3 Haziran 2017 Cumartesi

Adem ile Havva -Adam and Eve






 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva
 

      Adem ile Havva -Adam and Eve

rof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva
  Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.


İÇİNDEKİLER


2. YARATILIŞ
2.1. Kutsal Kitaplarda Yaratılış
2.1.1. Kitab-ı Mukaddes
2.1.1.1. Eski Ahit
2.1.1.2. Yeni Ahit
2.1.1.3. Kitab-ı Mukaddes’te Yaratılış

2.1.2. Kur’an-ı Kerim’de Yaratılış
2.2. Kısasü'l-Enbiyâlarda Yaratılış
EVRENİN / DÜNYANIN YARATILIŞI
3.1. Kutsal Kitaplarda Evrenin / Dünyanın Yaratılışı
3.1.1. Eski Ahit’te Evrenin / Dünyanın Yaratılışı 28
3.1.2. Kur’an-ı Kerim’de Evrenin / Dünyanın Yaratılışı 29
3.2. Kısasü'l-Enbiyâlarda Evrenin / Dünyanın Yaratılışı
3.2.1. Töz 35
3.2.2. Levhü’l-Mahfuz 37
3.2.3. Arş, Gök, Yer, Su, Rüzgar 39
3.2.4. Yaratılışın Altı Günde Tamamlanması 51


 2. YARATILIŞ
Elias Canetti, Kitle ve ktidar adlı –en azından benim için- çok önemli eserine şu
sözlerle başlar: “ nsanı bilinmeyenin dokunuşundan daha çok korkutan hiçbir şey yoktur.”25 Canetti’nin bu sözü tamamen gerçek anlamıyla anlaşılabileceği gibi,metaforik bir anlam içerdiği de düşünülebilir. Ben ikincisini tercih ediyorum. nsanoğlu çok eskiden, kendi varlığını sorgulamaya başlayıp kendine evrende değer biçmeye ilk başladığı zamanlarda şöyle akıl yürütmüş olmalı: “Ben yoktum; ama şu anda varım. Demek ki şu anda var olan her şey bir zamanlar yoktu; bu durumda bütün varlıkları yaratan bir yaratıcı güç var ve bu güç, gerektiği an şeyleri yaratmaya başlamış olmalı.” nsanoğlu tam olarak böyle düşünmediyse de benzeri bir çıkarım yaptığı kesin; çünkü insanlar -en azından insanların büyük bir bölümü- binlerce yıldır yaratılışa, yaratıcılara ve yaratıldıklarına inanıyorlar. Bu inanışlar gereği de ortaya çeşitli yaratılış anlatıları çıkmış. nsanlık, kendisine ilk dokunanı bilmek ya da hiç değilse tasavvur edebilmek için, bilinmezin ilk dokunuşu olan “yaratılış” üzerine bitmez tükenmez bir külliyat ortaya koymuş. Yaratılış anlatılarının olmazsa olmaz iki unsuru vardır: Yaratan ve yaratılan. Yaratılan, doğası gereği, yaratandan izler taşır ve ilk yaratılıştan sonraki her yaratma eylemi ve hatta her eylem ve durum, Eliade’nin deyişiyle “her şeyin öncesindeki kozmolojik eylemi tekrarlar”26 En ilkel dinsel inançlardan ve mitolojilerden en gelişmiş ve sistemli dinlere kadar bütün inançlarda başlangıçtaki yaratılış, sonraki bütün yaratılışların, durumların ve davranışların sebebi ve ilk örneğidir.

..............................................................................
25 Elias Canetti, Kitle ve ktidar, stanbul: Ayrıntı, 1998, s. 15.
26 Mircea Eliade, Ebedi Dönüş Mitosu,Ankara:mge Kitabevi Yayınları,1994,s.32.

2.1. Kutsal Kitaplarda Yaratılış
Kısasü’l-Enbiyâ türündeki eserler brahimî dinlerin sonuncusu olan slâm’ın etki
alanındadır ve kendinden önceki iki dinin mirasını da taşır. Bu sebeple Kısasü’l-
Enbiyâlara geçmeden önce bahsettiğimiz bu üç dinin yaratılışı nasıl anlattığına
bakmakta fayda var. Dünyaca ünlü bilim insanı Mircea Eliade’nin de editörlüğünü yaptığı Dinler Ansiklopedisi (Encyclopedia of Religion)’nin “Cosmogony” maddesinde, yaratılış mitlerinin dört ana grupta sınıflandırılabileceği belirtilir. Bu dört grubun birincisi “yoktan (ex nihilo) yaratma”dır. Bu tarz anlatılarda, yüce bir (bazen birden çok) varlık düşünceyle, sözle, istekle vs. evreni yaratır ve düzenler. Bu minvaldeki yaratılış mitleri
Antik Mısır’da, Polinezya yerlilerinde ve bazı Kızılderili kabilelerinde görülebildiği gibi bizim için asıl önemli nokta, Musevilikteki “Yahve”nin de sadece söyleyerek ve isteyerek, varolmak ve var etmek için kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymaksızın yoktan var eden bir yaratıcı olmasıdır. brahimî dinlerin “Yüce Yaratıcı”sının temeli de doğal olarak Yahve’dir.  Yoktan yaratma dışındaki diğer gruplar ise; kozmik yumurta, dünya dalgıcı ve kaos motiflerini temel alırlar. Bu mitler; adlandırmalardan da anlaşılacağı üzere,15
başlangıcı kozmik bir yumurtanın şekillenmesine, yüce bir varlığın ya da yardımcısının deniz dibine dalarak dünyayı oluşturacak mazlemeyi çıkarmasına ya da her şeyden önce var olan kaotik bir ortamın yine yüce bir varlık tarafından düzenlenmesine bağlarlar.27

2.1.1. Kitab-ı Mukaddes
2.1.1.1. Eski Ahit
Eski Ahit, Tevrat ve Zebur’a Hıristiyanlarca verilen isimdir. Hıristiyan inancına
göre Hz. sa ile yeni bir anlaşma yapıldığından bu kitaba “Eski Ahit” adı verilmiştir. Eski Ahit, Hıristiyanlarca kutsal kabul edilen ve Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan Tevrat’tan alındığı bildirilen parçalar ile srailoğullarının
bazı peygamberlerine isnat edilen hikâyeler kısmıdır. Kitab-ı Mukaddes tek bir kitap değildir. Kitab-ı Mukaddes’in Eski Ahit (Ahd-i Atik) ismindeki kısmı Tevrat’tan alınan parçaları ihtiva eder. Yeni Ahit (Ahd-i Cedid) denilen ikinci kısım ise, Matta, Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazdığı ncil kitaplarını ve Luka’nın “Resullerin şleri” kitabı ve Havariler ile Pavlus’un yazdıkları mektupları ihtiva etmektedir. Ahd-i Atik üç kısımdan meydana gelmiştir: Birinci kısım; Musa peygambere indirilen Tevrat zannedilen beş kitap olup, bu beş kitabın ismi Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye’dir. kinci kısım; “Neviim” yani peygamberlerdir. Bu kısım da, ilk peygamberler ve son peygamberler olmak üzere ikiye ayrılır. Bunlar; Yeşué, Hakimler, Samuel, Kırallar, şaya, Yeremya, Hezekiel, Hoşea, Yoel, Amos, Obadya, Yunus, Mika, Nahum, Habakkuk, Tsefanya, Hafgay, Zekeriyya ve Malaki’dir. Üçüncü kısım “Ketuvim” yani kitaplar, yazılardır. Bunlar; Davud peygamber tarafından yazıldığı zannedilen “Mezmurlar” ile “Süleyman’ın Meselleri”, “Neşideler Neşidesi”, “Vaiz”, “Rut”, “Ester”, “Eyub”, “Yeremyanın Mersiyeleri”, “Daniel”, “Ezra”, “Nehemya” ve “Tarihler” gibi kitaplardır. Bizim çalışmamız açısından Eski Ahit’in Tevrat’ı oluşturan ilk kitabının ilk bölümü, yani Tekvin (Yaratılış, Genesis) kitabı önem taşımaktadır. Tekvin bölümünün ilk iki “Bab”ında dünyanın ve insanın yaratılışı hikaye edilir ki bizi asıl ilgilendiren de zaten budur.
......................................................
27 Encyclopedia of Religion, Second Edition (Lindsay Jones, Editor in Chief), New York : Macmillan, 2004, Cosmogony maddesi,
Yazar: C.H. Long, c.3, s. 1985-1991.

2.1.1.2. Yeni Ahit

Kitab-ı Mukaddes’in sadece Hıristiyanlara ait olan ikinci kısmı yani Matta,
Markos, Luka ve Yuhanna’nın yazdığı ncil kitapları ve Luka’nın “Resullerin şleri”
kitabı ile Havariler ve Pavlus’un yazdıkları mektuplardan meydana gelen kısımlara Yeni Ahit denmektedir. Yeni Ahit’i oluşturan kitaplar aynı zamanda ortaya çıkmış ve aynı tarihte yazılmış olmayıp, Eski Ahit’te de olduğu gibi uzun süre sözlü olarak nakledilmiş, daha sonra yazıya geçirilmişlerdir. Bugünkü Kitab-ı Mukaddes’in Yeni Ahit kısmında bulunan dört incil; Matta, Yuhanna, Luka ve Markos tarafından yazılmıştır. Bunlardan yalnız Hz sa’nın teyzesinin oğlu Yuhanna, Hz. sa’yı görmüş fakat ncil’ini onun göğe kaldırılmasından sonra Samos’ta yazmıştır.

2.1.1.3. Kitab-ı Mukaddes’te Yaratılış

Yeni Ahit, Eski Ahit’in devamı olarak kabul edildiğinden içinde ayrı bir yaratılış
(Tekvin, Genesis) bölümü yoktur. Yaratılışa ilişkin sözler parça parça çeşitli ayetlerde geçmekte ve hemen hepsinde de Eski Ahit’teki Tekvin bölümüne uyum görülmektedir. Eski Ahit’te, başlangıçta hiçbir şey olmadığı söyleniyordu, Yeni Ahit’te de bunu teyit eden ayetler vardır. Örneğin, braniler 11:3’te “Evrenin Tanrı`nın buyruğuyla yaratıldığını, böylece görülenlerin görünmeyenlerden oluştuğunu iman sayesinde anlıyoruz.” denilerek bu hiçlikten yaratılma (ex nihilo) olayına bir göndermede bulunuluyor. Yine her türlü yaratma eyleminin Tanrı’nın tasarrufunda olduğu düşüncesi de birçok kereler yineleniyor. Elçilerin şleri 4:2428 ve 14:25’te29 Tanrı’nın yaratıcılık vasfı bir kez daha ön plana çıkarılmıştır. Ayrıca Tanrı’nın yarattığı her şeyin iyi olduğu, Tanrı’nın olası dünyaların en iyisini insan için yarattığı da ncil de vurgulanır. 1. Timoteos 4:4’te de bunu perçinlemek amacıyla “Oysa Tanrı`nın yarattığı her şey iyidir,hiçbir şey reddedilmemeli; yeter ki, şükranla kabul edilsin.” denir. ncil’in Tevrat’tan en
önemli farkı Hz. sa’ya da Tanrısal bir karakter kazandırması ve yaratılışın Hz. sa için,Hz. sa sayesinde meydana geldiğini vaaz etmesidir: 1. Korintliler 8:5-630, Koloseliler  1:1631 ve braniler 1:232 bu inancı ispat etmeye yeterlidir.

Eski Ahit’te Tanrı’nın, yaratılışı altı günde tamamladığı ve tamamladıktan
sonraki gün (yedinci gün, Şabat) istirahat ettiği söylenirken bu güne ilişkin ncil’de de göndermeler bulunuyor.33 nsanın yaratılışına ilişkin en önemli vurgu noktası ise erkek ile kadının yaratılış sırası olarak göze çarpıyor. Burada şunu söylemekte de fayda var ki, yalnızca yaratılış sırası değil, kadının erkek için yaratıldığı da önemle vurgulanıyor.34 Daha önce belirtildiği gibi ncil, Tevrat’ın devamı olduğu için yaratılışa ilişkin başka bilgiler verilmiyor ve Tevrat’ın Tekvin bölümü, bir yerde, tamamen kabul edilmiş sayılıyor. Özet olarak söylemek gerekirse; Kitab-ı Mukaddes’teki yaratılış anlatısını öğrenmek için Tekvin’i bilmek ve hatta Tekvin’in sadece ilk iki babını bilmek yeterlidir.Kitab-ı Mukaddes inancı Asya, daha da dar anlamda Ortadoğu kökenli olmakla beraber M.S. 3. yüzyıldan itibaren Roma mparatorluğu vasıtasıyla Batı’ya da taşınmış ve bir müddet sonra Avrupa’nın egemen dini haline gelmiştir. Hıristiyanlık öncesinde
pagan dinlere sahip olan Avrupalı kavimler, Hıristiyanlığa (bazen zor kullanılarak) geçerken kendi eski inançlarından bazı motifleri de Hıristiyanlığa sokmuşlardır. Aynı şekilde Hıristiyanlığın yayıldığı Güney Amerika’da da bir yandan yerlilerin söylencelerinde Hıristiyanlık etkileri görülürken diğer taraftan da Hıristiyanlık inancı ve ritüelleri yerlileşmiştir. Avrupa’nın pagan halklarından ve Güney Amerika yerlilerinden miras kalan anlatılar incelendiğinde bu rahatlıkla fark edilebilir.

.............................................
28“Arkadaşları bunu duyunca hep birlikte Tanrı`ya şöyle seslendiler: “Ey Efendimiz! Yeri göğü, denizi ve onların içindekilerin tümünü yaratan sensin.” Kitab-ı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi, stanbul, 1997. “Efendiler, neden böyle şeyler yapıyorsunuz?” diye bağırdılar. “Biz de sizin gibi insanız, aynı yaradılışa sahibiz. Size müjde getiriyoruz. Sizi bu boş şeylerden vazgeçmeye, yeri, göğü, denizi ve bunların içindekilerin hepsini yaratan, yaşayan Tanrı`ya
dönmeye çağırıyoruz.”
30 Yerde ya da gökte ilah diye adlandırılanlar varsa da -nitekim pek çok “ilah”, pek çok “rab” vardır, bizim için tek bir Tanrı Baba vardır. O her şeyin kaynağıdır, bizler O`nun için yaşıyoruz. Tek bir Rab var, O da sa Mesih`tir. Her şey O`nun aracılığıyla yaratıldı, biz de O`nun aracılığıyla yaşıyoruz.
31 Nitekim yerde ve gökte, görünen ve görünmeyen her şey -tahtlar, egemenlikler, yönetimler, hükümranlıklar- O`nda yaratıldı. Her şey O`nun aracılığıyla ve O`nun için yaratıldı.
32 “Bu son çağda da her şeye mirasçı kıldığı ve aracılığıyla evreni yarattığı kendi Oğlu`yla bize seslenmiştir.”
33Markos 2:27.
34Matta 19:4-5, Markos 10:6, 1. Korintliler 11:8-12, 1. Timoteos 2:13-14.



2.1.2. Kur’an-ı Kerim’de Yaratılış

Kur’an-ı Kerim de yaratılışın anlatılması bakımından ncil gibidir ve başlı başına
yaratılışa ayrılmış bir bölümü (sûresi) bulunmamaktadır. Yaratılışa ilişkin ayetler
Kur’an-ı Kerim’in geneline yayılmış ve birçok sûrede yer bulmuştur. Kur’an-ı Kerim’de “Yaratılış”ı incelerken belli bir düzen yakalayabilmek için en pratik yöntem olarak “Eski Ahit”teki yaratılış sırasını göz önünde bulundurmak uygun olacaktır. Kur’an ehli, her ne kadar tahrif edildiğine inansa da, Tevrat’ı kutsal sayar. slâmî metinlerde sık sık Eski Ahit’e atıflarda bulunulduğunu görmek mümkündür.

2.2. Kısasü’l-Enbiyâlarda Yaratılış
Burada, ele aldığım Kısasü’l-Enbiyâlardaki yaratılış anlatılarını incelemeye
çalışacağım ve daha önce belirttiğim gibi bu bölümde Rabgûzî’nin Kısasü'l-Enbiyâ’sını çıkış noktası alarak bir inceleme yapacağım. Dolayısıyla her dört eser için ayrı ayrı başlıklar açmayıp, hepsini aynı başlık altında inceleyeceğim. Burada başlık ayırmamızı gerektiren tek sebep “Evrenin/Dünyanın Yaratılışı” ve “ nsanın Yaratılışı”nın ayrı ayrı incelenmesi zorunluluğudur. Bunu da yine sadece birer başlık altında yapmaya çalışacağım. Rabgûzî’nin eserinde dünyanın ve insanın yaratılışı ayrıntılı bir anlatımla aktarılmıştır. Abdullah b. Abbas ve Kelbî’den nakledilen rivayetler yanında isim zikredilmeden başka kimi söylenceler de okura ulaştırılmıştır. Rabgûzî’deki yaratılış 20 öyküsü genel olarak Eski Ahit’e benzerlik gösterse de eserde yer yer farklılıklar da
vardır. Eser, yazarın Tanrı’ya şükran sunması ve övgüsüyle başlar ki bunun sebebi,Tanrı’nın insanı yaratmış olması ve yazarı da erkek olarak yaratmasıdır:




gibi, aynı sözcük Arâisü’l-Mecâlis’te de “Taŋrı” olarak kullanılmaktadır. Kısas-ı
Enbiyâ’da ise çoğunlukla “Hak Ta’ÀlÀ” tabirinin tercih edildiği görülür.
Teŋri bildiğimiz en eski Türkçe sözcüklerden biridir ve Orhun Yazıtları’nda da
karşımıza sıkça çıkar. Bu sözcük şimdiki haliyle “tanrı” anlamıyla kullanıldığı gibi, temel olarak “gök” anlamında kullanılmaktadır.37 Hiung-nulardan günümüze kadar ulaşmayı başaran bu dayanıklı sözcük, Moğolcada tenggreri şeklinde yer alır ve Jean Paul Roux’nun tespitine göre tüm Altaylıların Gök-Tanrı’sını tanımlamaktadır.38 Çeşitli kaynakların da ortaya koyduğu gibi Teŋri, Altaylılarda her şeyden evvel bir kavim ya da imparatorluk tanrısı olarak belirir.39 Eski dinlerin birçoğunda olduğu gibi Türklerin eski dininde de gök tapıncı önemli yer tutmaktadır. Gök tıpkı Altaylılarda olduğu gibi birçok yerde tanrıların adı olmakta, bazen de tanrı adları göğe ilişkin kavramlardan türetilmektedir. nanışlardaki gök tanrılarının büyük bir bölümünün en önemli özeliklerinden biri kadir-i mutlak olmaları ve yaratıcılık özellikleridir.40 Türk
Teŋrisi de bu özelliklerle donanmıştır ve dolayısıyla gökle adlandırılmasından doğal bir şey yoktur. vazgeçemeyecekleri bir sosyokültürel kavram haline geldiği için “Teŋri/ Taŋrı/Tanrı” adlandırmasını kullanmaya devam etmişlerdir. Kaldı ki slâmiyet’in Allah’ı ile eski dinin Teŋri’si en temel özellikler olan yaratıcılık ve kadir-i mutlaklık açısından benzeştiğinden bu kullanımı devam ettirmekte bu anlamda bir sakınca da yoktur. Teŋri’nin varlığı ve/veya özellikleri Müslümanlaşmaya bir engel teşkil etmemiştir. Eski Türk inanışındaki Teŋri, tüm insanların biricik tanrısı olmakla beraber Orhun Yazıtları’nda O’ndan “Türk Tanrısı” olarak söz edilerek, halkın (Türk halkının) iyiliği ve muzafferliği için müdahelelerde bulunduğu belirtilir. Ayrıca Kağan’a hakimiyet kurması için “kut” veren yine O’dur.41 O, her şeyden önce kavimin tanrısıdır. Eski Türklerin Teŋri’si de kaderi biçimlendirir ve ancak O’nun lütfuyla Kağan tahta geçip başarılı olabilir. Orhun Yazıtları’nda bu durum şu şekilde anlatılır: Teŋri yarlıkadukın üçün, özüm kutum bar üçün, kağan olurtum (Kül Tigin Yazıtı, G.9) 42 Tanrı emrettiği için (Tanrı’nın emri üzerine), benim de kutum (talihim/kutsallığım) olduğu için kağan (olarak tahta) oturdum. Teŋri hem kaderi biçimlendirir ve hem de kut43 sahibinin kim olacağını belirleyerek O’nu, deyim yerindeyse, dünyadaki naibi haline getirir. Yazıtlarda hükümdarın bu seçilmişliği özellikle vurgulanır ve bu seçimin sebebi de halkın iyiliğinin sağlanması olarak gösterilir: Türük bodunuğ atı küsi yok bolmazun tiyin, kaŋım kağanığ öğüm
katunuğ kötürmüş Teŋri, il biriğme Teŋri, Türük bodun atı küsi yok
bolmazun tiyin, özümin ol Teŋri kağan olurtdı, erinç. (Kültigin, D
25-26)44 Türk halkının adı sanı yok olmasın diye, babam hakanı (ve) annem
hatunu yüceltmiş olan Tanrı, devlet veren Tanrı, Türk halkı(nın)
adı sanı yok olmasın diye, beni o Tanrı hakan (olarak tahta) oturttu,
hiç şüphesiz.45 Sümercedeki “Dingir” sözcüğü de tanrı anlamında kullanılır ve “parlak, ışık saçan” anlamlarını da barındırması ve daha genel anlamda bir gök tanrısını imlemesi yönüyle, Altaylıların Teŋri sözcüğüyle her açıdan benzerliği açısından dikkat çeker. Eliade’nin ortaya koyduğu gibi birçok bilim insanı Dingir ile Teŋri’nin dilsel ve kavramsal benzerliğine dikkat çekmiş ve konu hakkında Dingir’in Orta Asya’dan Mezopotamya’ya getirildiği de dahil birçok tez öne sürülmüştür.46 Sümerlilerin dinsel metinleri ile slamiyet öncesi Türkçe metinler arasındaki bir diğer benzerlik de dünyanın yaratılışının temel izleği oluşturmamasıdır. Sümerlerde insanın yaratılışı daha fazla ele alınmıştır.47 Türklerde ise köken efsaneleri geniş yer bulur. Yukarıda Kısas-ı Rabgûzî’den alıntıladığımız bölümdeki bir diğer önemli husus da “insan”ın karşılığı olarak kullanılan “Àdem” sözcüğüdür. Burada “Àdem” yalnızca erkek belirten bir sözcük olarak kullanılmamış, tüm insan ırkını belirtmiştir. Yani bu metindeki “Àdem” sözcüğü Orhun Yazıtları’ndaki “kişi” sözcüğünü karşılamıştır. Zaten dikkat edilirse alıntının sonunda “erkek” anlamında “er” sözcüğünün tercih edildiği
görülecektir. Burada, yaratılan ilk insanın cinsiyetine ilişkin bir problem olmakla
beraber, buna insanın yaratılışına ilişkin bölümde değinmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum. Kısas-ı Rabgûzî’de şükran sunulmasının ardından altı çizilen bir diğer önemli konu, Tanrı’nın varlıkları yaratırken amacının onlardan faydalanmak olmadığı, tam tersine varlıkların O’ndan faydalanması olduğudur:
Muhammed Mustafa (şöyle) der: “Yüce Tanrı buyurdu ki:
‘Bir gizli hazineydim, benim Tanrılığımı hiç kimse bilmezdi. Benden fayda bulsunlar diye canlıları yarattım; ben onlardan faydalanayım diye yaratmadım.’ dedi.” Buna karşılık Kur’an-ı Kerim’de, insanın Allah’a kulluk etmesi için yaratıldığı söylenmektedir.50 Söz konusu 51:56. ayeti Harezm Türkçesiyle yazılmış Kur’an tercümesinden örneklendirelim:
Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etmeleri için yarattım.






_________________________________________
35: A. Ata, 1997, s. 3, 1v1-1v4.
36: Sir Gerard Clauson, An Etymological Dictionary of Pre 13th Century Turkish, Oxford, 1972. s. 523. “teŋri: a very old word, prob. pre-Turkish, which can be traced back to the language of the Hsiung-nu, III B.C., if not earlier. It seems originally to have meant ‘the physical sky’, but very earlier acquired religious overtones and came to mean ‘Heaven’ as a kind of impersonal deity,
the commoner meaning in the earlier texts. It was the normal word for ‘God’ in Man. and Bud. texts and was retained in this sense in the Moslem period...”
37:Benzeri bir anlamsal yapı, ngilizce “heaven” sözcüğünde de vardır. bu sözcük hem “gök” hem “cennet” ve hem de “tanrı” anlamlarında kullanılır.
38 :Jean-Paul Roux, Türklerin ve Moğolların Eski Dini, şaret Yay., stanbul, 1994, s. 90.
39: J-P. Roux, 1994, s. 94.
40:M. Eliade, Dinler Tarihine Giriş, stanbul: Kabalcı, 2003. s.61 vd.
41:J-P. Roux, 1994, s. 93.
42:Talat Tekin, Orhun Yazıtları, stanbul: Simurg, 1998. s. 36.
43:“Kut” konusunda ayrıntılı bir inceleme için bkz. Sencer Divitçioğlu, Orta-Asya Türk mparatorluğu, mge Kitabevi Yayınları,
Ankara, 2005.
44:Benzer bölümler: Bilge Kağan Yazıtı, D 20-21/23/32-33
45:T. Tekin, 1998, s. 44-45.
46:M. Eliade, 2003, s. 83 vd.
47:Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü (Ed: Yves Bonnefoy), Dost Kitabevi Yayınları:
Ankara, 2000, Kozmogoni (Mezopotamya) maddesi, Yazar: Elena Cassin, s. 582.
48:m: yr’tm’m 3r8. Eserin yazıldığı dönem ve bölge göz önünde bulundurulacak olursa Aysu Ata’nın yaratmam şeklindeki okuyuşu
eleştirilmeye müsaittir. Çünkü bu dönemde, 1. tekil kişide geniş zamanın olumsuzu yaratmam değil yaratmaz men şeklinde olur.
Yani kişi eki ilkinde olduğu gibi iyelik kökenli değil kişi zamiri kökenlidir. Olumsuzluk eki de geniş zamanda –mAz veya
Karahanlı –mAs’dır. Olumsuz 1. tekil kişide –mAz/s men’in yanında Çağatayca ve Eski Anadolu Türkçesinde de karşılaştığımız –
mezin / -mAn (-mAz men) şekilleri nadiren de olsa geçebilir. A. Ata bunun hangi eserlerde, hangi sıklıkta geçtiğini Harezm-Altın
Ordu Türkçesi (Türk Dilleri Araştırmaları Dizisi:36, stanbul 2002, s. 75-76.) adlı kitabında vermiştir. Bizi ilgilendiren Kısasü’l-





3. EVREN N / DÜNYANIN YARATILIŞI
3.1. Kutsal Kitaplarda Evrenin / Dünyanın Yaratılışı
3.1.1. Eski Ahit’te Evrenin / Dünyanın Yaratılışı

Dünyanın ya da insanın yaratılışını anlatan birçok metin gibi Eski Ahit de
“Başlangıçta” sözüyle başlar. Tanrı Yahve ilk olarak yeri ve göğü yaratır; fakat
Tanrı’nın yarattığı yer bomboş ve ıssızdır, ayrıca gök de karanlıklar içindedir. Tanrı’nın ruhu (Ruhü’l-Kudüs) suların üzerinde hareket halindedir. Tanrı daha sonra ışığı yaratır ve ışığın iyi olduğunu görünce onu karanlıktan ayırır. Karanlığa “gece”, ışığa ise “gündüz” adını verir. Böylece yaratılışın ilk günü gerçekleşmiş olur.52 kinci gün Tanrı bir kubbe yaratarak suları birbirinden ayırır ve yarattığı bu kubbeye “Gök” adını verir. Üçüncü gün ise Tanrı suların bir yere toplanarak kuru toprağın görünür hale gelmesini emreder. Tanrı görünür hale gelen kuru toprağa “Yer”,biriken sulara ise “Deniz” adını verir. Aynı gün Tanrı, topraktan ot, meyve veren ağaçlar ve sebzelerin bitmesini emreder ve onları topraktan çıkartır. Böylece yaratılışın üçüncü günü de tamamlanmış olur.53 Dördüncü gün gündüzü geceden ayırmak ve yeryüzüne ışık vermek amacıyla Güneş, Ay ve yıldızlar yaratılır. Tanrı onları gök kubbeye yerleştirir. Beşinci gün ise denizlerdeki her türlü varlık ve kuşlar yaratılır. Tanrı onlara çoğalmalarını emreder ve onları kutsar. Yaratılışın altıncı gününde ise yerin her türlü hayvanı, cinsine göre yaratılır. Hayvanları da yarattıktan sonra insanı yaratmaya karar veren Tanrı, insanı kendi suretine benzer yaratarak, onun denizde, havada ve karada yaşayan her türlü varlığa hâkim olmasını ister. Tanrı, insanı kendi suretinde ve erkek ile dişi olarak yaratır ve onları kutsar. nsana da çoğalmasını ve her şeye egemen olmasını emreder. Tohum veren her sebze, meyve veren ve tohumu olan her ağaç insana yiyecek olarak bağışlanır.
Kuşlara ve yerin hayvanlarına da otlar yiyecek olarak bağışlanır. Tanrı yarattığı her şeye bakar ve memnun kalır. böylece yaratılış altı günde tamamlanmış olur.54 Tanrı yaratılıştan sonraki gün yaptığı bütün işlerden istirahat eder ve o günü diğerlerinden üstün kılarak kutsar.

3.1.2. Kur’an-ı Kerim’de Evrenin / Dünyanın Yaratılışı
Kur’an-ı Kerim’de dünyanın yaratılışına ilişkin yapılan en önemli vurgular;
Allah’ın yeri, göğü ve bu ikisi arasındaki her şeyi daha önce örneği yokken (ex nihilo), hakka ve hikmete uygun olarak; ayrıca sebepsiz yere değil, belli bir amaç gözeterek yaratmış olmasıdır.Bakara 29, 117; En'âm 1, 14,73, 101, 102; brâhim 10, 19, 32; Hicr 85; Nahl 3; Neml 60; Ankebût 44; Rûm 8, 22; Fâtır 1; Sâd 27;
Zümer 5, 62; Şûrâ 11, 29; Duhân 38; Ahkâf 33; Talâk 12; Mülk 3; Nûh 15.
Allah’ın yaratıcılığının sonsuz ve anlık olduğu da birçok yerde vurgulanarak,
O’nun sadece “Ol!” demesinin herhangi bir şeyi yaratması için yeterli olduğu belirtilir. Bu olayı Yusuf Has Hacib şu şekilde aktarmıştır:
tiledi törütti bu bolmış úamu
bir ök bol tidi boldı úolmış úamu
stedi ve bütün bu varlıkları yarattı;
bir kere: “Ol!” dedi, bütün dilekleri oldu.
Allah, Güneş, Ay ve yıldızları; gece ile gündüzü de insanların yararlanması
amacıyla yaratmıştır. Buna yine Kutadgu Bilig’den bir beyitle örnek verelim:
ya ız yir yaşıl kök kün ay birle tün törütti òalÀyıú öd ödlek bu kün Kara yer ile mavi göğü, güneş ile ayı, gece ile gündüzü, zaman ile zamaneyi ve mahlûkları o yarattı. Allah daha sonra yere yağmurlar yağdırarak insanın rızkı olacak bitkilerin bitmesini sağlar.61 Türklerin slâmî edebiyat çerçevesinde kaleme aldıkları, yazılış tarihi bilinen ilk eseri Kutadgu Bilig’dir. Bu eserin Kur’an-ı Kerim’in ayetleriyle ilgisini ortaya koyan çalışmalar, türlü düzeylerde yapılmıştır.62 Biz de burada Kutadgu Bilig’den
örnek vererek bir bakıma Tanrının yaratıcılık vasfı ile ilgili ayetler ile söz konusu eser arasında ilgi kurmaya çalışalım. Başta Neml suresinin 60 ve 64. ayetleri olmak üzere pek çok ayette geçen konunun Kutadgu Bilig’de geçiş şekline bir bakalım: açın kodmaz hergiz úamu tınlı ı / yidürür içürür tözü sanlı ı Bütün canlıları asla aç bırakmaz, var ettiklerinin hepsini yedirir ve
içirir. Tanrı insanların ihtiyaçları için gerekli olan hayvanları yaratır.64 Allah yeri, göğü ve aradakileri sadece yaratmakla kalmaz, aynı zamanda düzenler ve onlara bir ölçü verir. Yarattıklarında herhangi bir düzensizlik ya da başıboşluk yoktur.65 Görüldüğü üzere Kur’an-ı Kerim’in anlatımıyla Eski Ahit arasında çokça paralellikler vardır. slâm felsefesine göre evren, Tanrı’nın eseridir ve Tanrı tarafından yaratılmıştır. Evrenin bir başlangıcı vardır ve o, er ya da geç yok olacaktır. Tanrı’dan türemiş olan evren O’nun sonsuz bir “tecelli” alanıdır. Evrenin yetkinliği Tanrı’nın yüceliğini, yaratıcı gücünün enginliğini gösterir. Tanrı “kadim” olduğundan yaratılan evren “hadis”tir, yani sonradan varolmuştur. Tanrı’nın ilahi iradesi gereği, yaratılış eylemi,kaçınılmaz bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Başka bir deyişle, Tanrı’nın varlığı, yaratmayı ve dolayısıyla evreni gerekli kılar.

3.2. Kısasü’l-Enbiyâlarda Evrenin / Dünyanın Yaratılışı
Kısasü’l-Enbiyâ türündeki eserlerin slâmi eserler olduğunu belirtmiştik. bu
durumda, incelediğimiz eserlerdeki yaratılışa ilişkin anlatılarda slâm’ın temel kaynağı olan Kur’an-Kerim’in, onun yorumlarının ve hadislerin temel alınması şaşılacak bir iş değildir. Bu eserler her şeyden evvel Müslümanlara dinleri ile ilgili bilinç kazandırmayı amaçladığından temel dayanak noktaları tabii ki Kur’an, hadis ve tefsirlerdir. Benim buradaki amacım ise ele aldığım eserlerdeki çeşitli benzerlik ve farklılıkları saptamaktır. Kısasü’l-Enbiyâlarda evrenin ve dünyanın yaratılışının nasıl anlatıldığı incelenirken Türklerin eski dininden izler aramak pek de verimli olmayacaktır; zira eski Türkler bu konuyla pek ilgilenmemişlerdir. Birçok yönden olduğu gibi inançlar bakımından da Türklerle bir hayli benzerliği olan Moğolların da bu konuyla uzun boylu ilgilendiği söylenemez. Türkler ve Moğollar daha ziyade kavim mitlerini önemsemişler,
evrenin ve dünyanın yaratılışını önemsiz bulmuşlardır. Roux’nun gerek Mitolojiler Sözlüğü’nde ve gerekse Türklerin ve Moğolların Eski Dini’nde belirttiği gibi eski Türklerin kozmogoniye ilişkin elimizdeki tek anlatısı Kül Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarında geçen ve ikisi de tamamen aynı olan şu parçadır:
slâm’ın varlığa bakışına ilişkin olarak bkz: Toshihiko zutsu, slâm’da Varlık Düşüncesi, stanbul: nsan Yayınları, 1995.
A. Ata, 1997, s.3-7; . Cemiloğlu, 2000, s.121-125; Sa'lebî, Arâisü'l-Mecâlis, TDK nüshası, s.1-41.
68
Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü (Ed. Yves Bonnefoy), Kozmogoni ve Kozmografi
(Türkler ve Moğollarda) maddesi, Yazar: J-P. Roux, 2000, c.1., s. 601-602.
67
32
Üze kök teŋri asra yağız yer kılıntukda, ekin ara kişi oglı kılınmış. Kişi
oğlınta üze eçüm apam Bumın Kağan, ştemi Kağan olurmış. (Kültigin
D.1- Bilge Kağan D.2-3)
Üstte mavi gök(yüzü) altta da yağız yer yaratıldığında, ikisinin arasında
insan oğulları yaratılmış. nsan oğullarının üzerine (de) atalarım dedelerim Bumın Hakan (ve) ştemi Hakan (hükümdar olarak) tahta oturmuş.Bu kısa metin eski Türklerin kozmogoniye ilişkin fikirleri hakkında fazla bilgi vermese de değerlidir. En azından göğün ve yerin yaratılıştaki öncüllüğünü ve bunların hemen ardından insanın yaratıldığını düşünmek için aksi bir sebep görünmüyor. Burada önemli bir konu olarak, Roux’nun yukarıdaki parçanın anlamlandırılmasına ilişkin itirazını dile getirmekte fayda görüyorum. Yukarıda görüldüğü gibi Talat Tekin “kıl-” fiilini, “yarat-” fiiliyle anlamlandırmış. Muharrem Ergin ise cümleyi anlamlandırırken “kıl-” fiilini olduğu gibi bırakmış.70 Her iki bilim adamı da eserlerinin sonundaki sözlükte fiile aynı şekilde “kılmak, yapmak, etmek” olarak anlam vermiş. Roux bu fiilin,“yap-, meydana getir-”in edilgen-dönüşlü hali olduğunu ve “Yukarıda mavi gök,aşağıda, kara (karanlık koyu) toprak oluştuğu zaman, ikisinin arasında, kişi (= nsan) oğulları ortaya çıktı” şeklinde anlamlandırılmasının doğru olduğunu savlıyor. Bu savına Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, Boğaziçi Yayınları, stanbul, 2005, s.8-9.
dayanak olarak da aynı metinde insanlarla ilgili olarak aynı sözcüğün kullanılmış olmasını gösteriyor. Roux’nun bu tespitini dikkatli değerlendirmek gerekiyor; zira bu şekildeki bir anlamlandırmayı doğru kabul ettiğimiz zaman hem “kök teŋri”ye hem de “yağız yer”e yaratıcılık vasfı yüklenmiş olur. Burada “kök teŋri”nin kullanımı, Türklerdeki “Gök Tanrı” inancı çerçevesinde değerlendirildiğinde doğru görünebilir; fakat aynı cümle içinde “kişi oglı kılınmış” ibaresi de yer almaktadır. Bu durumda insanın da kendisini var ettiği/kendi kendine var olduğu/oluştuğu gibi bir anlam çıkarmak gerekecektir. Örneğin, Tunyukuk Yazıtı şöyle başlar:
Bilge TuĹukuk, ben özüm, Tabgaç iliŋe kılıntım. (Tunyukuk Yazıtı,
B 1). Bilge Tunyukuk, ben kendim, Çin yönetimi sırasında doğdum
[yaratıldım].Bu cümle Roux’nun anlamlandırmasına pek de uygun görünmemektedir. Ben
Roux’nun savı yerine Talat Tekin’in anlamlandırmasının daha uygun olduğunu
düşünüyorum. Yine de Roux’nun savı, üzerinde tekrar tekrar düşünülmesi gereken önemli bir iddiadır.
71
Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü (Ed. Yves Bonnefoy), Kozmogoni ve Kozmografi
(Türkler ve Moğollarda) maddesi, Yazar: J-P. Roux, 2000, c.1., s. 601.
72
T. Tekin, 1998, s.82-83.
34

3.2.1. Töz


Birçok yaratılış anlatısında başlangıçta ne olduğuna, ilk neyin varolduğuna dair
bölümler vardır. Daha doğrusu, Tanrı’nın diğer her şeyi kendinde ilinek olarak
barındıran bir ilksel ve ilahi varlık ile yaratmaya başladığı anlatılır. Bu töz kavramı Kur’an’da ve haliyle de Kısasü’l-Enbiyâlarda da kendine yer bulur.
Üç metinde de karşımıza çıkan ve “yaratılan her şeyin öncülü olan ve varolmak
için Tanrı’dan başkasına ihtiyaç duymayan ilksel ve ilahi varlık ve/veya kavram”
anlamına gelen “töz”, Eski Yunan felsefesinde, Hıristiyanlıkta ve Batı felsefesinde
kendine geniş yer bulur. Helenistik felsefenin, özellikle de Yeni Platoncu okulun ve Plotinos’un, en başta El-Kındi sayesinde slâm dünyasında ilgi görmesiyle slâm
felsefesini de derinden etkileyen bu kavram üzerine Doğu filozoflarının yanı sıra
özellikle 17. ve 18. yüzyılda Spinoza, Descartes, Leibniz; Locke ve Berkeley gibi Batılı filozoflar da çeşitli düşünceler öne sürmüşlerdir. Rabgûzî’nin eserine göre; Tanrı her şeyden önce bir gevher ~ töz yarattı. Tanrı yarattığı gevhere heybetle bakınca gevher eridi ve su oldu: Óaú taèÀlÀ barçadın burun bir gevher yaratdı, ol gevheràa heybet birlen naøar úıldı, ol gevher su boldı.75
73
Ahmet Cevizci, Felsefe Terimleri Sözlüğü, Paradigma Yay., stanbul, 2000.
Sir Gerard Clauson, 1972, s.571. töz (twyz): ‘root, basis, origin’, ... tözi yıltızı ‘the origin and root’ (of everything on earth); Alttü.
236 tözi ulu miŋ yirtinçüde tözü yadılur (cevheri –kökü- ulu bin bu dünyalarda tamamıyla yayılır.); KB 2758 negü tir eşitgil
ba ırsaú sözi / bu söz işke tut ıl ay ajun tözi (Samimi insan ne der, dinle; ey dünyanın temeli, bu söze göre hareket et); DLT
III:123 anıŋ tüpi tüzi kim = onun soyu sopu, aslı nesli kim? (Besim Atalay, kelimeyi toz olarak okumuştur.). Aynı motif Kısas-ı Enbiyâ’da da görülür. Bu metinde ayrıca Tanrı’nın yarattığı bu gevherin bazı özellikleri de tasvir edilerek; büyüklüğünün yer ve gök kadar olduğu, yetmiş bin başı, her başında yetmiş bin dili ve her dilinde de Tanrı için yetmiş bin tür övgü olduğu belirtilir: Óaú taèÀlÀ bir dÀne gevher yaratdı, anuñ ululuàı yirce gökce idi. Ol gevherüñ yitmiş biñ başı var. Her başında yitmiş biñ dili var. Her dilinde yitmiş biñ dürlü tesbìó var, Tañrı’yı öger. Tanrı tarafından ilk olarak yaratılan gevherle Arâisü'l-Mecâlis’te de karşılaşırız: Taŋrı tebÀreke ve ta’ÀlÀ úaçan diledi kim gökleri ve yirleri yarada evvel bir yaşıl cevher yaratdı yir gök ùabaúalarından ulu77
Yüce Tanrı yeri ve göğü yaratmayı dileyince ilk olarak; yer ve gök
tabakalarından daha yüce, yeşil bir cevher yarattı. Yukarıdaki alıntılarda görüldüğü üzere Kısas-ı Rabgûzî’de yaratılan bu töz/gevher tasvir edilmezken, Arâisü'l-Mecâlis’te gevherin rengi ve yüceliği vurgulanmış, Kısas-ı Enbiyâ’da ise bu gevher bir canlının özellikleriyle anlatılarak özellikle büyüklüğü ve uzuvlarının çokluğu anlatılmıştır.



3.2.4. Yaratılışın Altı Günde Tamamlanması
Kısas-ı Rabgûzî’de rivayet edildiğine göre; Tanrı her şeyi altı günde yarattı:
Óaú taèÀlÀ barça èÀlemni altı künde yaratdı... Òaberde andaà
kelür: Yek-şenbe kün köklerni yaratdı, du-şenbe kün aynı ve künni
ve yulduzlarnı yaratdı, felek içinde yöritdi. Se-şenbe küni cemìè
èÀlem òalúın yaratdı ve úuş úurtlarnı ve feriştelerni yaratdı.
ÇehÀr-şenbe kün sularnı, yulaklarnı yaratdı, yıàaçlar ve ot
y mlerni öndürüp rÿzì ulaştırdı. Penç-şenbe kün behişt dÿzaònı ve
èaõÀb feriştelerini yaratdı, cevrlerini yaratdı. Ádìne kün Ádem
èaleyhi's-selÀmnı yaratdı. Şenbe kün nemerse yaratmadı, munça
nemerselerni bir köz yumup açúunça yaratur erdi. AmmÀ óikmet
bu erdi kim úullarımàa taèlim bolsun t p men bu úÀdirlıkım birlen
aşuk iş úılmadım, siz bu èÀcizlıúıŋız birlen miskìnlik birlen iş kılıŋ
t p aydı...112
Yüce Tanrı bütün âlemi altı günde yarattı... Şöyle anlatılır: Birinci
gün (Pazar) gökleri ve yeri yarattı. kinci gün (Pazartesi) Ay’ı,
Güneş’i ve yıldızları yarattı, bunları gökte hareket ettirdi. Üçüncü
gün (Salı) bütün âlem halkını, kuşları, kurtları ve melekleri
yarattı... Dördüncü gün (Çarşamba) suları, pınarları, ağaçları ve
bitkileri topraktan çıkararak yiyecek (rızık) yetiştirdi. Beşinci gün
112
A. Ata, 1997, s. 5-6, 3r20-3v9.
51
(Perşembe) cenneti, cehennemi ve azap meleklerini yarattı. Cuma
günü (altıncı gün) Âdem’i yarattı. Yedinci gün (Cumartesi) Tanrı
hiçbir şey yaratmadı. Tanrı tüm bunları göz açıp kapayıncaya kadar
yaratabilirdi; ama (Tanrı’nın her şeyi altı günde yaratmasındaki)
hikmet, (Tanrı’nın) kullarına bir ders vermek istemesiydi. Tanrı:
“Ben bu gücümle, bir işi bitirmek için acele etmedim. Siz bu
acizliğinizle sakin bir şekilde ve dinlenerek çalışın.” dedi.
Kur’an-ı Kerim’de de Tanrının yeri ve göğü altı günde yarattığından bahsedilir:
Çın-oú törüttümiz köklerni yerlerni ol iki ara altı kün içinde,
tegmedi bizke armakdın. 113 (37/79b1-80a1=50:38)
And olsun biz, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde
yarattık. Bize hiçbir yorgunluk çökmedi.114
Kısas-ı Enbiyâ’da da her şeyin altı günde yaratıldığı rivayet edilir. Fakat bu
eserde gün gün yaratılış sırası verilmezken yaratılışın hangi gün başlayıp hangi gün
bittiğine dair bir tartışma anımsatılır:
Tevrìt ehli eydürler ki: “Óaú TaèÀlÀ òalúı yaratdı. Yikşenbe gün
başladı Àõìne irtesi tamÀm eyledi. Cumèa gün bayram itdiler.”
NaãrÀniler eydürler: “Şenbi gün başladı, yikşenbe gün tamÀm
113
114
A. Ata 2004, s. 142.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 2000, s.516.
52
oldı” dirler. Giregi115 güni bayram dutarlar. Nitekim Resÿl Óaøreti
eydür: “Cumèa gün günlerüñ ulusıdur, úalan günlerden anuñ faôlı
artuúdur. Zìre Àõìnenüñ biş òaãleti vardur. Evvel Ádem
peyàÀmber ol günde yaradıldı, cÀn daòı ol günde geldi, girü ol
günde úabø oldı. Daòı ol cumèa güninde bir sÀèat vardur, ol
sÀèatde dilek olsa úabÿl olur, redd olmaz.” 116
Yahudiler der ki: “Tanrı varlıkları yarattı. Pazar günü başladı Cuma
tamamladı.
Cumartesi
günü
bayram
ettiler.”
Hıristiyanlar:
“Pazartesi başladı, cumartesi bitirdi.” derler ve Pazar günü bayram
ederler. Nitekim Hz. Muhammed der ki: “Günlerin en ulusu
Cuma’dır, diğer günlerden daha faziletlidir. Zira cumanın beş
niteliği vardır: Âdem o gün yaratıldı ve yine o günde can vücuda
girdi, Cuma günü de ruhunu teslim etti. Ayrıca Cuma günü bir saat
vardır ki o saatte tüm dilekler kabul olur reddedilmez.”
Kısas-ı Enbiyâ’da ayrıca Vehb bin Münebbih’ten bir alıntı yapılarak Tanrı’nın
üçüncü gün denizlerdeki canavarları, dördüncü gün ise rızkı yarattığı rivayet edilir:
115
116
H. Eren’in Türk Dilinin Etimolojik Sözlüğü (Ankara 1999, s. 156) çalışmasında bu kelimeye de yer verilmiştir. Burada gireği
(>gireyi > girey) kelimesinin Ermeniceden geçmiş olduğu söylense de Uwe BlÊsing’in karşı görüşüne de yer verilmiştir. Ona
göre, kelime daha çok Batı Anadolu ve civarında kullanıldığından Ermeniceden geçmiş olması mümkün değildir. Eren’in
yargısına göre kelime, Rumcadan alıntıdır.
gireği, Derleme Sözlüğü’nde şu yerlerde geçtiği kayıtlıdır: Isparta, Burdur, Aydın, zmir, Manisa, Tokat, Merzifon, Amasya,
Ankara, Konya, Antalya, Rumeli göçmenleri.
. Cemiloğlu, 2000, s. 124, 7b1-7.
53
Vehb rivÀyet úılur: “Óaú TaèÀlÀ bu deñizlerüñ içinde ne kim
canavarlar varısa üçünci gün yaratdı. Andan dördünci gün rızúın
yaratdı.” 117
Vehb rivayet eder: “Yüce Tanrı, bu denizlerin içinde hangi
canavarlar varsa üçüncü gün yarattı. Sonra dördüncü gün rızkını
yarattı.”
Evrenin kaç günde yaratıldığı hakkında Arâisü’l-Mecâlis’te de bir rivayet yer
alır; fakat burada diğer metinlere göre büyük bir fark vardır: Tanrı evreni altı günde
değil, yedi günde yaratır ve yaratma işinden sonra dinlenmek için bir gün ayırmaz:
Tañrı tebÀreke ve taèÀlÀ yiri yaratdı şenbe gün ve ùa ları
yikşenbe gün ve a açları düşenbe gün ve úarañulı ı sihşenbe gün
ve nūrı çÀrşenbe gün ve yılúılar ve úalan canavarları pencşenbe
gün ve Àdemi Àõìne gün yaratdı. 118
Yüce Tanrı cumartesi günü yeri yarattı ve dağları pazar günü,
ağaçları pazartesi günü, karanlığı salı günü, güneşi ve ışığı
çarşamba günü, hayvanlar ve diğer canavarları perşembe günü,
insanı da cuma günü yarattı.
117
118
. Cemiloğlu, 2000, s. 122, 4a7-9.
Sa'lebî, a.g.e., s. 13:9-11.
54
Altı günde yaratılan evren motifiyle Eski Ahit’te de karşılaşmıştık: Eski Ahit’e
göre ilk gün (pazar) yer, gök, ışık, gece ve gündüz; ikinci gün (pazartesi) gökkubbe;
üçüncü gün (salı) karalar ve denizler ile bitkiler; dördüncü gün (çarşamba) güneş, ay ve
yıldızlar; beşinci gün (perşembe) denizlerde yaşayan canlılar ve kuşlar; altıncı gün
(cuma) ise cinsine göre her türlü hayvan ve insan yaratıldı. Tanrı yedinci gün
(cumartesi) dinlendi ve o günü kutsadı. Görüldüğü gibi Eski Ahit, Kısas-ı Rabgûzî ve
Arâisü'l-Mecâlis arasında yaratılış sırası bakımından farklar vardır: Eski Ahit’te
dördüncü gün (çarşamba) yaratıldığı söylenen güneş, ay ve yıldızlar, Kısas-ı Rabgûzî’ye
göre ikinci gün (pazartesi), Sa'lebî’ye göreyse beşinci gün (çarşamba) yaratılmıştır.
Kısas-ı Rabgûzî’de insan dışındaki bütün canlıların üçüncü gün (salı) yaratıldığı
söylenirken, Arâisü'l-Mecâlis’te bütün hayvanların ve canavarların altıncı gün
(perşembe) yaratıldığı rivayet edilir. Eski Ahit’e göre denizlerdeki canlılar ve kuşlar
beşinci (perşembe), karada yaşayan hayvanlarsa altıncı gün (cuma) yaratılmıştır.
Bitkilerin hangi gün yaratıldığı konusunda da farklılıklar vardır: Kısas-ı Rabgûzî
bitkilerin dördüncü (çarşamba); Eski Ahit ise beşinci gün (perşembe) yaratıldığını
söyler. Arâisü'l-Mecâlis’te ise bitkilerin üçüncü gün (pazartesi) yaratıldığı aktarılmıştır.
nsanın yaratılışı ise her üç metinde de ortaktır ve insan yaratılışın son günü (cuma)
yaratılmıştır; fakat Kısas-ı Rabgûzî ve Eski Ahit’e göre altıncı güne denk gelen bu son
gün, Arâisü'l-Mecâlis’e göre yedinci gündür. Hepsinde ortak olansa yaratılışın cuma
günü sona erdiğidir.
Kısasü’l-Enbiyâlarda, evrenin yaratılışı ve düzenlenişi konusunda eski Türklerin
inanışlarından pek fazla iz olmadığını; zira eski Türklerin bu konuyla çok da
55
ilgilenmediğini
daha
önce
belirtmiştik.
Roux’nun
yakın
zamanda
ait
Türk
kozmogonilerinin arttığına dair tespiti de daha önce dile getirilmişti. şte Verbitskiy’nin
derlediği ve bizim Ögel’den okuduğumuz Altay Yaratılış Destanı’nda da altı günde
yaratılış motifi vardır. Bu anlatıda Eski Ahit etkisi olduğu da aşikardır. Ayrıca altı
günlük yaratılışın ardından Bay Ülgen adı verilen yaratıcı Tanrı’nın dinlendiği de
belirtilerek Eski Ahit’le paralel bir anlatım oluşturulmuştur:
Dünya yaratılışı, altı günde olmuştu
Yedinci günde ise, Bay-Ülgen uyumuştu.119
Görüldüğü gibi hem Kısas-ı Rabgûzî’de hem Arâisü'l-Mecâlis’te ve hem de
Kısas-ı Enbiyâ’da bazı ayrıntılar farklı olmakla beraber anlatının iskeleti aynıdır. Üç
eser de yaratılışın anlatıldığı bölümler bakımından Eski Ahit’e uygunluk göstermektedir.
Farklılık olarak; Rabgûzî’nin eserinde Arş’tan söz açılmazken, suyun köpüğünden yerin
yaratılması da sadece Arâisü'l-Mecâlis ve Kısas-ı Enbiyâ’da geçen bir motiftir. Ayrıca
yaratılışın kaç gün sürdüğü ve hangi gün, nelerin yaratıldığı konusunda da bazı
farklılıklar vardır.
Kısas-ı Rabgûzî’de yeryüzünün yaratılışı anlatıldıktan sonra sıra insanın nasıl
yaratıldığına gelince, ilk olarak Tanrı’nın insanı yaratmaya karar verme sürecinden
başlanmıştır.
119
Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, Ankara: TTK, 2003, s. 434.
56
Kısas-ı Enbiyâ’da ise cennetin ve cehennemin özellikleri, ölüm meleğinin
özellikleri, yerin ve göğün katları, Tanrı’nın aklı yaratması ve onu üstün kılması gibi
ayrıntılara da yer verilerek Vehb bin Münebbih, bn Abbas gibi âlimlerden bu konulara
ilişkin çeşitli rivayetler nakledildikten sonra insanın yaratılışına geçilmiştir.
Arâisü'l-Mecâlis’te özellikle yerin ve göğün katları hakkında birçok rivayete yer
verilmiş; meleklerden, cennet ve cehennemden bahsedilmiştir. Ayrıca yaratılışa ilişkin
olmayan rivayetler ve başka konulardaki bazı kıssalar uzun uzun anlatılmıştır. Sa'lebî, insanın nasıl yaratıldığı konusuna geçmeden önce bazı hadislere ve sahabelerden nakledilen çeşitli olaylara eserinde bolca yer vermiştir.

4. NSANIN YARATILIŞI
4.1. Kutsal Kitaplarda nsanın Yaratılışı
4.1.1. Eski Ahit’te nsanın Yaratılışı
Eski Ahit’te insanın yaratılışı aşağıdaki gibi özetlenebilir:
Tanrı yeri ve göğü yarattığında yerde bir fidan ya da ot henüz bitmemişti; zira
Tanrı henüz yağmur yağdırmamıştı ve toprağı işleyecek bir insan da yoktu. Yerden bir
buğu yükselir ve bütün toprağın yüzünü sular. Tanrı, Âdem’i yerin toprağından
yaratarak burnuna yaşam soluğunu üfler, böylece Âdem canlanır. Daha sonra Tanrı,
doğuya doğru Aden’de bir bahçe kurarak yarattığı insanı oraya koyar. Tanrı görüntüsü
ve yenilmesi güzel olan her ağacı, bahçenin ortasında yer alan hayat ağacını ve iyilikle
kötülüğü bilme ağacını yerden bitirir. Ayrıca bahçeyi sulamak için Aden’den bir de
ırmak çıkarak dört kola ayrılır. Bu dört ırmağın adları; Pişon, Gihon, Dicle ve Fırat’tır.
Tanrı Âdem’i alıp, baksın ve onu korusun diye Aden bahçesine koyar. Tanrı, Âdem’i bu
bahçeye koyduktan sonra ona; bahçedeki her ağaçtan dilediği gibi yiyebileceğini söyler,
sadece iyiliği ve kötülüğü bilme ağacına yaklaşmamasını emreder; zira Âdem o ağaçtan
yediği gün ölecektir.120
Tanrı daha sonra Âdem’in yalnız olmasının iyi olmadığına, ona bir yardımcı
yaratması gerektiğine karar verir ve yerdeki her hayvanı, göklerin her kuşunu topraktan
yaratır. Onlara ne ad vereceğini görmek için hepsini Âdem`e getirir. Âdem her birine ne
120
Tekvin 2:5-17.
58
ad verdiyse, o canlı o adla anılır. Fakat bütün bu canlılar arasında Âdem’e uygun bir
yardımcı bulunamaz. Bunun üzerine Tanrı, Âdem’e derin bir uyku verir ve o uyurken
onun kaburga kemiklerinden birini alarak yerini etle kaplar. Âdem`den aldığı kaburga
kemiğinden bir kadın yaratarak onu Âdem`e getirir. Âdem, “ şte, bu benim
kemiklerimden alınmış kemik, etimden alınmış ettir” der, “Ona 'Kadın' denilecek; çünkü
o adamdan alındı.”121 Bu nedenle adam annesini babasını bırakıp karısına bağlanacak,
ikisi tek beden olacak. Âdem de karısı da çıplaktılar, henüz utanç nedir bilmiyorlardı.122
4.1.2. Kur’an-ı Kerim’de nsanın Yaratılışı
nsanın yaratılışı konusu Kur’an-ı Kerim’in birçok sûresine yayılmıştır. Konuyu
şu şekilde özetleyebiliriz:
Diğer her şey yaratıldıktan sonra Allah insanı dünyaya hükmetmesi ve kendisine
kulluk etmesi için yaratmaya karar verir.123 Melekler şaşırarak bu durumun sebeplerini
sorduklarında, sadece emri dinlemeleri gerektiğini ve yaratılacak insana secde
edeceklerini öğrenirler.124 Tüm melekler Allah’ın emrini yerine getirmeye hazırken
sadece blis bu emre karşı çıkar; zira blis ateşten yaratılmışken125 Tanrı insanı yaratmak
için toprak ve suyu kullanmaya karar verir.126 Böylece blis günahkârlardan olurken
121
branice kadın ( şşa) sözcüğü adam ( ş) sözcüğünden türemiştir.
Tekvin 2:18-25.
Sâd 71; Zâriyât 56.
124
Bakara 30; Sâd 71.
125
A'râf 12.
126
Bakara 30.
122
123
59
insan da topraktan şekillendirilerek yaratılır.127 nsan topraktan ve sonra da az bir sudan
(meniden) yaratılmıştır.128
Yalnız burada şunu hatırlatmakta fayda vardır ki; “ nsan önce topraktan
(balçıktan) ve sonra da az bir sudan yaratılmıştır” dendiğinde kastedilen; ilk yaratılışın
topraktan olduğu, ilk insan çifti oluştuktan sonra yaratılan insanların ise bir parça sudan
yaratıldığıdır. Bu durum başka bazı ayetlerde de açıklanmıştır ve Allah’ın yaratmayı
tekrar etmesi olarak dile getirilmiştir.129
Karahanlı Türkçesiyle kaleme alınmış Kur’an tercümesinde bu konu şöyle
işlenir:
Ol Taŋrı törütti sizi topraúdın yana arúa suwındın yana bir kesek
úandın yana çıúarur sizni kiçiglik birle yana teger sizler yigitlikúa
yana bolur siz ulu pīrle
130
, sizlerde ol kim öldürülgey siz anda
öŋdin, bir ança teger sizler atanmış zamÀnúa tegi, bol ay kim
uú ay sizler. 131 (35/62b1-63b1=40:67)
Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan yaratan, sonra
bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz,
sonra da ihtiyarlamanız ki içinizden daha önce vefat edenler de
127
Âl-i mrân 59; En'âm 2; A'râf 11; Hicr 33; srâ 61; Secde 7; Sâd 76; Kıyâme 38.
Hûd 61; Hicr 26; Nahl 4; Kehf 37; Meryem 9, 67; Tâhâ 55; Hac 5; Mü'minûn 12-14; Rûm 20; Secde 8; Fâtır 11; Yâsin 77;
Mü'min 67; Necm 45-46; Rahmân 14; nsan 2; Mürselât 20; Abese 19.
129
Rûm 11.
130
+le çokluk eki için bkz.: A. Ata, “Türk Dillerinde +lA Çokluk Eki”, Doğu-Batı Bağlamında Uluslararası Türk Dili ve Kültürü
Konferansı, Şumnu Piskopos Konstantin Preslavski Üniversitesi, 26-29 Ekim 2002.
131
A. Ata 2004, s. 113.
128
60
vardır, ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O’dur. Umulur
ki düşünürsünüz.132
Allah insanı yarattıktan sonra onu, içine ruh üfleyerek canlandırır.133 Ayrıca
insan şerefli olarak ve en güzel biçimde yaratılmıştır.134 Beri yandan Allah insanı zayıf
yaratmıştır135 ve huzur bulsun diye insanın eşini de aynı nefisten yaratmıştır.136
lk Türkçe Kur’an Tercümesi’nde bu konu şu şekilde aktarılmıştır:
Ol Taŋrı kim törütti sizni bir et-özdin, úıldı andın cüftini
tayanmaú üçün aŋar, úaçan örtti erse anı kötürdi yük anıŋ yükini,
yüŋül, keçti ap berküdi anıŋ birle úaçan a ır boldı erse ündediler
Taŋrını dilerini: eger berseŋ bizke edgü èayÀl bolur-miz şükr
úılı lılardan. 137 (28/58a2-59a2=7:189)
Sizi tek bir candan (Adem’den) yaratan, ondan da yanında huzur
bulsun diye eşini (Havva’yı) yaratan O’dur. Eşi ile birleşince eşi
hafif bir yük yüklendi (hamile kaldı). Onu bir müddet taşıdı.
Hamileliği ağırlaşınca, Rableri Allah’a: Andolsun bize kusursuz
bir çocuk verirsen muhakkak şükredenlerden olacağız, diye dua
ettiler.138
132
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 2000, s. 474.
Hicr 28, 29; Secde 9.
Tîn 4; srâ 70.
135
Nisâ 28; Rûm 54.
136
Nisâ 1; A'râf 189; Rûm 21; Fâtır 11; Zümer 6; Hucurât 13; Zâriyât 49; Kıyâme 39; Nebe' 8.
137
A. Ata 2004, s. 28.
138
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 2000, s. 174.
133
134
61
Böylece dünyanın ve insanın yaratılışı tamamlanmış olur. Kur’an-ı Kerim’de,
Tevrat’ta olduğu gibi, gün gün bir yaratılış kronolojisi verilmemekle beraber, bazı
ayetlerde her şeyin altı gün içinde yaratıldığı söylenmektedir.139 Ayrıca, Allah’ın
yaratma gücünün sonsuz olduğunu vurgulamak amacıyla, O’nun tüm varlıkları yarattığı
halde bu uğraştan dolayı yorulmadığı da Kur’an-ı Kerim’de belirtilmiştir.140
slam felsefesi genel olarak ruhun, insandan önce yaratılmış olduğunu, ve bedene
sonradan girdiğini savunur. Ruh bedenden bağımsız bir töz olarak varolur ve insan öl-
düğü zaman ölmez. Ölüm, yalnızca ruhun bedenden ayrılması, geldiği tanrısal kaynağa
geri dönmesidir.
nsan varlığı ruhun özünü bilemez, yalnızca ruhun dışa vuran
eylemlerini düşünür ve yorumlar. Ruhun maddeyle en küçük bir ilgisi yoktur. nsanda
bilmeyi, düşünmeyi, canlılığı insan olarak eylemde bulunmayı sağlayan ruhtur. nsan
varlığının ikinci bileşeni, ruhtan sonra yaratılmış ve geçici olan, yok olup giden
bedendir. slam felsefesinin tüm düşünürlerine göre, bedenin duyular adı verilen değişik
nitelikte yetenekleri vardır. Bununla birlikte, duyular yalnızca ruhun yardımıyla iş
görebilir. Bedene canlılık veren ruh, duyuların çalışmasını algı gücünün gelişmesini
sağlar. nsanda, Tanrı’nın ona verdiği bir cüzi irade vardır.141
Gerek slâm’da gerekse diğer dinlerde insanın diğer canlılardan üstün olduğunun
kabul edilmesi, daha en başta insana uygun bir dünya yaratılmasıyla ilintilidir. nsanoğlu
dünya üzerindeki iktidarının yaratılışla başladığına inanır ve dolayısıyla iktidarını en
139
A'râf 54; Yûnus 3; Furkân 59; Kâf 38; Hadîd 4.
Kâf 38.
141
T. Izutsu, 1995, s. 89 vd.
140
62
baştan meşru görür. Tanrı, insanı mahlukların en şereflisi olarak yaratarak ona dünya
üzerinde bir iktidar vermiştir ve bu durumda insanın bu iktidarı reddetmesi Tanrı’ya
karşı gelmek olacaktır. Tanrı’nın her şey üzerindeki mutlak iktidarının tecellisi, insanın
kısıtlı ve yalnız dünyevî iktidarıdır.
4.2. Kısasü'l-Enbiyâlarda nsanın Yaratılışı142
Kısas-ı Rabgûzî’de insanın yaratılışı Kur’an’dan ayetler kullanarak anlatılır,
Kısas-ı Enbiyâ’da ve Arâisü'l-Mecâlis’te de insanın yaratılışı anlatılırken hem
Kur’an’dan ayetler yer almış hem de Vehb bin Münebbih, Cafer-i Sadık, bn Abbas gibi
din âlimlerinin rivayet ettikleri hadislerden faydalanılmıştır. Ahmed Cevdet Paşa’nın
Kısas-ı Enbiya’sında ise ilk insanın yaratılışı oldukça kısa bir şekilde anlatılmıştır.
Kısas-ı Enbiyâ ve Tevarih-i Hulafa’nın bu kısa bölümünü buraya almakta bir sakınca
görmüyorum:
Âdem Aleyhisselâm:
Allâhu Teâla hazretleri Âlemi yoktan var etti ve Âdem’i topraktan
yarattı. Sonra Âdem’in cesedine ruh verdi ve “Ona secde ediniz”
diye meleklere emretti.
Bütün melekler Hz. Âdem’e secde ettiler. Fakat blis, kibir ve
hasedinden dolayı ona secde etmedi. Bunun için Hakk’ın
huzurundan tard olundu ve mel ́ûn oldu, kendisine de “Şeytan-ı
142
A. Ata, 1997, s. 8-21; . Cemiloğlu, 2000, s. 126-132; Sa'lebî, a.g.e., s. 41-50; Ahmet Cevdet Paşa, 2000, s. 1.
63
Racim” denildi. Bu sebepten o da Âdem’e düşman oldu. Ondan
sonra Cenâb-ı Hak “Havva”yı yarattı ve Hazret-i Âdem’e eş etti.
kisini de Cenab-ı Hak Cennete koydu ve “Yeyiniz, içiniz, lâkin şu
ağaca yaklaşmayınız” dedi.
Şeytan ise bir yolunu bularak, Cennet’e girdi ve Âdem ile
Havva’nın yanına gitti. Onlara dedi ki: “Allah sizi o ağaçtan niçin
men etti biliyor musunuz?” Eğer siz ondan yerseniz, artık sizin
için ölüm olmaz; ebediyyen cennette kalırsınız” diye önce
Havva’yı ve onun vasıtasiyle de Âdem’i aldatıp ikisine de o ağacın
meyvesinden yedirdi. Bunun üzerine Allah ikisini de Cennet’ten
çıkardı ve yeryüzüne indirdi. Âdem, Hint tarafına ve Havva,
Cidde’ye düştü.143
Görüldüğü gibi Ahmet Cevdet hikâyenin sadece en temel yönüne değinmiş,
ayrıntılara hiç girmemiştir. Gerek Âdem ve Havva’ya nasıl can verildiğine ve gerekse
Cennet’ten kovuluşlarına ilişkin detaylar atlanarak son derece yüzeysel bir özet
yapılmıştır.
143
Ahmet Cevdet Paşa, 2000, s. 1.
64
4.2.1. Tanrı nsanı Neden Yarattı
slâm inanışına göre evrendeki hiçbir şey sebepsiz değildir ve haliyle insan da bir
sebep üzerine yaratılmıştır. Kısas-ı Rabgûzî’de insanın yaratılış sebebi şu şekilde
anlatılır:
Bir òaberde andaà kelür: Úaçan Mevlì taèÀlÀ dünyÀnı yaratdı
erse y r mülkini úuşlaràa b rdi, y ti miŋ yıl úuşlar tutdılar. Anda
k êin Cinn bini'l-CÀnàa b rdi, y ti miŋ yıl taúı olar tutdılar,
yazuú maèãiyet üküş úıldılar, úan töktiler erse anlardın alıp
feriştelerge b rdi, y ti miŋ yıl tamÀm boldı erse anlardın ma
alàu vaút bolup m n y r yüziŋe òalìfe yaratur-men, t p òi Àp
úıldı... Ferişteler bu òitÀbnı işitdiler erse kaêàuluà bolup
aydılar: lÀhì, y r yüzinde ortaú işligler, úan tökgüçiler yaratur-
sen, biz tesbìó ü tehlìl ü teúaddüs úılàanlardın alıp y r mülkini
anlaràa mu b rür-sen. Òi Àb keldi: Men bilür-men, sizler
bilmez-siz. 144
Bir rivayette şöyle anlatılır: Tanrı yeryüzünü yaratınca sahipliğini kuşlara verdi, yedi bin yıl kuşlar hüküm sürdü. Ondan sonra Cinn bini'l-Cânn’a (cinlere) verdi ve yedi bin yıl da onlar hüküm sürdü. (Cinler) çok fazla günah işleyince, kan dökünce (Tanrı) onlardan alıp meleklere verdi. Yedi bin yıl tamamlanınca onlardan da alma vakti geldi ve "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" dedi. Melekler bu hitabı duyunca kaygılandılar ve: "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." dediler. Allah da: "Ben bilirim, sizler bilmezsiniz" dedi. Yukarıdaki anlatı Harezm Türkçesiyle yapılmış Kur’an Tercümesinde şöyle geçer: Takı ol vaútın kim aydı sening êiŋ, firiştelerge: “óaúīúat üze men
úıl an men yirde òalīfe.” Aydılar: “úılur mu sen anıŋ içinde ol kim irseni kim fesÀd úılur anıŋ içinde taúı töker úanlarını; taúı biz arı lar biz seniŋ ögmekiŋ birle taúı arı layur miz sini?” Aydı:
“óaúīúat üze men bilür men ol nirseni kim bilmes siz.” 145
Hatırla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,
dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken,
yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife
kılıyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemeyeceğinizi herhalde
ben bilirim, dedi146.
145
144
A. Ata, 1997, s. 7-8, 4v21-5r8.
65
146
G. Sağol 1993, s. 30.
Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, 2000, s. 5.
66
Kısas-ı Enbiya’da daha önce de belirttiğimiz gibi pek düzenli bir anlatım
olmamakla beraber biz yine de belli bir düzen içerisinde insanın yaratılışının anlatıldığı
bölümü özetlemeye çalışacağız ve Rabgûzî’nin eserinde olduğu gibi Tanrı’nın insanı
yaratma sebebinden başlayacağız. Kısas-ı Enbiyâ’da açık bir sebep gösterilmese de
insanın yaratılışındaki amaç şöyle sezdirilir:
Şol dem ki Tañrı TaèÀlÀ’dan nidÀ geldi ki yÀ CebrÀéìl yir yüzine
ingil, bir úabøa topraú getürgil kim andan bir Àdem... cümle
maòlÿúuñ efêÀli ola, evliyÀ enbiyÀ andan faòırlana.147
O zaman ki yüce Tanrı’dan Cebrail'e: “Yeryüzüne in, bir tutam
toprak getir ki ondan bütün yaratıkların en erdemisi olan ve
evliyalara,
peygamberlere
örnek
olacak
bir
insan
(yaratacağım/yaratayım).” diye emir geldi.
Tanrı’nın insanı neden yarattığını en açık anlatan eser Arâisü'l-Mecâlis’tir.
Eserde ilk insanın yaratılışının nasıl gerçekleştiği anlatılmadan önce Tanrı’nın insanı
hangi sebeple yarattığı anlatılmıştır:
Tañrı taèÀlÀ òalúı yaratdı tÀ kendünüñ varlı ın bildüre eger òalúı
yaratmasa Tañrınuñ varlı ı bilinmeyedi ve daòı kendünüñ èilm ve
úudreti tamÀmlı ın bildürmek içün yaratdı ve daòı òalúı yaratdı
kendüye úulluú úılmaú içün kim ol úulluú úılanlaruñ úullu ın sever
147
. Cemiloğlu, 2000, s. 125, 8b11-13.
67
ve úulluú úıldu ıçün
148
öger neçeme kim bu òalú úullu ına
muótÀc degülse daòı kendüye úulluú úılındu ın sever.149
Tanrı insanları kendi varlığını bildirmek için yarattı. Eğer Tanrı
insanları yaratmasaydı Tanrı’nın varlığı bilinmeyecekti ve de
kendisinin ilminin ve gücünün tamamlığını bildirmek için yarattı ve
ayrıca insanları kendine kulluk etmeleri için yarattı. Tanrı
kendisine kulluk edenleri sever ve onların kulluk etmesini över.
Her ne kadar insanların kulluğuna muhtaç değilse de Tanrı
kendisine kulluk edilmesini sever.”
Arâisü'l-Mecâlis’te, Tanrı’nın insanı ne için yarattığı, başka bölümlerde de tekrar
edilmiştir:
èÁlimler eyitdi Tañrı taèÀlÀ òalú yaratdı kendü úudretin ÀşikÀre
úılma ıçün150 andan rızúın virdi kendü èiõõetin bildürmek içün
andan ãoñra öldürür kendünüñ úahrın ve cabbÀrlı ın bildürmek
içün andan ãoñra girü diri úılur kendünüñ èadlin ve fa lın ve
sevÀbın ve èaõÀbın bildürmek içün.151
Âlimler der ki: “Tanrı insanları kendi gücünü görünür kılmak için
yarattı. Sonra onlara, yüceliğini anlasınlar diye rızık verdi. Daha
148
úıldu ıçun şeklinde okunması doğru olacaktır.
Sa'lebî, a.g.e., s. 42:2-5.
150
úılma ıçun şeklinde okunması doğru olacaktır.
151
Sa'lebî, a.g.e., s. 43:1-3.
149
68
sonra da onları öldürdü ki onun kahrediciliğini ve zorlayıcılığını
anlasınlar. Ardından onları tekrar diriltir ki Tanrı’nın adaletini,
erdemini, iyiliğini ve azabını öğrensinler.”
Kısas-ı Rabgûzî’de, Tanrı’nın daha önce başka varlıklar yaratıp dünyanın
hakimiyetini onlara verdiği söylendikten sonra insanı “halife” olarak yaratmaya karar
verdiği bildiriliyor. Bu anlatımdan, Tanrı’nın insanı diğer yarattıklarından daha üstün
tuttuğu ve ona ayrıcalıklı bir kutsallık atfettiği sonucu çıkarılabilir. nsanın bu ayrıcalığı
Kısas-ı Enbiyâ’da daha açık bir şekilde dile getirilerek, onun yaratılanların en faziletlisi
olacağı söylenir. Araisü’l-Mecâlis’te ise Tanrı’nın insanı yaratırken amacının, kendi
varlığının bilinmesi olduğu nakledilir. Kendi varlığını bildirmek isteyen Tanrı; irade ve
akıl sahibi insanı yaratarak, onun kulluğuyla varlığını ortaya koyar. Tanrı ayrıca insanı
yaşatarak, doyurarak, öldürerek ve tekrar dirilterek de en temel özelliklerini, yani
yaratıcılığını ve kadir-i mutlaklığını, somutlaştırır. Beri yandan Tanrı, ihtiyacı
olmamasına rağmen, yarattığı bu varlığın kendine kulluk etmesini isteyerek insanın akıl
ve iradesinin temelinin kendinde olduğunu vurgular. nsanın cüzzî iradesini var edenin
Tanrı’nın küllî iradesi olduğu bu şekilde vurgulanmış olur.
Bu anlatıların bir diğer özelliği de insanın dünyadaki diğer varlıklar üzerindeki
iktidarını Tanrısal bir öze bağlamasıdır. nsan muktedirdir; çünkü en başta Tanrı, insanın
muktedir olmasını ve dünyayı yönetmesini istemiştir. Varolan her şeyin ve durumun
daha en başta belirlendiği inanışını, yani her şeyin kozmogonik bir boyutu olduğunu
69
daha önce zikretmiştik. nsanın yaratılışı konusunda bunun örneklerini görmeye devam
edeceğiz.
4.2.2. Topraktan Yaratılan nsan
Önceki brahimî dinlerde ve başka inanışlarda olduğu gibi slâmiyette de ilk
insanın topraktan yaratıldığına inanılır. Dünyanın Yaratılışı bölümünde yerin/toprağın
birçok inanışta kutsal kabul edildiğini belirtmiştik. slâm inanışında Her şeyin olduğu
gibi insanın topraktan yaratılmasının da bir nedeni vardır ve bu neden Kısas-ı
Rabgûzî’de şöyle anlatılır:
Úaçan Mevlì èazze celle Ádemni yaratur-men, t p òi Àb úıldı erse
barça nesneler baş kötürüp Ádemni bizdin yıratàıl
152
, t p amaè
úıldılar. Taà aydı men úutluà-men, teŋiz aydı men heybetlig-men,
altun aydı men èazìz-men, kök aydı men eêìz-men. Úamuà nerseler
baş kötürüp özlerini öge küwendiler. Ol óÀlde y r tevaøøuè úılıp
aydı: men úamuàdın øaèìf-men, aêak altında men, mende küwengü
nerse yoú, t p tevaøøuèlıú úıldı erse òi Àb keldi: Men Ádemni
topraúdın yaratur-men, t p. Ádemni topraúdın yaratdı.153
Tanrı Âdem’i yaratacağını söyleyince (daha önce yaratılmış olan)
her şey baş(ını) kaldırıp:154 “Âdem’i bizden yarat.” diyerek
hırslandılar. Dağ: “Ben kutluyum”; deniz: “Ben heybetliyim”; altın:
152
Burada bir dizgi hatası olsa gerek. Çünkü metnin gelişinden bu kelimenin yarat ıl olacağı açıktır.
A. Ata, 1997, s. 9-10, 6r15-20.
154
Burada baş kötür- deyiminin “isyan etmek” anlamında değil; mecaz olmadan “başını kaldırmak” anlamında kullanıldığını
düşünüyorum. Tanrı göğün en yüksek katında (Arş) iken diğer tüm varlıklar (gök bile) aşağıdadır ve Tanrı’ya seslenmek için
başlarını kaldrırlar. Günümüzde de insanlar dua ederken çoğu zaman başlarını ve avuç içlerini göğe doğru kaldırırlar.
153
70
“Ben değerliyim”, gök: “Ben yüceyim” dedi. Her şey üstünlüğünü
sayıp övünmeye başladı. Her şey böylece övünürken toprak alçak
gönüllülük gösterdi ve: “Ben tüm diğer varlıklardan zayıfım, ayak
altındayım. Övünülecek hiçbir şeyim yok.” deyince Tanrı’dan:
“Ben Âdem’i topraktan yaratacağım.” hitabı geldi ve Âdem’i
topraktan yarattı.
Bu anlatının vermek istediği mesajı şu şekilde yorumlamak mümkün görünüyor:
Toprak alçak gönüllü olması sebebiyle insanın hammaddesi olmayı hak etmiştir; zira
Tanrı alçak gönüllüleri sever ve insan da özüne, yani toprağa uygun olarak alçak gönüllü
olmalıdır.
Burada Âdem adı üzerinde durmakta da fayda görüyorum. Âdem ilk olarak,
Eski Ahit’teki yaratılış anlatılarında, yaratılan ilk insana verilen unvan ve addır. Âdem
sözcüğü yeryüzünün kırmızı balçığından gelerek dünyada yaşayan, dünyalı anlamına bir
gönderme olabilir.155 Burada ilk varlık açıkça yalnız bir erkektir, kadın henüz Adem’in
kaburga kemiğinden eş ve yardımcı olarak yaratılmamıştır. Yahudi Kabala’sında
Âdem’in yaratılışına ilişkin farklı fikirler vardır. Bunların en önemlisi ilk insanın
hernafrodit olup daha sonradan yine tanrı tarafından iki cinsiyete bölünmüş olmasıdır.156
155
156
branice’de “adom” kırmızı; “adama” ise yeryüzü anlamına gelir.
Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Encyclopedia of Religion (Ed. Lindsay Jones), Adam madddesi, Yazar: Michael Fishbane,
c.1, s.29-30
71
Rabgûzî insanın yaratılacağı toprağın Tanrı’ya getirilişini ve getirilen o toprağın
mahiyetini şu şekilde nakletmiştir:
Úaçan êi èazze ve celle Ádemni yaratmaú tiledi erse CebrÀéilge
òi Àb keldi; baràıl y r yüzindin bir awuç topraú ketürgil. CebrÀéil
kelip topraú alàalu oàradı erse y r CebrÀéilge ant b rdi; mendin
topraú almaàıl t p. CebrÀéil ant oàurlap topraú almadı. srÀfìlni
ıêdı aŋa ma ant b rdi, ol topraú almadı. K êin MikÀéìlni ıêdı aŋa
ma ant b rdi ol ma topraú almadı. K êin èAzrÀéilni ıêdı, aŋa ma
ant b rdi. èAzrÀéil aydı; seniŋ antıŋdın maŋa Mevlì taèÀlÀ yarlıàı
èazìzrek turur, t p her úamuà y r yüzindin bir owuç tofraú aldı...
Óaøretdin òi Àb keldi: Ey èAzrÀéil àÀyet úatıà köŋüllüg ermiş-sen.
Taúdìr andaà úıldım úamuà tınlıàlarnıŋ cÀnın saŋa alduràay-men.
Ol topraúda suvı tebiz, ürüŋ úara, süçüg açıà, sarıà, yaşıl, úızıl,
kök, úatıà yumşak ve arıà arıàsız, tatlıàsız úamuà bar erdi. Ol
sebebdin Ádem oàlanları biri biriŋe meŋzemezler, kimi arıà, kimi
arıàsız, kini iglig, kimi igsiz, kimi ürüŋ, kimi úara, kimi sarıà, kimi
úızıl, kimi edgü, kimi isiz, kimi süçüg sözlüg, kimi açıà sözlüg, kimi
úatıà köŋüllüg, kimi yumşak köŋüllig.157
Tanrı Âdem’i yaratmak isteyince, Cebaril’e: “Git yeryüzünden bir
avuç toprak getir.” diye emir geldi. Cebrail toprak almak için
yeryüzüne gelince yeryüzü Cebrail’e: “Benden toprak alma.” diye
157
A. Ata, 1997, s. 9, 5v13-6r5.
72
yemin ettirdi. Cebrail yeminini bozmayıp toprak almadı. (Tanrı
daha sonra) srafil’i yolladı, (yeryüzü) ona da yemin verdi, o
( srafil) da toprak almadı. Sonra Mikail’i yolladı, (yeryüzü) ona da
yemin verdi, o (Mikail) da toprak almadı. Sonra Azrail’i yolladı,
(yeryüzü) ona da yemin verdi. Azrail: “Allah’ın emri senin
yemininden kıymetlidir benim için.” diyerek yeryüzünün her
yerinden bir avuç toprak aldı. Tanrı’dan hitap geldi: “Ey Azrail,
gayet sağlam gönüllüymüşsün. Şöyle takdir ettim ki; bütün
canlıların canını sana aldıracağım.” O toprakta (Azrail’in aldığı bir
avuç toprakta) kirli-temiz, beyaz-siyah, tatlı-acı, sarı, yeşil, kırmızı,
mavi, sert-yumuşak ve iyi-kötü, tatsız hepsi vardı. O sebepten
insanoğulları birbirine benzemezler; kimi iyi, kimi kötü, kimi
sağlıklı, kimi hasta, kimi beyaz, kimi siyah, kimi sarı, kimi kızıl,
kimi iyi, kimi hayırsız, kimi tatlı sözlü, kimi acı sözlü, kimi sert
gönüllü, kimi yumuşak
Arâisü'l-Mecâlis’te Âdem’in toprağının yerden alınması ve devamında gelişen
olaylar şu şekilde anlatılmıştır:
Úaçan Tañrı taèÀlÀ diledi kim Ádem pey Àmbarı yarada vaóiy
úıldı yire kim senden bir òalú yaradurvan bir nicesi baña muùìè
ola bir nicesi èÀãì ola baña muùìè olanı uçma a givirem ve èÀãì
olanı ùamuya andan Cebraéìli viribidi kim yirden bir avuç ùopraú
getüre úaçan Cebraéìl yire indi kim bir avuç ùopraú ala yir eyitdi
73
ãı ınurvan ol Tañrı èiõõetine kim seni viribidi bu gün benden
nesne alma ıl kim yarın Tañrıya èÀãì olup ùamu naãìbi olmasun
pes Cebraéìl nesne almadı girü Tañrıya döndi eyitdi yÀ Rabbi sen
Tañrıya ãı ındı òoş görmedüm andan ùopraú alam pes Tañrı
taèÀlÀ MiúÀéìli viribidi pes MiúÀéìl yire indi yir yine Tañrıya
ãı ındı ol daòı nesne almadı girü óa rete vardı andan Tañrı
taèÀlÀ èAzrÀéìli viribidi pes yir èAzrÀéìlden yine Tañrıya ãı ındı
kim benden nesne alma ıl didi pes èAzrÀéìl eyitdi ben Tañrıya
sı ınurvan anuñ buyru ın ãımaúdan pes melekü’l-mevt el urdı
yirüñ dört buca ından cümle yir yüzinüñ yoúar ı úatından
çora ından balçı ından úızılından úarasından ve a ından
yazısından ve ùa ından bir avuç aldı pes andan ötürü Àdem o lanı
kiminüñ òulúı eyü kiminüñ yavuz kimi ãÀlió kimi ôÀlim kimi görklü
kimi çirkin ve andan ötürü ãūretleri daòı beñizleri birbirinden
ayruúsı oldı.158
Tanrı, Âdem peygamberi yaratmayı isteyince yeryüzüne:
“Senden bir halk yaratacağım, bir kısmı bana bağlı ve bir kısmı
da asi olacak. Bana bağlı olanları cennete, asi olanları ise
cehenneme göndereceğim..” diye haber gönderdi. Sonra Cebrail’i
yerden bir avuç toprak alıp getirmesi için yolladı. Cebrail bir
avuç toprak almak için yere indiğinde yer: “Tanrı’nın
158
Sa'lebî, a.g.e., s. 44:5-15, 45:1.
74
büyüklüğüne sığınırım ki seni yolladı, bugün benden bir şey
alma ki yarın Tanrı’ya asi olup cehenneme gitmesin.” dedi.
Sonra Cebrail bir şey almadan Tanrı’ya gitti: “Ya Rab, yer sana
sığındı, ondan toprak almayı iyi görmedim.” dedi. Tanrı bu defa
Mikail’i yolladı, Mikail yere inince yer yine Tanrı’ya sığındı,
Mikail de bir şey alamadı ve Tanrı’ya döndü. Sonra Tanrı,
Azrail’i yolladı, yer yine Tanrı’ya sığındı ve Azrail’den,
kendisinden bir şey almamasını istedi. Azrail: “Tanrı’nın
buyruğunu yerine getirmemezlik edemem, Tanrı’ya sığınırım”
diyerek yerin dört bucağından, bütün yeryüzünün yukarı
katından; çorağından, balçığından; kızılından, karasından ve
beyazından; düzlüğünden ve dağından bir avuç toprak aldı. şte
bundan dolayı insanoğlundan kiminin yaratılışı iyi, kimininki
kötü; kimi dinine bağlı, kimi zâlim; kimi güzel, kimi çirkin oldu
ve ondan dolayı görünüşleri ve yüzleri birbirinden farklı oldu.
Yerin toprak vermek istememesinin sebebi Kısas-ı Rabgûzî’de açıklanmazken,
Araisü’l-Mecâlis’te bu sebebe yer verilir. Her iki anlatıda ortak olan ise Azrail’in ölüm
meleği olmasının sebebi ve insanların neden farklı olduğudur: Azrail yerden toprağı
alarak hem insanın yaratılışına katkıda bulunmuş hem de yerin ant vermesine
aldırmayarak Tanrı’nın emirlerine sıkı sıkıya bağlı olduğunu ispatlamıştır. Dolayısıyla
insanın canını almak gibi zorlu bir görev de en çok Azrail’e yakışacaktır.
75
nsanlar daha en baştan farklıdır; çünkü Azrail’in yerden aldığı bir avuç toprağın
içinde çeşit çeşit toprak vardır. Burada vurgulanmak istenen farklılığın daha en başta var
olduğudur. nsanın iyi özellikleri de kötü özellikleri de, sağlığı da hastalığı da, varsıllığı
da yoksulluğu da bu bağlamda tanrısal bir öze bağlanır. Mevcudun niteliği yine en
baştaki olaylara bağlanarak “sonsuz bir şimdiki zaman” algısı baskın hale getirilir.
Örneğin Arâisü'l-Mecâlis’te insanların neden birbirlerinden farklı olduklarına şu şekilde
değinilir:
Tañrı taèÀlÀ müéminleri raómat üçün ve kendüyi ögmek içün
yaratdı rivÀyet úılındı kim úaçan Tañrı taèÀlÀ Ádem pey Àmbarı
yaratdı õürriyetini aña èar
úıldı pes Ádem AS õürriyeti ve
o lanları içinde sa ve sayru ve görklü ve çirkin aú ve úara gördi
eyitdi yÀ Rabbi buları neçün düz yaratmaduñ Tañrı taèÀlÀ eyitdi
severin kim baña şükür ideler.159
Tanrı inananları, (onlara) rahmet etmek ve onların kendisini övmesi
için yarattı. Rivayet edilir ki; Tanrı Âdem peygamberi yarattı ve
soyunu ona gösterdi. Sonra Âdem peygamber soyu içinde
sağlıklılar ve hastalar, güzeller ve çirkinler, aklar ve karalar
olduğunu gördü: ‘Ya Rabbi, bunların hepsini neden aynı şekilde
yaratmadın?’ diye sordu. Tanrı: ‘(Hallerini görerek) bana
şükretmelerini severim (isterim)’ ” dedi.
159
Sa'lebî, a.g.e., s. 42:10-14.
76
Arâisü’l-Mecâlis’te insanların birbirinden farklı olmasının bir diğer nedeni de
toprağın yoğurulduğu suyun farklı farklı olmasıdır:
Azrail o toprağı yukarı çıkardı. Tanrı; toprağı acı, tatlı ve tuzlu
suyla yoğurmasını emretti, sonra suyla yoğurdu ve hamur yaptı.
Bundan dolayı insanoğlunun yaratılışı birbirinden farklıdır.
Anadolu’daki bazı geç dönem anlatılardaysa Tanrı’nın Cebrail’i, Mikail’i,
srafil’i ve Azrail’i toprak almak için stanbul’a gönderdiği anlatılır.161 Buradan,
anlatıların zaman içinde yerel unsurlarla zenginleşmesine ve değişmesine rağmen eski
köklerden kesin bir kopuş yaşanmadığı sonucuna ulaşmak yanlış olmasa gerek.
Kısas-ı Rabgûzî’deki anlatı, Âdem’in yaratılacağı toprağın kırk yıllık bekleyişi
ve ardından şekillendirilmesiyle devam eder:
èAzrÀéil ol topraúnı Mekkeli ÙÀyifli arasında DaónÀ atlıà y rde
úoêdı. Úırú yıl ol topraú üze yaàmur yaàdı, otuz toúuz yıl úaêàu
yaàmurı yaàdı, bir yıl sewünç yaàmurı yaàdı. Ol yoldın Ádemàa
160
161
Sa’lebî, a.g.e, s. 45:1-3.
Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitolojiler Sözlüğü (Ed. Yves Bonnefoy), Kozmogoni (Türkler ve
Moğollarda) maddesi, Yazar: J-P. Roux, 2000, c.1, s. 602.
- J-P.Roux, 1994, s. 88.
77
sewünçdin úaêàu artuúraú boldı. Úırú yılda k êin ol tofraúnı
úudreti birle ãÿret úıldı...162
Azrail o toprağı Mekke ile Taif arasında Dahna adlı yere bıraktı.
O toprağın üzerine kırk yıl yağmur yağdı: Otuz dokuz yıl kaygı,
bir yıl sevinç yağmuru yağdı. O sebeple insanın sıkıntısı
sevincinden fazla oldu. Kırk yıldan sonra (Tanrı) kudretiyle
toprağı şekillendirdi.
Araisü’l-Mecâlis’te de bu kırk yıllık bekleyişten bahis açılır:
Ádemüñ gevdesi úırú yıl yatmışdı ol úırú yıl içinde üstine ay u
ya dı ãoñra bir yıl anuñ üstine şÀõılıú ya dı pes bundan ötürü
anuñ õürriyeti içinde úay u çoú olup ãoñı şÀõılıú olur.163
Âdem’in vücudu kırk yıl orada yatmıştı, o kırk yılda üstüne sıkıntı
yağdı, sonra bir yıl da üstüne mutluluk yağdı. şte bundan dolayı
onun soyunda sıkıntı fazla mutluluk az olur.
Yukarıdaki parçalarda insan hayatında güçlüklerin ve acıların, sevinçlerden daha
fazla olmasının sebebi de yine yaratılışla açıklanmış olmaktadır. nsanlar seviçten çok
sıkıntı yaşar; çünkü insan yaratılırken, daha doğrusu insan henüz toprakken, Tanrı bunun
böyle olmasına karar vermiştir.
162
163
A. Ata, 1997, s. 9, 6r5-6r8.
Sa’lebî, a.g.e., 46:11-13.
78
Arâisü’l-Mecâlis’te ayrıca, ilk insanın yaratılışı anlatılırken Hz. Muhammed’den
de bahsedilerek diğer eserlerden farklı bir kurgu oluşturulmuştur. Bu eserde Âdem’in
şekillendirildiği toprağın içinde Hz. Muhammed’den de bir öz bulunduğu söylenir:
Cebraéìl[e] buyurdı ol aú ùopraúdan kim yiriñ yüregi ve göñli ve
nūrıdur bir úab a getürgil kim andan Muóammedi yaradam pes
Cebraéìl Firdevs uçma ınuñ kerūbì164 ve muúarreb ferişteleri bile
indi Muóammed-i MuãùafÀ úabri yirinden bir avuç ùopraú aldı ve
ol gün içinde ol ùopraú yavlaú aú ve arıyıdı pes anı Tesnìm suyıla
yo urdı ve úurutdı şöyle kim bir aú incü gibi oldı andan anı uçmaú
ırmaúlarınuñ cümlesine daldurdı andan anı götürdi gökleri ve
yirleri úamusın gezdürdi pes ol vaútın ferişteler bildi Muóammedi
ve anuñ fa lın ve kerÀmetin Ádem pey Àmbarı bilmekden ilerü
andan Cebraéìl anı Ádem ùopra ına úarışdurdı pes úodı úırú yıl
tamÀm yatdı hattÀ yapışıcı balçıú oldı pes úırú yıl yine úodı şöyle
kim úurudı ãalãÀl oldı ãalãÀl ol durur kim elile urıcaú çıñrar ve
ÀvÀzı virür tÀ biline kim Tañrınuñ işi ãunèıla úudretiledür dürişüp
işlemegile ve ãūretile degül anuñçün kim úurumış balçıúdan hìç
ãūret eylenilmez andan soñra Tañrı taèÀlÀ ol úuru balçıú ten ve
gevde úıldı úırú yıl tamÀm feriştelerüñ yolı üzere bıraúdı.165
164
165
Bu sözcüğün çevriyazımının kerrūbī şeklinde yapılmasının doğru olacağını düşünüyorum.
Sa’lebî, a.g.e., s. 45:3-12
79
(Tanrı sonra) Cebrail’e: “Yerin yüreği ve ışığı olan o beyaz
topraktan bir avuç getir ki ondan Muhammed’i yaratayım.” diye
emretti. Sonra Cebrail cennetin en büyük ve Allah’a en yakın
melekleri ile indi, Muhammed Mustafa’nın kabrinin olduğu yerden
bir avuç toprak aldı, o gün o toprak parlak, beyaz ve temizdi. Sonra
onu cennet suyuyla yoğurdu ve kuruttu öyle ki beyaz bir inci gibi
oldu. Sonra onu cennetteki ırmakların hepsine daldırdı. Sonra onu
götürdü göklerin ve yerlerin hepsini gezdirdi. şte o vakit melekler,
Muhammed’i ve onun erdemiyle kerametini bilmenin Âdem
peygamberi bilmekten daha değerli olduğunu anladı. Sonra Cebrail
onu Âdem’in toprağına karıştırdı, sonra bıraktı ve o toprak tam
kırk yıl yattı, sonunda yapışkan bir balçık oldu. Sonra bir kırk yıl
daha bıraktı. Toprak kurudu ve kumla karışık ince bir çamur halini
aldı. Kumla karışık o ince çamura elle vurulunca çınlar ve ses verir.
Bilinsin ki Tanrı’nın işi eylemekle, güçledir; gayret gösterip
işlemekle, şekil ile değildir. Onun için kurumuş balçıktan asla şekil
yapılmaz. Ondan sonra Tanrı o kuru balçığı ten ve gövde haline
getirdi, kırk yıl meleklerin yolu üzerine bıraktı.
Kısas-ı Enbiyâ’da ve Arâisü’l-Mecâlis’te, yaratılan ilk insanın vücudunun ve
vücut parçalarının farklı özellikleri de anlatılır. Kısas-ı Enbiya’da vücudun anatomik
yapısından ve organları yaratılış sırasından bahsedilirken Araisü’l-Mecâlis’te her bir
80
organın ya da bölümün farklı bir topraktan yaratıldığından söz açılır. Kısas-ı Enbiya’ya
göre organların yaratılış sırası ve damarların görevleri aşağıdaki gibidir:
Vehb eydür: “Çünki Óaú TaèÀlÀ süñük ãaà yanında sekiz eyegü,
sol yanında sekiz eyegü, ãaà yanında yidisi ùoàrı birisi egri. Andan ötrü kim Óaú TaèÀlÀ ÓavvÀyı yaratdı. Andan yüregi yaratdı.
Andan iki böbregi yaratdı. Birin yürek üstinde úodı ve birin ùalaú
üstine úodı. kisi arasındabir perde úodı. Andan süñükleri yaratdı.
Yaàrınında bir süñük, bazuda bir süñük, bilkede iki süñük, pençede
beş süñük, dizde iki süñük, ùopuúda bir süñük, her barmakda iki
süñük var. Andan Óaú TaèÀlÀ ùamarları yaratdı. Ùamarlaruñ aãlı
boyun ùamarudur, ol úan evidür. Gövdeye úÀn andan yayılur. Dört
ùamar boynı ãuvarur, dört ùamar úulaàı ãuvarur, dört ùamar
burını ãuvarur, dört ùamar dudaàı ãuvarur, iki ùamar dili ãuvarur,
iki ùamar dişleri ãuvarur. Daòı úalan ùamarlar ki gövde içinde
vardur, saàışın Tañrı bilür.166
Vehb der ki: “Yüce Tanrı sağda ve solda sekiz kaburga kemiği
yarattı, sağdaki kemiklerin yedisi doğru birisi eğriydi, ondan dolayı
Tanrı o kemikten Havva'yı yarattı. Sonra yüreği yarattı. Sonra iki
böbreği yarattı birini kalbin diğerini dalağın üstüne koydu, ikisi
arasına bir perde çekti. Sonra kemikleri yarattı: Sırtta bir kemik,
kolda bir kemik, belde iki kemik, elde beş kemik, dizde iki kemik,
166
. Cemiloğlu, 2000, s. 126, 9b12-10a9.
81
topukta bir kemik ve her parmakta iki kemik var. Tanrı sonra
damarları yarattı. Kanın evi orası olduğundan ve vücuda kan
oradan yayıldığından bütün damarların aslı (en önemlisi) boyun
damarıdır. Boynu, kulağı, burnu ve dudağı dörder damar besler.
Dili ve dişleri de iki damar besler. Vücutta başka damarlar da
vardır; onların sayısını ancak Tanrı bilir.”
Araisü’l-Mecâlis’te ise bir hadis nakledilerek Âdem’in vücudunun nerelerden
alınan toprakla yaratıldığı şu şekilde anlatılmıştır:
èAbdu’l-lÀhi bin SelÀm167 Muóammed-i MuãùafÀya ãordı kim
Tañrı taèÀlÀ Ádemi nite yaratdı pey Àmbar eyitdi Ádemüñ başın
ve alnın Kaèbe ùopra ından yaratdı gögsin ve arúasın Beyte’l-
Muúaddisden
168
iki budın Yemen yirinden iki incügin Mıãır
yirinden iki aya ın èicÀz yirinden ãa
elin maşrıúdan ãol elin
ma rıb yirinden yaratdı.169
Abdu’l-lâhi bin Selâm170, Muhammed Mustafa’ya: “Tanrı Âdem’i
neden yarattı?” diye sordu. Peygamber: “Âdem’in başını ve alnını
Kabe toprağından, göğsünü ve sırtını Beyte’l-Mukaddes’ten171, iki
167
Bu ismin çevriyazımının Abdu’llÀhi’bni SelÀm şeklinde yapılması gerektiğini düşünüyorum.
Bu sözcüğün Beytü’l-Maúdis şeklinde okunması gerektiğini düşünüyorum.
169
Sa’lebî, a.g.e, s. 45:14-15; 46:1-2.
170
bkz. 167. dipnot.
171
bkz. 168. dipnot.
168
82
budunu Mısır toprağından, iki ayağını Hicaz toprağından, sağ elini
doğudan, sol elini batı toprağından yarattı.
Bu iki alıntı hem organların yaratılış ve önem sırasını hem de ilk insanın
vücudunun kutsal topraklardan yapıldığı inancını göstermesi açısından değerlidir.
Türk mitolojisinde de topraktan yaratılan insan motifi vardır. Ünlü seyyah ve
bilgin Middendorf’un Yakut Türkleri’nden derlediği ve Hıristiyanlık etkilerini yoğun
olarak taşıyan bir yaratılış efsanesine göre Tanrı, topraktan insan şeklinde yedi tane şekil
yapar. Hepsine can (kut) verip yedi tane erkek, dört tane de kadın yapar. Bu kadınları
insanoğlunun dördü ile evlendirir; ama geriye kalan üç kişi kadınsız kalır. Bu üç kişi
gidip Tanrı’ya bu durumdan şikayetçi olur; fakat Tanrı hiç oralı olmaz; ne cevap verir ne
de kadın. Tabii bu üç kişi boş durmazlar. Kadınların etrafında dolanmaya başlarlar. şte
ne olursa bundan sonra olur, insanoğlu vefasız olur. Kadınların vefasızlığı da hep
buradan gelir. Ama sonunda diğer üç erkek nasıl bulurlarsa, üç kadın daha bulurlar,
evlenirler ve üç oğulları olur. Diğer dört insanın da dört kızı olur. Bunları birbirleriyle
evlendirirler; ama kızlardan biri açıkta kalır. Erkeklerden biri de onu karısının üstüne
alır. Bu suretle çok kadınla evlenme adeti meydana gelmiştir. Bu defa da erkekler, bu
kalan kızı ben alayım diye uğraşırken vefasız olurlar. Erkeklerin vefasızlığı da buradan
gelir.172
172
B. Ögel, 2003, s. 449.
83
Altay Türklerinden derlenen bir anlatıda da yine topraktan yaratılan insan
motifini görürüz: Ülgen insanoğlunu yaratırken etlerini topraktan, kemiklerini de taştan
yapıp, ona ilk örneğini verdi. Kadını da erkeğin kaburga kemiklerinden meydana getirdi.
Fakat bunların ruhu yoktu. Bir ruh bularak bunları canlandırmak lazımdı. Bunun için
yola çıktı. yola çıkmadan önce insanı koruması için tüysüz bir köpek yaratmayı da ihmal
etmedi. Az sonra Şeytan Erlik çıkageldi. Köpek, Erlik’i görünce havladı ve insan
örneklerinin semtine bile uğratmak istemedi. Fakat Erlik ona yanaştı: “Ben sana tüy
vermeye, insan örneklerini de canlandırmaya geldim, sakın havlama!” dedi. Köpek buna
inandı ve sustu. Şeytan, köpeğe pisliğinden attı ve “Bunu ye.” dedi. Köpek, pisliği
yeyince tüy sahibi oldu ve insanları Şeytan’a bıraktı. Eline bir kamış alan Şeytan, kamışı
insanların arkasına soktu ve hızla üfledi. Sonra da gitti. Az sonra Tanrı Ülgen geldi. Ne
görsün, kadın ve erkek çoktan canlamış, ruh sahibi olmuşlardı. Ülgen ne yapacağını
şaşırmış bir halde düşünürken bir kurbağa Ülgen’e yanaşarak şöyle dedi: “Onları yok
etmen neye? Bırak, yaşayanı yaşat, öleni de öldür.” Ülgen de onları kendi hallerine
bırakıp gitti.”173 Bu anlatıda ilginç olan, insana “yaşam soluğu” üfleyenin Tanrı değil de
Şeytan olmasıdır.
Topraktan gelen insan motifini başka birçok inanışın anlatılarında da görmek
mümkündür. Örneğin en ilgi çeken mitoloji olan Yunan mitolojisinde de insan topraktan
gelir; ama bunun en az iki farklı biçimi vardır: Bazı Yunan mitlerinde insan, tıpkı bir
173
B. Ögel, 2003, s. 465.
84
bitki gibi yerden biter, bazılarındaysa toprak bir zanaatkarlık eseri olarak
biçimlendirilerek insan haline getirilir.174
Benzeri bir inanış Sümerlerde de vardır: Sümerlerin inanışına göre insan, tanrılar
arasında çıkan anlaşmazlıklar sonucu işler aksayıp da bazı ihtiyaçlar başgösterince
yaratılır. nsan temel olarak tanrılara hizmet etmesi için, toprağı sürüp, tanrıları
geçimlerini sağlamak için çalışmak yükünden kurtararak onlara hizmet etmek için
yaratılmıştır. Bu açıdan Sümer ve Babil mitolojileri benzerlik gösterir. Derin sular
üzerindeki balçıktan yaratılan insan, zayıf ve hastadır.175
Ünlü bir Çin efsanesine göre de insan topraktan yapılmıştır. Niu-koua adlı
yaratıcı tanrıça, gök ve yer yaratıldığında var olmayan insanı sarı topraktan yaratmaya
başlar; ama bir müddet sonra bu işle başedemeyeceğini anlayınca insanları sade
çamurdan yaratmaya başlar. Böylece asiller sarı topraktan, asil olmayanlar ise sade
çamurdan yapılır.176 Bu efsanede insanlar arasındaki eşitsiliğin daha en başta ortaya
çıktığı da vurgulanmaktadır. Kısasü’l-Enbiyalarda da insanların yaratıldığı toprakların
cinsi farklı olduğundan yaşamlarının da farklı olduğu inanışına dair bölümlere yukarıda
dikkat çekmiştik.

nsanların topraktan yaratıldığına ve insanlar arasındaki farklılıkların daha
yaratılışta ortaya çıktığına dair inanışların bir başka örneğiyle de Yorubalarda
karşılaşırız. Nijerya ile Benin Halk Cumhuriyeti’nin güneyinde yaşayan Yorubaların
inanışına göre Yüce tanrı Olodumare, yardımcılarından olan Obatala’yı insanları
yaratmakla görevlendirir. Obatala kilden nsanlar yaparken Olodumare de onlara can
verir. Arada bir susuzluğunu şarapla gideren Obatala’nın sarhoşken yaptığı insanlar
kusurlu olmuştur. Avustralya’nın yerli Kulin kabilesinde yüce varlığın adı Bunjil’dir ve Arş’a
benzer yerinde, yani göğün en yüksek katında yaşar. Bunjil de insanı kilden yaratmış ve ağzından, burnundan ve göbeğinden üfleyerek ona ruh vermiştir.178
Bu örnekler, insanın topraktan yaratıldığı inanışının ne derece yaygın olduğunu
göstermektedir. Ayrıca hemen bütün örneklerde insanların birbirinden farklı olmasının sebebi de en baştaki yaratılışla açıklanmaktadır.
Tekrar Rabgûzî’ye döndüğümüz zaman anlatının devamında Şeytan’ın insana
ilişkin planlarıyla karşılaşırız. Şeytan, daha insan canlanmadan onunla ilgili
düşüncelerini açığa vurmuştur. Kısas-ı Rabgûzî’de bu olay da Kur’an’a uygun olarak şöyle anlatılmıştır: Bir kün blìs y tmiş miŋ ferişte birle kökdin Ádem topraúınàa keldi
elgi birle Ádemnüŋ úarnını úaúdı, içini kevek kördi, feriştelerge
aydı: munı yoldın çıúarmaú oŋay bolàay, t di. Yana aydı: eger
Mevlì èazze ve celle munı sizlerge erklig úılsa ne úılàay-siz?
Úamuàı aydılar: boyun süngey-miz. blìs aydı:... Mevlì èazze ve
celle anı maŋa musalla úılsa boyun süngemey-men, meni anıŋ üze
musalla úılsa öldürgey-men. Ol zamÀn oú kÀfir boldı, t mişler.179
blis bir gün yetmiş bin melekle gökten Âdem’in toprağına geldi,
eliyle Âdem’in karnını dürttü. çinin kof olduğunu düşünerek
yanındaki meleklere: “Bunu yoldan çıkarmak kolay olacak.” dedi.
blis yine: “Allah bunu size hakim kılarsa ne yapacaksınız?” diye
sordu. Meleklerin hepsi: “Boyun eğeceğiz.” dediler. blis: “Allah
onu bana musallat ederse ona boyun eğmeyeceğim, beni ona
musallat ederse onu öldüreceğim.” dedi. “ şte o zaman ( blis) kâfir
oldu” demişler.
Kısas-ı Enbiya’da ise anlatı şu şekildedir:
Vehb eydür: “Úaçan ki Óaú TaèÀlÀ Àdemi yaratdı işbu èaôametile
buyurur feriştelere kim, Àdemi götürdiler uçmaú úapusına. Zìre ol
vaútin Àdem bir cÀnsuz idi... ferişteler Àdemnüñ sÿretini gördiler,
èaceblediler, eytdiler: “Óaú TaèÀlÀ bir işiyçün yaratmışdur, hem
daòı içi úoúudur, yimek içmek yir. Hem bunı azdurmaàa
geñezdür.” Ol ferişte eytdi: “Bu Àdem sizüñ üzeriñüzde olursa
neyleyesin?” Bunlar eytdiler: “Biz AllÀh’a muùièuz, Àãi olmazız”
didiler. blìs eytdi: “Óaú TaèÀlÀ bunı ölü úılacaú olursa ben buna
muùìè olmayıvarsan180. Eger bunı baña óavÀle úılursa ben bunı
öldüririn” didi. 181
Vehb der ki: “Tanrı Âdem'i yarattığı zaman, bu azametle meleklere
emreder. Âdem’i cennet kapısına götürdüler. Zira o zamana kadar
Âdem bir cansızdı... Melekler Âdem’in şeklini görünce şaşırdılar,
“Tanrı bunu bir işi için yaratmıştır. Hem içi kokuyor hem yiyip
içiyor. Ayrıca bunu azdırmak kolaydır.” diye düşündüler. O melek
dedi ki: “Bu Âdem, sizin üzerinizde hâkim olursa ne yaparsınız?”
Melekler: “Biz Tanrı’ya tabiyiz, asi olmayız.” dediler. blis dedi ki:
“Tanrı bunu üstün kılarsa ben buna tabi olmam, eğer bunu bana
havale ederse ben bunu öldürürüm.” dedi.”
Şeytan’ın asi olması, Araisü’l-Mecalis’te de hemen hemen aynı şekilde
anlatılmıştır:
... nice ferişte kim andan geçerdi anuñ ãūreti görklüsi ve boyı
uzunın ùañlardı kim andan ilerü hìç anuñ gibi ãūret görmemişlerdi
pes blìs geçerken anı gördi eyitdi hay ne iş içün yaradılduñ pes eli
birle urdı gördi içi mücevvef a zından girdi dübürinden öte çıúdı
pes kendü birle bile olan ferişteler eyitdi işbu bir òalúdur içi úovuú
bunuñ dölekligi olmaya andan eyitdi iy ferişteler eger işbu sizüñ
üzerüñüze artuú gelüp ululuú úılursa nidesiz ferişteler eyitdiler...
Tañrı buyru ına muùìèüz blìs göñli içinde eyitdi eger benüm
üstüme ulu olursa ben buña èÀãì olam eger bunuñ üzerine ulu
olursam bunı tìz helÀk úılam.182
... oradan (cennet kapısından) nice melekler geçerdi. Melekler
onun (Âdem) gibi güzel görünüşlü ve uzun boylu bir yaratık
görmediklerinden, onu görünce şaşırdılar. Şeytan geçerken onu
gördü: “Hey, sen ne için yaratıldın?” dedi ve eliyle vurdu. çinin
boş olduğunu görünce ağzından girdi, arkasından çıktı. Sonra
Şeytan’la beraber olan melekler: “Bu insandır, içi boş olduğu için
bunun dürüstlüğü olmaz.” dediler. Şeytan, meleklere: “Ey
melekler, eğer bu size üstünlük kurarsa ne yaparsınız?” diye sordu.
Melekler: “Biz Tanrı’nın emirlerine bağlıyız.” dediler. Şeytan ise
“Eğer bu bana üstün olursa ben buna isyan ederim ve eğer ben
buna üstün olursam bunu hemen öldürürüm.” diye içinden geçirdi.
Şeytan; içi boş, yemek yiyen ve topraktan yaratılan insanı kendinden aşağı
gördüğü için daha en başta insana düşman olur. Diğer meleklerin Tanrı’ya boyun
eğeceğini ve insanın üstünlüğünü tanıyacağını bilmesine rağmen, O isyan etmeyi seçer
ve lanetlenir. Yukarıdaki anlatılarda görüldüğü üzere Şeytan ve diğer meleklerin
vurguladığı bir nokta, insanın kolay kandırılır olmasıdır; zira insan yiyip-içmek
istemektedir, bu bile büyük bir zayıflık belirtisidir. nsanın nefsine hakim olamayacağını
bilen Şeytan, lanetlenmesinin de sebebi olan insanı yoldan çıkarmak için her türlü çabayı
gösterecektir. Bu şekilde insanın yapacağı hataların sebebi de daha en baştan belirlenmiş
olur: lk günahtan kıyamete değin işlenecek bütün günahlarda Şeytan’ın parmağı vardır.
Böylece, daha önce de değindiğimiz gibi, yaşanacak her iyi ya da kötü
olay/davranış/durum bir kez daha en baştaki yaratılışa dayandırılmış olur.

4.2.3. nsana Can Verilmesi

Âdem’e can verilişi anlatılırken, Kısas-ı Enbiyâ ile Kısas-ı Rabgûzî arasında
çeşitli farklar görülür: Kısas-ı Rabgûzî’de “can” gireceği bedeni küçümserken Kısas-ı
Enbiyâ’da böyle bir durum görülmemekle beraber bu defa “can” gireceği bedenin
küçüklüğünden muzdariptir. Her iki anlatıda da, farklı sebeplerle de olsa, can vücuda
girmek istememektedir ve yine her iki anlatıda da can Tanrı’nın emrine uyarak vücuda
girer. Kısas-ı Rabgûzî’de bu olay şu şekilde nakledilmiştir:
Úırú yılda k êin Ádemniŋ cÀnıàa yarlıà boldı kim Ádemniŋ teniŋe
kirgil, t p. CÀn Ádemnüŋ başı üze turuútı, kirgeli unamadı, men
èulvì-men süflìge neteg kireyin, t di. CebrÀèil èaleyhi's-selÀm
keldi, aydı: Ey èazìz cÀn, êi èazze ve celle atı birle kirgil. CÀn êi
90
atın işitdi erse kirdi. Yana bir rivÀyetde kelmiş: CÀn Ádemniŋ
başınàa kirip ki yüz yıl tezgindi, anda k êin köziŋe kirdi erse
közleri tirildi, öz yüzini kördi úara topraúdın yaratılmış. Mevlì
úudretin körmeklik üçün üze közin yaratdı. Burnıàa keldi erse bir
aòsurdı CebrÀéilge òiùÀb keldi, Ádemnüŋ burnındın çıúàan
meòÀrını emÀnet saúlaàıl, t p. Andın farımas erken aàzınàa keldi,
ilhÀm yetildi, aydı: elóamdü li'llÀh Rabbi'l-èÀlemìn. êi èazze ve
celle yarlıúadı: ... êi saŋa raómet úılsun, men seni munuŋ üçün
yaratdım Anda k êin cÀn kögüziŋe keldi aşuúdı, úopàalı oàradı,
úopa bilmedi... Anda k êin úÀrnınàa keldi erse úÀrnı ùaèÀm tiledi,
cÀn içinde yayıldı süŋük, et, teri, tamur, siŋirler belgürdi, teprenü
başladı. Ádemnüŋ terisi be-àayet körklüg erdi, kün kün yaruúluúı
arta başladı. Úaçan illet belgürdi erse ol terisi soyuldı, bu teriniŋ
belgüsi ernekler uçında úaldı bu tırnaúlar ol turur... (Can) Kirürde
êi èazze ve celledin
‫ زڊ‬òiùÀbın işitdi erse oŋay kirdi,
çıúarda yana raómet sewünçin işitmegünçe çıúmas-men teyür,
körmes mü-sen? Kimniŋ baòtı bar erse... beşÀretin işitip oŋay
çıúÀr, kim bed-baòt erse cÀnı úatıàlıú birle çıúar.183
Kırk yıldan sonra Âdem’in canına, “Âdem’in bedenine gir.” diye
emir geldi. Can, Âdem’in başı ucunda durdu ve girmek istemedi.
“Ben yüceyim, bayağıya neden gireyim?” dedi. Cebrail geldi: “Ey
183
A. Ata, 1997, s. 10, 6v7-7r6.
91
aziz can, Allah’ın adıyla gir.” dedi. Can Tanrı adını işitince vücuda
girdi. Yine bir rivayet şöyledir: Can, Âdem’in başına girip iki yüz
yıl gezindi. Sonra can gözüne girince Âdem’in gözleri canlandı ve
Âdem kara topraktan yaratılmış kendi yüzünü gördü. Tanrı,
kudretini görmesi için önce gözünü yarattı. Can burna gelince
Âdem aksırdı ve Cebrail’e: “Âdem’in burnundan çıkan sümüğü
emanet olarak sakla.” diye emir geldi. Sonra şuurunu kaybetmeden
(can) ağzına geldi, ilham verildi, (Âdem): “Elhamdüli’llahi-r
Rabbi’l-âlemîn” dedi. Tanrı: “Tanrı sana rahmet etsin, ben seni
bunun için yarattım.” diye buyurdu. Can göğse geldi. Âdem acele
ile kalkmaya niyetlendi, kalkamadı. Can karna gelince Âdem acıktı.
Can içeride yayıldı; kemik, et, deri, damar, sinirler belirdi,
kıpırdamaya başladı. Âdem’in derisi gayet güzeldi ve günden güne
parlaklığı artmaya başladı. Ne zaman ki hastalıklar baş gösterdi
Âdem’in o derisi soyuldu. O derinin işareti de yalnızca parmakların
ucunda kaldı. Bu tırnaklar184 odur. Can vücuda girerken “Rabbin
sana merhamet etsin” sözünü duydu ve vücuda kolayca girdi;
çıkarken yine rahmet sevinci duymadığı için “Ben çıkmam.” der,
görmez misin? Kimin bahtı varsa (cennetlikse)... (canı) müjdeyi
işitip kolay çıkar, kim kötü bahtlı ise (cehenemlikse) canı zorlukla
çıkar.
184
lk insanın derisinin tırnak gibi olduğu inanışı başka halklarda da vardır. Örneğin Ögel’in eserinde bu inancın Mordvinlerde ve
Ruslarda görüldüğü kayıtlıdır. Bkz: B. Ögel, 2003, s. 483.
92
Kısas-ı Enbiyâ’daki anlatı ise aşağıdaki gibidir:
Ádem cÀnı ferişteler cÀnı gibi degildür, belki cümlesinden
yigrekdür. Daòı úaçan ki Àdemüñ cÀnını Óaú TaèÀlÀ yaratdı,
CebrÀéìl’e emr eyledi ki, ol cÀnı nÿra banduruñ, andan ãoñra,
úalbine úoyun, arúun arúun dutuñ. Andan ãoñra cÀn naôar úıldı,
gördi ki yiri iñen ùardur. Eytdi: “ lÀhi nice gireyin” didi. NidÀ
geldi ki: “YÀ cÀn gücile gir, hem gine gücile çıúasın.” Pes cÀn
Àdemüñ dimaàından girdi, iki gözine indi. Andan Àdem iki gözlerin
açdı, kendüzine naôar itdi. Gördi ki gövdesi daòı balçıú, yatur. Pes
èarşa bakdı, gördü ki yazılmış lÀ ilÀhe illa'llah muóammedü'r-
resÿlu'llah. CÀn andan úulaàa indi. Ádem ferişteler tesbìóin işitdi,
cÀn Àdemüñ dimaàından gitdi. Ferişteler Àdeme naôar úılurlardı,
ki ne vaút òiùÀb gelesecide idevüz dirlerdi. blìs èaleyhi'l-laène
göñlinde èadÀvet dutdı ki ana secide eylemeye. Çünkim cÀn
Àdemüñ gögsine indi. Andan Àdem aàsurdı, elóamdülillah didi...
CÀn Àdemüñ inciklerine indi. Ádemüñ aèôalarına et úan segirdi ve
illÀ ayaúları daòı balçıàıdı. Pes Àdem diledi kim durı gele,
durımadı... Úaçan kim cÀn Àdemüñ ayaúlarına indi, turı geldi.185
Âdem’in canı meleklerin canı gibi değildir, belki hepsinden daha
üstündür. Âdem’in canını Tanrı yarattı, Cebrail’e “O canı nura
bandırın, ondan sonra kalbine koyun, yavaş yavaş tutun.” diye
185
. Cemiloğlu, 2000, s. 126-127, 10b6-11a10.
93
emretti. Ondan sonra can baktı, gördü ki gireceği yer çok dar, “ lahi
ben buraya nasıl gireyim?” diye sordu. Tanrı: “Ey can, güçlükle gir
ki güç çıkasın.” dedi. Sonra can Âdem’in beyninden girdi, iki
gözüne indi. O zaman Âdem iki gözünü açtı, kendisine baktı.
Balçıktan gövdesinin yerde uzandığını gördü. Sonra arşa baktı ve
“La ilahe illallah Muhammede’r-resulullah” yazılı olduğunu gördü.
Can oradan kulağa indi, Âdem meleklerin tesbihini duydu. Can
Âdem’in beyninden gitti. Melekler Âdem’e bakarak secde
etmelerine dair emrin ne zaman geleceğini düşünüyorlardı. blis,
Âdem’e secde etmeyeceği için düşmanlık besliyordu. Can Âdem’in
göğsüne inince Âdem aksırdı, “Elhamdülillah” dedi... Can
Âdem’in baldırlarına indi. Âdem’in organları et ve kanla doldu;
ama ayakları hâlâ balçıktı. Sonra Âdem ayağa kalkmak istedi; ama
kalkamadı... Can Âdem’in ayaklarına inince Âdem kalktı.
Kısas-ı Enbiyâ’da canın vücuda yayılışı ve bu olayın tamamlanması da şu şekilde
anlatılmıştır:
Demişlerdür ki cÀn Àdemüñ gövdesine iki yüz yılda yayıldı. Cumèa
gün zevÀldeyidi, tamÀm oldı. Caèferi äÀdıú eydür: “CÀn Àdemüñ
başında yüz yıl durdı. ki ayaúlarında yüz yıl durdı. TamÀm
94
gevdesine iki yüz yılda yayıldı... Ádeme duru geldi. Gevdesi aú
gümişe beñzerdi.186
Can’ın Âdem’in gövdesine iki yüz yılda yayıldığı ve Cuma günü
yayılma işinin tamamlandığı rivayet edilir. Caferi Sadık der ki:
“Can Âdem’in başında ve ayaklarında yüzer yıl durdu, bütün
vücuduna iki yüz yılda yayıldı. Âdem ayağa kalktı. Gövdesi beyaz
gümüşe benziyordu.”
Âdem canlandıktan sonra, meleklerin ona secde etmesi de Kısas-ı Enbiyâ’da
anlatılmıştır:
Óaú TaèÀlÀ feriştelere secde buyurdı. Ádem’e ilk secde úılan
CebrÀéìl idi. Andan MikÀèìl úıldı ve srÀfìl ve èAzrÀèìl úıldı.
Andan cümle ferişteler úıldı. bn èAbbÀs eydür: èÁdem’e secde
iddükleri cumèa güniydi. Güneş zevÀldeyidi. Pes ol vakit Óaú
TaèÀlÀ úamu úatlardan anu ulu úıldı.187
Tanrı meleklere Âdem’e secde etmelerini emretti. Âdem’e ilk
secde eden Cebrail’di. Sonra Mikail secde etti ve srafil secde etti
ve Azrail secde etti. Sonra bütün melekler secde etti. bn Abbas der
ki: “Âdem’e secde ettiklerinde Cuma günüydü ve güneş batıyordu.
O yüzden Tanrı o vakti bütün katlardan ulu kıldı.”
Arâisü'l-Mecâlis’te; Âdem’e can verilmesi, Kısas-ı Enbiyâ’ya benzer şekilde
anlatılmıştır. Burada da can, gireceği vücudun dar ve karanlık olmasından şikayetçidir:
Úaçan Tañrı taèÀlÀ diledi kim Àdem pey Àmbara cÀn üre pes
buyurdı cÀn kim girgil Àdem içine cÀn eyitdi bir yirdür kim
úarañu ve maúÀmdur düşvÀr pes Tañrı taèÀlÀ ikinci kez eyitdi kim
girgil Àdem içine cÀn yine eyle didi girmedi ve pes Tañrı taèÀlÀ
üçünci kezde eyitdi girgil dileksüz ve çıúasın dileksüz úaçan Tañrı
taèÀlÀ böyle buyurdı pes cÀn Àdem içine girdi.188
Tanrı Âdem peygambere can vermek isteyince cana “Âdem’in
içine gir.” diye emretti. Can: “Öyle bir yer ki karanlık ve girilmesi
zor (dar).” dedi. Tanrı ikinci defa “Âdem’in içine gir.” diye
emredince can yine aynı şeyleri söyledi ve girmedi. Sonra Tanrı
üçüncü defada: “Kolaylıkla gir ki kolaylıkla çıkasın.” deyince can
Âdem’in vücuduna girdi.
Sa'lebî, canın Âdem’in vücuduna nasıl yayıldığını da şu şekilde nakletmiştir:
Evvel kim cÀn ürüldi dimÀ ı içine girdi pes iki yüz yıl úadarın cÀn
dimÀ ında gezdi çevrüldi andan iki gözine indi cÀn gözine inmekde hikmet oldı kim Àdem yaradıldu ın göre ve aãlı nedendür
bile ãoñra kerÀmet ve ululuú eyesi olıcaú tekebbür úılup kendüzin
görmeye andan cÀn geñzine indi pes aúsurdı aúsurmaúdan fÀri
olmadın cÀn a zına indi ve diline indi Tañrı taèÀlÀ añdurı virdi
pes aúsurıcaú eyitdi elóamdü’lillÀhi rabbi’l-èÀlemiyne189 evvel
Àdemüñ diline yöriyen söz buyıdı... andan cÀn gögsine ve
eyegülerine indi pes Àdem durma a óamle úıldı durumadı nitekim
eyitdi Àdem o lanı ve Àdem pey Àmbar iveceñ yaradıldı úaçan
kim cÀn úarnına ulaşdı ùaèÀm arzuladı evvel Àdemüñ tenine
óarìãlıú girdügi olıdı... andan cÀn gevdesine cümle da ıldı pes et
ve úan ve süñük ve ùamarlar ve siñirler oldı andan Tañrı taèÀlÀ
anuñ teni üzere dırnaúdan don örtdi her gün içinde görki ve
yaraşı ı artardı úaçan kim Ádem yazu ı işledi ol don işbu deriye
degşürüldi ve barmaúları ucında úaldı. 190
Can ilk önce Âdem’in beynine girdi ve iki yüz yıl kadar orada
gezindi, oradan Âdem’in iki gözüne indi. Canın göze inmesindeki
sebep, Âdem’in yaratıldığını görmesini ve aslını bilmesini; böylece
ileride keramet ve yücelik gösterdiğinde kibre düşmemesini
sağlamaktı. Sonra can Âdem’in genzine indi, Âdem aksırdı ve daha
aksırığı bitmeden can Âdem’in diline ve ağzına indi. Aksırınca
Tanrı’nın hatırlatmasıyla “Elhamdü'lillâhi'r-rabbü'l-âlemîn” dedi.
Âdem’in diline gelen ilk söz buydu... Sonra can göğsüne ve
kaburgalarına indi, Âdem ayağa kalkmaya çalıştı; ama kalkamadı.
Nitekim Tanrı der ki: “ nsanoğlu ve Âdem peygamber aceleci
yaratıldı.” Can Âdem’in karnına ulaşınca Âdem acıktığını hissetti
ve Âdem hırsı, düşkünlüğü ilk defa o zaman hissetti... Sonra can
bütün vücuda yayıldı; et, kan, kemik, damar ve sinirler oluştu.
Sonrasında Tanrı Âdem’in teni üstüne tırnaktan bir elbise örttü, her
gün güzelliği atıyordu. Ne zaman ki Âdem günah işledi o elbise
şimdiki deriyle değişltirildi ve (o elbiseden geriye tek iz sadece)
parmaklarının ucunda (tırnakları) kaldı.
Yukarıdaki anlatılara göre can Âdem’in vücuduna yayılırken Âdem de insanlık
hâllerinin cümlesiyle donanmış oluyor. Bu metinlerde Âdem bütün insanların kök örneği
olarak tasavvur edildiğine göre, Âdem’in canı, vücuduna yayılırken insanlığın bütün
hislerinin de oluştuğu vurgulanmış oluyor.
Âdem’in vücuduna can verilmesinin ardından Âdem cennete konur ve meleklere
de ona secde etmeleri emredilir. Âdem’in güzelliğinin de anlatıldığı bu bölümde
Havva’nın yaratılışına kadar devam eden olaylar Arâisü'l-Mecâlis’te şöyle anlatılmıştır:
Úaçan Tañrı taèÀlÀ Ádemüñ yaradılma ın tamÀm úıldı ve cÀnı
virdi pes küpeledi ve çeng celeb ve bilezük urdı ve uçmaú
ùonlarından don geyürdi ve úuşaú úuşatdı ve dürlü bezegile bezedi şöyle kim öñ dişlerinden nūr çıúardı güneş balúıdu ı gibi ve
Muóammedüñ nūrı anuñ alnında balúırdı bedir düni ay gibi pes
Tañrı taèÀlÀ anı bir taòt üzere bindürdi ve anı ferişteler boynı
üzere yükletdi andan feriştelere buyurdı kim Ádemi göklerüm
içinde gezdürüñ tÀ anuñ èacÀyiblerin görsün ve yaúìni artsun
ferişteler eyitdi muùìèüz senüñ buyru uña pes ferişteler anı boynı
üzere götürdi yüz yıl úadar gökleri içinde gezdürdiler şöyle kim
gök èacÀyiblerin cümle gördi andan Tañrı taèÀlÀ Ádem
pey Àmbar içün bir at yaratdı müşgden aña Meymūn dirler anuñ
iki úanadı var dürr ü mercÀndan pes Ádem ol ata bindi Cebraéìl at
dizgi[ni]ne yapışdı MìkÀéìl ãa ınca srÀfìl ãolınca gökleri úamu
gezdürdiler ve Ádem AS sa lu ãollu feriştelere selÀm virürdi...
Andan Ádemi uçma a getürdiler Tañrı taèÀlÀ uçma ı aña maúÀm
virdi andan cümle adları aña ögretdi... Úaçan Tañrı taèÀlÀ
Ádeme sücūd úılmaú buyurdı pes ferişteler sücūd úıldılar illÀ blìs
tekebbür[lik] eyledi sücūd úılmadı pes kÀfirlerden oldı.191
Tanrı Âdem’in yaratılmasını tamamladı ve canı verdi. Sonra onu
küpe, kolye ve bilezik gibi takılarla süsledi, cennet giysilerinden
giydirdi, kuşak bağladı, türlü süsle süsledi. Şöyle ki dişlerinden
güneş gibi ışıklar çıkardı ve Muhammed’in nuru onun alnında
dolunaylı bir gecedeki ay gibi parlardı. Sonra Tanrı Âdem’i bir tahtın üzerine bindirdi ve meleklerin omzuna yükledi. Sonra
meleklere emretti: “Âdem’i göklerim içinde gezdirin, onun
şaşırtıcılıklarını görsün ve bilgisi artsın.” Melekler: “Emirlerine
bağlıyız.” dediler ve Âdem’i boyunları üstüne alarak yüz yıl kadar
gökleri içinde gezdirdiler. Âdem ne kadar hayrete düşülecek şey
varsa hepsini gördü. Sonra Tanrı, Âdem için Meymûn adlı, iki
kanadı inci mercandan ve miskten bir at yarattı. Âdem o ata bindi,
Cebrail de atın dizginini tuttu. Mikail sağında ve srafil de solunda
olduğu halde Âdem bütün gökleri gezdi ve bu sırada sağındaki
solundaki meleklere selam veriyordu... Sonra Âdem’i cennete
getirdiler, Tanrı cenneti Âdem’e mekân yaptı ve ona bütün adları
öğretti... Ne zaman ki Tanrı meleklere, Âdem’e secde etmelerini
emretti, bütün melekler secde etti; sadece Şeytan kibir gösterip
secde etmedi, böylece kâfirlerden oldu.
Rabgûzî de Sa’lebî gibi, Tanrı’nın Âdem’i yarattıktan sonra onu nasıl güzellikle
donattığını anlatmıştır:
Ádem-i ãÀfì aleyhi's-selÀm y ti kün anda olturdı, anda k êin Mevlì
èazze ve celle úızıl altundın yaratılmış bir taòt ıêdı, güher birle
muraããaè úılınmış. Andaàuú òilèatler aŋa keêdürdi, altun tÀc
100
başınàa urdı, ol taòt üze olturdı... Mevlì èazze ve celle Ádemni
úamuà körklügler birle bezedi.192
Âdem (yaratıldıktan sonra) yedi gün orada oturdu, ondan sonra
Allah kızıl altından, mücevherlerle süslenmiş bir taht gönderdi.
Tanrı, şte tam öyle elbiseler giydirdi, başına altın taç taktı ve
Âdem’i o tahta oturttu... Allah Âdem’i bütün güzelliklerle bezedi.
4.2.4. Havva Mevcut her durumun kökünün en baştaki yaratılışta olduğu gibi, insanoğlunun
çoğalmasının ve bunun olmazsa olmazı olan kadın-erkek ilişkisinin kökü de muhakkak ki yaratılışta olmalıdır. Havva işte böyle bir gerekliliğin sonucudur.
Havva, Eski Ahit’te ve devamındaki kutsal kitaplarda yaratılan ilk kadına verilen
addır, branice “hayat” anlamına gelir. Havva yaşayan tüm insanların anası kabul edilir. Fakat Havva, Âdem gibi topraktan değil, Âdem’in bir parçasından yaratılmıştır. Yani Âdem ilk yaratıldığı haliyle aslında Havva’yı da içermektedir. Burada hemen
Rabgûzî’nin en baştaki sözlerine dönelim:
yaratmadı... yana Àdem yaratmış soŋ faølı keremi birle bizlerni er
yaratdı.193
Sayısız, sonsuz şükür ve övgü o Tanrı’yadır ki gücüyle bizi insan
(olarak) yarattı, hayvan (olarak) yaratmadı... Yine insan yarattıktan
sonra fazilet ve lütfuyla bizleri erkek (olarak) yarattı.
Bu bölümde “âdem”in “insan” anlamına geldiğini ve erkeği belirtmek için de
“er” sözcüğünün özellikle kullanıldığını söylemiştik. Âdem bütün olarak insan ırkını
karşılayan bir sözcük ve figürken Havva’nın sadece dişil bir vasıf taşıdığı gözden
kaçmayacaktır. Kabala yorumcularından bazılarının, Âdem’in hermafrodit bir özellik
taşıdığına dair görüşler öne sürdüklerini daha önce belirtmiştik.
Tanrı’nın Havva’yı nasıl yarattığı ve Âdem’e nasıl eş ettiği Rabgûzî’nin eserinde
aşağıdaki şekliyle yer bulur:
Úaçan Ádemni uçmaóàa kiwür-diler erse nièmetlerin, óÿrların,
úuãÿrların kördi, ammÀ öziŋe meŋzeyür kimerse yoú üçün köŋli
tölenmedin keyik teg bolup uşmaó içinde yöriyür erdi. Mevlì taèÀlÀ
Ádemàa uyúu kemişti, oêaàlı uyúulı arasında Ádemnüŋ sittìn
eyegüsindin yanındın ÓavvÀnı yaratdı... Ádem oêaà bolsa eyegüsi
aàrıàay erdi ol sebebdin ÓavvÀnı düşmÀn tutàay erdi, eger uêıyur
bolsa özindin yaratılàanın bilmese anı sewmegey erdi. Her-Àyine ol sewügrek bolàay. Mevlì èazze ve celle ÓavvÀnı egri süŋükdin
yaratdı, anıŋ üçün tişiler könülmes egri süŋük turur, t p òalú
arasında yımaú boldı.194
Âdem’i cennete soktuklarında (cennetin) nimetlerini, hurilerini ve
köşklerini gördü; ama kendine benzeyen kimse olmadığı için gönlü
daraldı, geyik gibi cennet içinde yürüyordu. Allah Âdem’e (bu hali
üzerine) uyku verdi ve uykuyla uyanıklık arasında Âdem’in
kaburga kemiğinden Havva’yı yarattı... Âdem uyanık olsaydı canı
acıyacağı için Havva’yı düşman belleyecekti, eğer uyuyor olsaydı
bu defa da Havva’nın kendi özünden olduğunu bilmeyecek ve onu
sevmeyecekti. Mutlaka o daha (çok) sevilen olacak. Halk arasında
şöyle söylenir: “Allah Havva’yı eğri kemikten yarattığı için dişiler
eğri olur, düzeltilemez.”
Havva’nın yaratılışı konusunda da Kısas-ı Rabgûzî ile Kısas-ı Enbiyâ arasında
bir fark vardır. Kısas-ı Enbiyâ’da konu şu şekilde anlatılmıştır:
Pes Ádem evvel uçmaúda yidigi aú üzümidi. Çünki yidi, içdi, uyúusı
geldi, uyudı. Ol ferişteler úorúdılar. “Ölür ola mı?” didiler. ZìrÀ ki
uyúu ölümüñ úardaşıdur... Çünki blìs anı işitdi, sevindi, şÀd oldı,
eytdi: “Ben bunı tìz azdurırın” didi... Çünki Ádem uyudı, Óaú
TaèÀlÀ emr eyledi. Ádem’üñ ãol eyegüsinden çıúÀrdılar. Tañrı
TaèÀlÀ ÓavvÀ’yı yaratdı. Niçün ÓavvÀ didiler. Anuñçün ki, úamu
nesne ölüden yaradıldı, ol diriden yaradıldı195
Âdem’in cennette ilk olarak yediği beyaz üzümdü. Onu yeyip
içince uykusu geldi, uyudu. Melekler korktular: “Ölüyor mu
yoksa.” dediler. Zira uyku ölümün kardeşidir... Şeytan bu haberi
işitince sevindi: “Ben bunu çabucak azdırırım.” dedi... Âdem
uyuyunca Tanrı emretti, Âdem’in sol kaburga kemiklerinden birini
çıkardılar. Tanrı (o kemikten) Havva’yı yarattı. “Neden Havva?”
dediler. Çünkü Her şey ölüden, Havva diriden yaratıldı.196
Âdem’in uykusundan uyanarak Havva’yı görmesi ve Tanrı’dan yarattığı bu
ikinci insanı kendisine eş etmesini istemesi ise Kısas-ı Enbiyâ’da şu şekilde anlatılmıştır:
(HavvÀ) Ádem’üñ başı ucında oturmışdı. şbunuñ gibi ãÿretile
ÓavvÀ’yı düşinde gördi. Çünki uyandı. ÓavvÀ’yı gördi, eytdi:
“ lÀhi kimdür bu?” Eytdi: “ÓavvÀ’dur.” Eytdi: “ lÀhi bunı
kimüñçün yaratduñ?” Óaú TaèÀlÀ eydür: “Bunı şunıñ içün
yaratdum kim benüm emrüm duta, şükr eyleye.” Ádem eytdi: “ lÀhi
ol işi ben işleyeyin, tek bunı baña vir.” Andan Óaú TaèÀlÀ
ÓavvÀ’yı Ádem’e virdi... ÓavvÀ’yı Ádem’e nikÀó itdiler.197
Havva, Âdem’in başının ucunda oturmuştu. (Âdem uykudayken)
Havva’yı yaratıldığı şekliyle rüyasında gördü. Uyanınca Havva’yı
gördü, Tanrı’ya: “ lahi, bu kim?” diye sordu. Tanrı: “Havva’dır”
dedi. (Âdem) “ lahi sen bunu kimin için yarattın?” diye sordu.
Tanrı: “Bunu, benim emirlerimi yerine getirsin, şükretsin diye
yarattım.” dedi. Âdem de: “ lahi o işi ben yapayım da sen bunu
bana ver.” dedi. Sonra Tanrı Havva’yı Âdem’e verdi... Havva’yı
Âdem’e nikahladılar.
Kısas-ı Rabgûzî’de, Âdem acı hissetmesin diye, Havva’nın yaratılacağı kaburga
kemiği, Âdem’in vücudundan, Âdem uykuyla uyanıklık arasındayken alınırken Kısas-ı Enbiyâ’da Âdem uyurken alınmıştır. Her iki anlatıda da Âdem’in Havva’yı istemesi için gerekli ortam yaratılmıştır. Rabgûzî’nin eserinde Âdem’den kaburga kemiği alınırken Âdem’in uykuyla uyanıklık arasında olmasının sebebinin bu olduğu belirtilmiştir. Kısas- ı Enbiyâ’da ise Âdem’in rüyasında Havva’yı görmesiyle ona karşı bir istek duymasının sağlandığı anlatılmıştır. Arâisü'l-Mecâlis’te Havva’nın yaratılışı anlatılırken Kısas-ı Rabgûzî ve Kısas-ı Enbiyâ’ya göre bazı farklılıklar görülür. Bu eserde Âdem hem uyku halindedir ve hem de Havva’yı rüyasında görmez; ama uyanıp da Havva’yı gördüğünde onun kendisine eş olarak yaratıldığını bilmektedir:
Úaçan Tañrı taèÀlÀ Ádemi uçmaú içinde dölendürdi yaluñuzın
yörüdi oturup işirgenesin bulmadı pes Tañrı taèÀlÀ Ádem
pey Àmbar üzere uyúu bıraúdı Ádem uyudı Tañrı taèÀlÀ anuñ ãol
yanı eyegüsinden şol úısacuú eyegüyi aldı hìç Ádem duymadı ve ayrımadı eger ol vaútın Ádem a rısa hìç eriñ èavrat üzere mihri
olmayadı pes ÓavvÀyı ol eyegüden yaratdı ve uçmaú ùonlarından
ùon geyürdi dürlü bezekile bezedi Ádemüñ başı úatında oturdı
úaçan uyúusından uyandı gördi anı başı úatında oturur pes
ferişteler Ádemüñ bilüsin ve èilmin sınayu eyitdiler yÀ Ádem işbu
nedür Ádem eyitdi èavrat eyitdiler adı nedür Ádem eyitdi ÓavvÀ
eyitdiler adı niçün ÓavvÀ oldı Ádem eyitdi anuñiçün kim diri
nesneden yaradıldı pes eyitdiler Tañrı bunı neyiçün yaratdı Ádem
eyitdi anuñçün yaratdı kim ben anuñıla sÀkin olam ve ol benümle
sAkin ola. Tanrı Âdem’i cennette sabit kılınca Âdem yalnız başına yürüdü,
oturup yapacak bir şey bulamadı. Sonra Tanrı, Âdem peygambere
uyku verdi, Âdem uyudu. Tanrı Âdem’in sol tarafındaki kısa
kaburga kemiğini aldı, Âdem uyanmadı ve hiç acı hissetmedi. Eğer
o zaman Âdem’in canı acısaydı erkeğin kadına karşı hiç sevgisi
olmayacaktı. Sonra Tanrı, Havva’yı o kaburga kemiğinden yarattı,
ona cennetten elbiseler giydirip türlü süsle süsledi. Havva, Âdem’in
başının ucunda oturdu ve Âdem, uyandığında onu başucunda
otururken gördü. Melekler Âdem’in bilgisini ve ilmini sınamak
için: “Ey Âdem, bu nedir?” diye sordular, Âdem de: “Kadın.” diye
cevapladı. Melekler: “Adı nedir?” diye sordular, Âdem: “Havva.”dedi. Melekler bu defa da “Kadının adı neden Havva?” diye
sordular. Âdem: “Çünkü canlıdan yaratıldı.” dedi. Melekler: “Tanrı
bunu ne için yarattı?” diye sordular. Âdem de: “Tanrı onu, ben
onunla yaşayayım ve o da benimle yaşasın diye yarattı.” dedi.
Görüldüğü gibi ele aldığımız eserler, insanın yaratılışını neredeyse aynı şekilde
anlatmışlardır.
nsanın yaratıldığı toprağın yerden alınışı ve mahiyeti, kırk yıl
bekletilmesi, şekillendirilmesi ve toprağa can verilmesinin ardından insanın yaratılması;
Şeytan’ın insanla karşılaşması ve kibrine yenik düşmesi, cennette yalnız yaşayan
Âdem’e eş olarak Havva’nın yaratılması gibi bölümler incelediğimiz tüm Kısasü'l-
Enbiyâlarda ortak olarak yer almaktadır. Ayrıntılardaki farklılıkları da gerekli yerlerde
zaten belirttik.
107
5. SONUÇ























  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.
Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  1. Âdem’in Doğuşu
Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.
  1. Âdem’in Eşi
Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.
  1. Cennet/Gar Eden:
Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]
  1. Yasak Ağaç ve Yılan:
Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]
  1. Cennet’ten düşüş:
Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.


  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.
Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].
Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]
Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri
Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.
  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:
Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.
  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk
Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

  1. Cennet Motifi: DİLMUN
Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.
Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:
“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]
Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]
Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük
Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.
Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.
  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).
  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)
Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]
Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.


  1. Erkekten Yaratılan Kadın
Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

  1. Kadınla yılan:
Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  1. Adapa Mitosu
Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:
“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

  1. Sonuç
Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.







Kaynakça:
  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.
  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013
  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.
  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.
  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143
  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.
  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”
  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )
  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013
  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.
  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967


 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,
  s.49.
[2] Tekvin, I-II, 3.
[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49
[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145
[5] A.g.e. s.97
[6] A.g.e. s. 109
[7] A.g.e. s. 117
[8] Tekvin III, 1-6
[9] A.g.e. s.118.
[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.
[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)
[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17
[13] Eliade, a.g.e, s.15
[14] Eliade- images et symboles, s.74).
[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208
[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52
[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)
[18] Adıbelli, a.g.e. s.235
[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.
[21] Hooke, a.g.e. s.55
[22] Hooke, a.g.e. s.41
[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları
[24] Hooke, a.g.e. s.156
[25] Hooke, a.g.e. s.156
[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir
B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

[27] Hooke, a.g.e. s.160
[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0
Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)
[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70
[30] Hooke, a.g.e. s.70
[31] Hooke, a.g.e s.75

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva
İçindekiler
Giriş
Tekvin’deki Anlatımlar
Tekvin’e Göre Yaratılış
Adem’in Eşi
Cennet/ Gar Eden
Yasak Ağaç ve Yılan
Cennet’ten Düşüş
Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri
Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları
İnsanın Yaratılış Gayesi
Cennet Motifi
Ağaç Motifi
Erkekten Yaratılan Kadın
Kadınla Yılan
Adapa Mitosu
Sonuç
Kaynakça

Giriş:

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.





  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.
Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  1. Âdem’in Doğuşu
Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.
  1. Âdem’in Eşi
Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.
  1. Cennet/Gar Eden:
Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]
  1. Yasak Ağaç ve Yılan:
Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]
  1. Cennet’ten düşüş:
Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.


  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.
Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].
Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]
Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri
Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.
  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:
Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.
  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk
Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

  1. Cennet Motifi: DİLMUN
Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.
Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:
“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]
Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]
Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük
Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.
Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.
  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).
  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)
Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]
Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.


  1. Erkekten Yaratılan Kadın
Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

  1. Kadınla yılan:
Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  1. Adapa Mitosu
Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:
“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

  1. Sonuç
Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.







Kaynakça:
  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.
  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013
  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.
  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.
  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143
  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.
  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”
  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )
  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013
  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.
  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967


 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,
  s.49.
[2] Tekvin, I-II, 3.
[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49
[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145
[5] A.g.e. s.97
[6] A.g.e. s. 109
[7] A.g.e. s. 117
[8] Tekvin III, 1-6
[9] A.g.e. s.118.
[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.
[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)
[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17
[13] Eliade, a.g.e, s.15
[14] Eliade- images et symboles, s.74).
[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208
[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52
[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)
[18] Adıbelli, a.g.e. s.235
[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.
[21] Hooke, a.g.e. s.55
[22] Hooke, a.g.e. s.41
[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları
[24] Hooke, a.g.e. s.156
[25] Hooke, a.g.e. s.156
[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir
B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

[27] Hooke, a.g.e. s.160
[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0
Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)
[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70
[30] Hooke, a.g.e. s.70
[31] Hooke, a.g.e s.75

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva
İçindekiler
Giriş
Tekvin’deki Anlatımlar
Tekvin’e Göre Yaratılış
Adem’in Eşi
Cennet/ Gar Eden
Yasak Ağaç ve Yılan
Cennet’ten Düşüş
Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri
Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları
İnsanın Yaratılış Gayesi
Cennet Motifi
Ağaç Motifi
Erkekten Yaratılan Kadın
Kadınla Yılan
Adapa Mitosu
Sonuç
Kaynakça

Giriş:

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.





  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.
Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  1. Âdem’in Doğuşu
Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.
  1. Âdem’in Eşi
Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.
  1. Cennet/Gar Eden:
Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]
  1. Yasak Ağaç ve Yılan:
Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]
  1. Cennet’ten düşüş:
Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.


  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.
Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].
Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]
Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri
Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.
  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:
Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.
  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk
Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

  1. Cennet Motifi: DİLMUN
Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.
Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:
“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]
Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]
Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük
Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.
Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.
  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).
  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)
Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]
Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.


  1. Erkekten Yaratılan Kadın
Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

  1. Kadınla yılan:
Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  1. Adapa Mitosu
Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:
“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

  1. Sonuç
Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.







Kaynakça:
  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.
  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013
  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.
  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.
  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143
  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.
  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”
  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )
  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013
  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.
  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967


 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,
  s.49.
[2] Tekvin, I-II, 3.
[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49
[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145
[5] A.g.e. s.97
[6] A.g.e. s. 109
[7] A.g.e. s. 117
[8] Tekvin III, 1-6
[9] A.g.e. s.118.
[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.
[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)
[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17
[13] Eliade, a.g.e, s.15
[14] Eliade- images et symboles, s.74).
[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208
[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52
[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)
[18] Adıbelli, a.g.e. s.235
[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.
[21] Hooke, a.g.e. s.55
[22] Hooke, a.g.e. s.41
[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları
[24] Hooke, a.g.e. s.156
[25] Hooke, a.g.e. s.156
[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir
B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

[27] Hooke, a.g.e. s.160
[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0
Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)
[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70
[30] Hooke, a.g.e. s.70
[31] Hooke, a.g.e s.75
İçindekiler
Giriş
Tekvin’deki Anlatımlar
Tekvin’e Göre Yaratılış
Adem’in Eşi
Cennet/ Gar Eden
Yasak Ağaç ve Yılan
Cennet’ten Düşüş
Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri
Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları
İnsanın Yaratılış Gayesi
Cennet Motifi
Ağaç Motifi
Erkekten Yaratılan Kadın
Kadınla Yılan
Adapa Mitosu
Sonuç
Kaynakça

Giriş:

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.





  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.
Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  1. Âdem’in Doğuşu
Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.
  1. Âdem’in Eşi
Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.
  1. Cennet/Gar Eden:
Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]
  1. Yasak Ağaç ve Yılan:
Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]
  1. Cennet’ten düşüş:
Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.


  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi
”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.
Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].
Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]
Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri
Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.
  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:
Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.
  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk
Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

  1. Cennet Motifi: DİLMUN
Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.
Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:
“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]
Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]
Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük
Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.
Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.
  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).
  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)
Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]
Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.


  1. Erkekten Yaratılan Kadın
Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

  1. Kadınla yılan:
Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  1. Adapa Mitosu
Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:
“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

  1. Sonuç
Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.
Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.







Kaynakça:
  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.
  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013
  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.
  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.
  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143
  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.
  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”
  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa,
  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013
  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.
  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967


 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,
  s.49.
[2] Tekvin, I-II, 3.
[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49
[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145
[5] A.g.e. s.97
[6] A.g.e. s. 109
[7] A.g.e. s. 117
[8] Tekvin III, 1-6
[9] A.g.e. s.118.
[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.
[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)
[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17
[13] Eliade, a.g.e, s.15
[14] Eliade- images et symboles, s.74).
[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208
[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52
[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)
[18] Adıbelli, a.g.e. s.235
[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları
[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.
[21] Hooke, a.g.e. s.55
[22] Hooke, a.g.e. s.41
[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları
[24] Hooke, a.g.e. s.156
[25] Hooke, a.g.e. s.156
[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir
B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

[27] Hooke, a.g.e. s.160
[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0
Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)
[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70
[30] Hooke, a.g.e. s.70
[31] Hooke, a.g.e s.75

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder