerinin öncülüğünde M.Ö.665 yılında Kımmerleri sürerek, Kuzey Azarbaycan’a geçmişlerdi. Gence ilinin batısında “Gogaren” denen yere ve Gence’in doğusunda  “Sakasen” denen yere yerleşmişlerdi” diyor. (Heredot, 1973, 46)

Eskiden Yunan yazılan sonrada (V.yüzyılda yerli Kartuli /Gürcü diline çevrilen) adlı en eski destani tarihe göre , Kimmerlerin gelişi, Hazarların seferi (çünkü, Kımır/Kumar da denilen Kimmerler, Bizans belgelerind Khazarların ataları olarak gösterilir), Sakaların hakim oluşu da , Türklerin İranlılardan bu ülkeyi kurtarıp, yerleşerek orduyu oluşturma ve hudutları korumaları diye anlatılıyor.

Onlardan sonra (MÖ.587'de) II.Babil Kralının Kudüs'ü alıp yıkarken sürgün ettiği Yahudilerden bir kolun yolda kaçarak sığıntı olarak gelip Tiflis kuzeyine iskan edildiği; Makedonyalı İskender, ordusuyla geldiği sırada ; Çoruk ile Kür ırmakaları ve kolları üzerindeki kaleleri, Bun-Türk (otokton/yerleşik Türk) ve Kıpçak denilen yaman savaşçıların erlikle korudukları, yine bu Gürcistan tarihinde anlatılıyor. Yine bu kaynak, Türklerin Sarkınet (Sarı-kın-et=Sarıklar yurdu) adlı müstahkem kaleli şehirlerinin, İskender'e on iki ay karşı koyup savaştığını anlatıyor.

Bu destani Gürcü kaynağı haberinin doğruluğunu benimseyen Hocamız A.Zeki Velidi Togan, Romalı Plinius'un (MS.23-79 arasında yaşamış) verdiği şu sağlam bilgileri delil olarak göstermektedir.

A) (Dağıstan güneyinde, şimdiki Demirkapı-Derbent kapısı için) "Buna, Kumanya kapısı diyorlar".

B) Kafkas dağlarına yakın bir yerde, birlikte yaşayan Kamaklar ve Oranlardan bahseder. Bu üç urug adı, bilindiği gibi Kıpçakların ikinci (Kuman) ve büyük kollarının adlarıdır. Biz de bunlara şu delilleri ekleyelim :

Aynı Plinius (Tabii Tarih) Hopa'nın batı yanında akan Absar (Oğuz boyu Avşar) Çayı'ndan bahseder. MS.131'de Appanos'a apsar deniyor ve Rize'nin dört mil doğusundaki büyük çayın Askur adı ile , Ahıska yakınındaki ünlü kale Askur'et (Askur yurdu) ve bugünkü azgur ile Bitlis'teki Azgur, Kaşgarlı Mahmut'ta Yazgır denilen Oğuz boyunun değişik söylenen (y protezi almış biçimi) Ptolemus (MS.150'de yazılan) Coğrafya'da Kalarzen denilen yer, 330 agathangelos'ta Kalarç ve Gürcü kaynaklarında K(a)larç-et (Kalarç yurdu) olarak geçen ve Ardanuç, Artvin, Şavşat ve Borkça kesimini içine alan bölgenin adıdır.

Buradan Karadeniz'e esen sert ve kuru yele öteden beri denilen Kalaç/Kalaş da buraya nispetle adlanmış olup, hepsi Kaşgarlı Mahmut'un 24 Oğuz Boyunun ikiz boyu olarak andığı Kalaç (Khalaç) uruğunun (arslan/aslan, kurşak/kuşak, varşak/vaşak adlarındaki gibi) eski biçimiyle anılışını gösterir.

Amasyalı Strabon'da Yukarı Kür ve Çoruk boyları, Sakaların hakim bir uruğunun adı ile Gogar'en (Gogar yurdu) diye anılır. Gürcü kaynağında ise buralar Gugaret ve ermenice kroniklerde Gugar'k (Gugarlar) diye kavmi adla anılan bir eyalet gösterilir. Sonraki Çıldır Atabekleri ülkesi ile buranın doğusundaki Borçalı ve Khıram çayları bölgesini de içine alan bu Gogaren/Gugareet Eyaleti, küçük Arşaklılar çağında (52-428) Kuzey Uçbeyliği/Bideaşkhlığı sayılıyor ve dokuz snacağı içine alıyordu.

Bunlardan, tirel (Tiryalet), Şor, Çor, Taşır, Kangar (sonraki Kenger) , Çavak (Çin -Çavatların adı bundan geliyor) ve Kalarç gibi yedisinin adı birer Türk urug ve boyundan kalmadır.

Bu eyaletin ocaklı il beyleri ise, Çenasdan (Türkistan)'dan gelme Orbelyanlar hanedanı idi. Gugaret/Gugark Bideaşkhı olan ve MS.200 yılında Yunanca yazılı bir tasviri ele geçen Asparuk, 479 yılında Tuna-Bulgar Türk devletini kuracak olan hükümdarın adaşı idi. Sakalar ile gelen Çor/Çol (sonraki İslam Arap kaynaklarında ç yerine s yazılamasıyla Sol) uruğunun bir kolu Dağıstan Derbendi'ne Çor Kapısı ve kalabalık bir kolu da Gugaret'in batısından geçen ırmağa Çoruk (Çorlar) adını verdirmişti. Selçuklu fetihlerinden önce 1046'da Gence'de yazılan Farsça Kaabusnamed'de Kür solunda ve Alazan batısındaki koca bölge halkı Kıpçakların Sıkhnakh boyunun adıyla Sıkhnakhlı diye anılıyordu.

MS.Kafkaslar kuzeyinden gelip yerleşen Borçalı ve Kazak adlı ikiz boya mensup Karakalpaklar ile Khazar Kağanlığı ve Sabirlerin yerleşmelerini ; Kars güneyindeki Aras boyuna Kalıs- Van (sonra Kağızman) adını verdirten ve adaşı Galiçya'da yaşayan Türk uruğu ile, Çoruk solundaki yaylaklarda hala hatırası Balkar/Barkal diye yaşayan Dağıstan'dan gelme Bulgar kolundan Balkarlar ile Karsakların (Çıldır gölü kuzeyinde göl ve kasaba ile bizzat Kars'ın adı) MÖ.II.yüzyılda gelen bu boylardan kalmıştır.

Daha öteki Türklerin Kür ve Çoruk boylarınaki canlı hatıralarına bu kadarcıkla dokunarak yetinelim. Birde VI.yüzyılda bir On-Ogur kolunun, Faş/riyon boylarına yerleşerek Kutayıs bölgesine Onogur adını verdirmiş olduklarını unutmayalım.

Prof.Dr.M.Fahrettin KIRZIOĞLU
Ye’cûc-Me’cûc

Zülkarneyn kıssasında Ye’cûc ve Me’cûc diye anılan kavim veya ka- vimlerin kimler olduğu hususunda da müfessirler çok çeşitli görüşler ileri sürmüş, ayrıca ye’cûc ve me’cûc kelimelerinin kökeni ve ne manaya geldiği hakkında da âlimler farklı ihtimallerden söz etmişlerdir. Râgıb el-İsfahânî (ö. V./XI. yüzyılın ilk çeyreği) ile İbn Manzûr’a (ö. 711/1311) göre bu iki kelime Arapçadır.51 Zemahşerî (ö. 538/1144), Cevâlikî (ö. 540/1145), Âlûsî (ö. 1270/1854) gibi âlimlere göre ise bu iki kelime Arapçaya başka dillerden geçmiştir.52 Birinci görüşü savunanlar söz konusu kelimelerin “ateşin alev alması; suyun tuzlu ve acı olmak, düşmana saldırmak, hızlı koşmak” anlamlarındaki “ecc”, “akkor hâline gelmiş ateş,” manasına ge- len “evc” yahut “yayılmak, etrafa dağılmak” anlamındaki “ycc” ve “mcc” köklerinden türediğini, ayrıca “hızlı hareket eden, etrafa yayılan; ateş gibi yakıp yok eden kimse veya topluluk” manalarında mecazen kullanıldığını belirtmişlerdir.53

Ye’cûc ve Me’ cûc’ün Arapçaya başka dillerden girdiğini kabul edenler ise söz konusu dillerin Âramca, İbranca, Yunanca veya Türkçe olabileceğinden söz etmişlerdir. Bu iki kelimenin İbranca asıllı olduğunu söyleyenler Yahudi kutsal metinlerinde geçen Gog ve Magog’a atıfta bu- lunmuşlardır. Eski Ahid’e göre Magog Nûh’un oğlu Yâfes’in yedi çocuğun- dan biri veya bu nesilden gelenlerin yaşadığı ülkenin adı, Gog ise Meşek ve Tubal’ın kralı ya da Magog ülkesinin halkıdır.54 Ayrıca Eski Ahit’te Gog Yahudilere musallat olan, onların mallarını yağmalayan, çocuklarını öldü- ren saldırgan ve barbar bir topluluk olarak nitelendirilmiştir.55

Mûsâ Cârullah (ö. 1949) Gog ile “gök” kelimesi arasındaki benzer- likten hareketle Ye’cûc ve Me’cûc kelimelerinin Türkçe kökenli olabilece- ğini söylemiştir;56 fakat bu görüş sağlam bir şekilde temellendirilmesi pek mümkün görünmeyen bir iddiadan ibarettir. Ebü’l-Kelâm Âzâd’a göre ise milâttan önce 600 yıllarında bugünkü Moğolistan topraklarında yaşayan ve kendilerine Mongol denilen topluluğun adı “mongog” veya “monçuk”- tan gelir ki bu da Me’cûc kelimesine çok yakındır.57

Ye’cûc ve Me’cûc hadis kitaplarının “enbiya”, “eşrâtu’s-sâa”, “fiten”, “melâhim” ve “kıyamet” gibi bölümlerimde nakledilen rivayetlerde de zik- redilir. Bu rivayetlere göre Hz. Peygamber bir gün uykudan uyandıktan sonra, “Vukuu yaklaşan felâketten dolayı vay Arapların hâline!” demiş ve Ye’cûc-Me’cûc’ün seddinde küçük bir deliğin açılacağını haber vermiştir.58
Yine kıyamet vakti gelince Ye’cûc ve Me’cûc’ün seddi yıktıktan sonra te-
pelerden akın edip yeryüzüne dağılacakları, gittikleri her yeri yakıp yı- kacakları, Taberiye gölünü kurutacakları, herkesi ortadan kaldırdıklarını zannettikleri bir sırada Allah’ın, boyunlarına isabet edecek bir deve kurt- çuğu göndererek onları helâk edeceği belirtilmiştir.59 Zayıf kabul edilen bazı rivayetlerde ise mirac esnasında Hz. Muhammed’in Hz. İsa’dan bu konuda bazı haberler duyduğu, İsa’nın Allah’a dua etmesi neticesinde Ye’cûc ve Me’cûc’ün helâk edileceği, cesetlerinin yağmur sularıyla deniz- lere sürükleneceği bilgisine yer verilmiştir.60

Tefsir literatüründeki rivayet ağırlıklı izahlara bakıldığında Ye’cûc

ve Mecûc’ün Eski Ahit’te Gog ve Magog diye söz edilen barbar kavimle/ kavimlerle benzeştiğine tanık olunur. Zira gerek tefsirlerde gerek Eski Ahit’te söz konusu kavimlerin nesep olarak Hz. Nuh’un oğlu Yafes’in so- yundan geldikleri, barbar ve saldırgan oldukları belirtilmiş, ayrıca günah- kâr Yahudilerin ilâhî bir ikab olarak bu barbar kavimler eliyle cezalandı- rılacağından söz edilmiştir. Yine bu kavimlerin anayurdu kadim dünyanın kuzeyi ve/veya kuzeydoğusu olarak gösterilmiştir.

Benzer şekilde Hıristiyan gelenekteki fiten edebiyatında da Ye’cûc ve Me’cûc, Armageddon diye anılan kıyamet savaşı, Deccal ve Bin yıllık Tanrı krallığı gibi kavramlarla birlikte ele alınmıştır.61 Son dönemde Evan- gelik Hıristiyanlar arasında ise Yecûc ve Mecûc’ün Ruslar olduğu yönünde apokaliptik görüşler savunulmuştur.62 Buna mukabil Torah’ın çağdaş tef- sirlerinde Gog-Magog, Hitler’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki Yahudi soykırı- mına zımnî atıfla, kutsal toprakların kuzeyinde yaşayan Cermen kökenli bir ulus veya Almanlar olarak te’vil edilmiştir.63

İslâmî kaynaklarda ve bilhassa tefsirlerde Yecûc ve Mecûc’ün Türk- ler olduğundan da söz edilmiştir. Süddî, Dahhâk ve Katâde gibi tâbiûn mü- fessirlerinden nakledilen bu görüşlerin yanı sıra Ye’cûc ve Me’cûc’ün on veya yirmi küsur kabile olduğu veya Tâvil, Tâyis, Mensik olmak üzere üç tür Yecûc-Me’cûc bulunduğu ileri sürülmüştür.64 Diğer taraftan, bir kısmı hadis olarak nakledilen çeşitli rivayetlerde çok büyük kulakları bulunan, yırtıcı hayvanlar gibi pençeleri ve azı dişleri olan, bütün vücutları kıllarla kaplı garip varlıklar şeklinde tasvir edilen Ye’cûc ve Me’cûc’ün kendi ölü- lerini yiyecek kadar vahşi oldukları, güvercinler gibi ses çıkarıp kurtlar gibi uludukları, hayvanlar gibi çiftleştikleri ve bütün suları içip tükettik- leri de belirtilmiş,65 ancak bu tür bilgileri muhtevi rivayetler İbn Kesîr (ö.
774/1373) ve Ebû Hayyân el-Endelüsî (ö. 745/1344) gibi müfessirlerce
asılsız olarak değerlendirilmiştir.66

Ye’cûc ve Me’cûc erken dönem tefsir rivayetlerinde daha çok Türk- lere hamledilirken son dönemde genel olarak Ön Asya ve Orta Asya kö- kenli barbar kavimlerle ilişkilendirilmiş, bu bağlamda birçok müfessir Ye’cûc ve Me’cûc’ün Moğollar, Tatarlar ve İskitler olma ihtimali üzerinde durmuşlardır.67 Bu konuda kesin bir tayinde bulunmak mümkün değilse de Ye’cûc ve Me’cûc’ün kadim zamanlarda Asya steplerinden güneye akın eden savaşçı ve barbar kavimlere işaret ettiğini söylemek mümkündür. Kehf 18/93. ayette Zülkarneyn’in iki seddin/dağın ötesinde karşılaştığı bildirilen kavmin “lâ yekâdûne yefkahûne kavlen” (Neredeyse hiçbir söz anlamazlar) diye nitelendirilmesi de söz konusu kavimlerin barbarlığına işaret sayılabilir. Gerçi ayetteki bu ifade klasik tefsirlerin hemen hepsinde, “yabancı bir dili konuşmaktan kaynaklanan söz anlamazlık” şeklinde izah edilmiştir; ancak daha doğru izah, Nisâ suresi 4/78. ayetteki “lâ yekâdûne yefkahûne hadîsen” (Neredeyse hiç laf anlamıyorlar) ifadesine benzer şe- kilde, şerle iştigallerinden dolayı hayır adına hiçbir şey anlamazlık yahut bedevilik ve barbarlıkları sebebiyle laftan, sözden anlamazlık şeklinde ol- malıdır. Nitekim bazı tefsirlerde buna paralel izahlar da bulunmaktadır.68

Ye’cûc ve Me’cûc’ün Türklerle özdeşleştirilmesi son dönemde ten- kit edilmiş ve asırlar boyu İslam’ın sancaktarlığını yapan Türk milletine böyle bir yakıştırmanın son derece yanlış olduğu belirtilmiştir.69 Bunun yanında, güvenilir rivayetlerin hiçbirinde Ye’cûc ve Me’cûc ile Türkler ara- sında bir bağlantı kurulmadığı, dahası bunun Ehl-i kitap’tan veya Türk- ler’e düşman olan topluluklara dayalı bir yakıştırma olduğundan da söz edilmiştir.70

Anlaşıldığı kadarıyla bu tür tenkitlerin arka planında Zülkarneyn kıssasında geçen Ye’cûc ve Me’cûc’ün Enbiyâ suresi 21/95-97. ayetlerde kıyamete atıfla zikredilen Ye’cûc ve Me’cûc’le aynı olduğu düşüncesi yat-

maktadır. İki farklı suredeki Ye’cûc ve Me’cûc’ün kıyamet alametlerinden biri olarak ortaya çıkacak ve dünyayı fesada boğacak kavim veya kavimler olduğu düşünülünce, bu kavimlerin müslüman Türklerle özdeşleştirilme- sine karşı çıkılmıştır. Hâlbuki Zülkarneyn kıssasındaki Ye’cûc ve Me’cûc uzak geçmişteki bir tarihî hadiseyle ilgilidir ve bu hadisenin İslamiyet’in zuhurundan önceki zamanlarda vuku bulduğu şüphesizdir.

Bu açıdan bakıldığında, Ye’cûc ve Me’cûc’ün İslamiyet öncesi dö- nemlerde savaşçı ve saldırgan bir kavim olarak Türklere hamledilmiş ol- ması anlaşılabilir bir şeydir. Enbiyâ suresi 21/95-97. ayetlerde zikredilen Ye’cûc ve Mecûc ise geçmişle değil gelecekle ilgilidir. Şu halde, Kur’an’da biri uzak geçmişte muhtemelen İskitler, Moğollar, Tatarlar gibi Orta Asya kavimlerine işaret eden, diğeri kıyamet öncesinde ortaya çıkacak olan iki farklı Ye’cûc ve Me’cûc’ten söz edilmektedir. Buna göre Ye’cûc ve Me’cûc’ün özel bir isimden ziyade bir vasfa işaret ettiği ve geçmişte olduğu gibi gele- cekte de aynı vasfı taşıyan kavimlerin zuhur edeceğini söylemek isabetli olsa gerektir.71

Bu takdirde, Kehf suresi 18/98. ayette Zülkarneyn’in dilinden ak- tarılan, “Rabbimin vaadi gelip çattığında bu seddi darmadağın eder” me- alindeki ifadeyi, tefsirlerdeki hâkim görüşün aksine söz konusu seddin kıyamete kadar yıkılmayacağına hamletmek yerine hem düşman sal- dırılarına karşı son derece mukavemetli olduğuna, hem de ilâhî güç ve kudretin karşısında hiçbir gücün duramayacağına dair bir tembih olarak anlamak gerekir72 Zira dünya üzerindeki her şey gibi bu seddin de doğal ömrünü doldurduğunda yıkılıp yok olması mukadderdir. Bütün bu mü- lahazalara binaen Ye’cûc ve Me’cûc’un hâlen Zülkarneyn seddinin arka- sında mahpus oldukları ve onu aşmaya çalıştıkları tarzındaki geleneksel anlayış ve inanışın Kaf Dağı ve Zümrüd-ü Anka efsanesinden pek farklı olmadığı söylenebilir.

KAYNAKÇA

Adam, Baki, Yahudi Kaynaklarına Göre Tevrat, (İstanbul: 2001).

Allegro, John Marco, The People of the Dead Sea Scrolls, (New York: 1958).

71 Çelebi, Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, s. 119.
72 Kasımî, Mehâsinü’t-Te’vîl, VII. 79.

Mustafa Öztürk

1995).
Âlûsî, Ebü›s-Senâ Şihâbüddîn Mahmûd, Rûhu’l-Me’ânî, (Beyrut: 2005). Beğavî, Ebû Muhammed el-Hüseyin b. Mes’ûd, Me’âlimü’t-Tenzîl, (Beyrut:

Bıyık, Mustafa, “Hıristiyan Teolojisinde Deccal ve Yecüc-Mecüc Kavramla-

rı Üzerine Bir Değerlendirme”, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, cilt: 6, sayı: 11 (2007/1).

Bîrûnî, Ebü’r-Reyhân Muhammed b. Ahmed, el-Âsâru’l-Bâkiye, nşr. C. E. Sa-
chau, (Leipzig: 1923).

Buhârî, Ebû Abdillah Muhammed b. İsmail, el-Câmiu’s-Sahîh, (İstanbul:

1981).

Cerrahoğlu, İsmail, “Ye’cüc-Me’cüc ve Türkler”, Ankara Üniversitesi İlahiyat

Fakültesi Dergisi, cilt: XX (1975).
Cevâlikî, Ebû Mansûr Mevhûb b. Ahmed, el-Muarreb, (Dımeşk: 1990). Chaney, Robert, Antik Çağdan Günümüze Kadar Essenîler ve Sırları, çev.
Duygun Aras, (İstanbul: 1996).

Çelebi, İlyas, “Hızır”, DİA, (İstanbul: 1998).

----------, Uzak ve Yakın Gelecekle İlgili Haberler, (İstanbul: 2000). Derveze, Muhammed İzzet, et-Tefsîru’l-Hadîs, (Kahire: 2008). Doğrul, Ömer Rıza, Tanrı Buyruğu, (İstanbul: 1947).
Ebû Hayyân el-Endelüsî, Muhammed b. Yûsuf, el-Bahru’l-Muhît, (Beyrut:

2005).

Ebü’l-Kelâm Âzâd, “Şahsiyyetü Zilkarneyn el-Mezkûr fi’l-Kur’ân”, Sekâfe-

tü’l-Hind, Yeni Delhi (1950), cilt: 1, sayı: 1-2-3.

----------, Ashab-ı Kehf; Zülkarneyn, (Lahor: 1958).
Esed, Muhammed, Kur’an Mesajı, çev. C. Koytak-A. Ertürk, (İstanbul: 2009). Ezherî, Ebû Mansûr Muhammed b. Ahmed, Tehzîbü’l-Luğa, (Beyrut: 2001). Fahreddîn er-Râzî, Ebû Abdillah Muhammed b. Ömer, et-Tefsîru’l-Kebîr
(Mefâtîhu’l-Ğayb), (Beyrut: 2004).

Farsi, Moşe, Türkçe Çeviri ve Açıklamalarıyla Tora ve Aftara, (İstanbul:

2002).

2007).

Farrokh, Kaveh, Shadows in the Desert: Ancient Persia at War, (Oxford:

#GogMagog


1 yorum: