24 Mayıs 2017 Çarşamba

Tartarus ya da Tartaros Cehennem



ARMEİOS OĞLU ER HİKÂYESİ BAĞLAMINDA PLATON’UN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİN DİNÎ VE FELSEFÎ ANALİZİ





                       7 Chakras, 7 Seals, 7 Sins, 7 Virtues..
The 7 Deadly Sins: Pride, Greed, Lust, Envy, Gluttony, Wrath and Sloth.
The 7 Heavenly Virtues: Chastity, Abstinence, Liberality, Diligence, Patience, Kindness, Humility.

Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş yedi âyetinde yer alan cehennem, kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap görecekleri yer olarak tasvir edilir. Cehennem ifadesi genel olarak Cehennem'İn bütün katmanları için kullanıldığı gibi özelde Cehennem'in en üst katmanı için de kullanılmaktadır. Cehennem tabakalarına ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır.
Sünnî âlimlere göre burası günahkâr müminlerin azap yeri olacak, bunların azabı sona erdikten sonra ise boş kalacaktır. Münafıkların cehennemin en aşağı tabakasında olacağı (en-Nisâ 4/145) bildirilmiştir. Sünnî âlimler, azabı en hafif olan birinci tabakada günahkâr müminlerin bir süre kaldıktan sonra buradan çıkarılacağını, yedinci tabakada ise münafıkların azap göreceğini kabul ederler. İkinci tabakadan itibaren de yahudiler, hıristiyanlar, Sâbiîler, ateşe tapanlar ve müşrikler cezalandırılacaktır.
Cehennemin tabakalarını birbirinden tamamen ayrılmış katmanlar olarak değil farklı azab türlerine işaret edilmesi şeklinde anlamak daha uygun görülmektedir. Kişi işlediği günahların durumuna göre farklı azabları tadabilecektir.
Cehennemin tabakaları şöyle tasnif edilmiştir:
1. Cehennem. Cehennem tabakalarına ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır.
2. Cahîm. “Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş” anlamında olup yirmi altı âyette ve bazı hadislerde geçer. Kur’an’da daha çok cehennem yerine, birkaç âyette de “tutuşturulan yakıcı ateş” anlamında kullanılmıştır.
3. Hâviye. “Yukarıdan aşağıya düşmek” anlamındaki hüviy kökünden isim olan hâviye “uçurum, derin çukur” mânasına gelir. Kur’an’da sadece bir yerde zikredilmiş ve aynı yerde “harareti yüksek ateş” diye de tefsir edilmiştir (el-Karia 101/9-11). Hâviye cehennemin adı olarak bir hadiste de geçmektedir (Nesâî, “Cenâiz”, 9).
4. Hutame. “Kırmak, ufalayıp tahrip etmek” anlamındaki hatm kökünden mübalağa ifade eden bir sıfat olup Kur’an’da yer aldığı bir tek sûrede, “Allah’ın yüreklere kadar tırmanan tutuşturulmuş ateşi” diye açıklanmıştır (el-Hümeze 104/4-7). Hutame cehennemin bütününe ait bir isim olabileceği gibi belli bir kısmını ifade etmek üzere de kullanılmış olabilir. Kelimenin sözlük anlamı ile Kur’an’daki açıklaması arasında tam bir uygunluk vardır. Zira tutuşturulmuş şiddetli ateş karşılaştığı her şeyi yakıp tahrip eder ve onun en iç kısmına kadar işler. Âhiretteki cezayı ve dolayısıyla cehennem ateşini maddî değil de mânevî olarak kabul edenler hutamenin âyetteki izahına dayanarak “kalpleri saran ateşli kaygı” şeklinde bir yorum getirirler. Ancak cehennem azabıyla ilgili âyetlerin bütününe bakıldığında böyle bir yorumu doğru bulmak mümkün görünmemektedir.
5. Lezâ. “Hâlis ateş” anlamına gelen kelime Kur’an’da bir yerde geçmekte ve “bedenin uç organlarını söküp koparan” diye nitelendirilmektedir (el-Meâric 70/15-16).
6. Saîr. “Tutuşturmak, alevlendirmek” anlamındaki sa‘r kökünden sıfat olup Kur’ân-ı Kerîm’de biri fiil şeklinde olmak üzere on yedi âyette yer alır. Saîr Kur’an’da çoğunlukla cehennemin bir adı olarak, bazan da “tutuşturulmuş, alevli ateş” mânasında kullanılmıştır. Aynı kullanılış hadislerde de mevcuttur (Wensinck, MuǾcem, “saîr” md.).
7. Sakar. “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış, bunlardan Müddessir sûresinde (74/28-29), “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir. Kurtubî’ye göre sakar kemiği değil eti yakıp tahrip eder (et-Tezkire, s. 448). Bu yorum kelimenin sözlük anlamına ve Kur’an’daki kullanımına da uygun düşmektedir.(Bekir Topaloğlu, DİA, "Cehennem Md" 7/227).



ARMEİOS OĞLU ER HİKÂYESİ BAĞLAMINDA PLATON’UN ÖLÜMDEN SONRAKİ HAYAT İLE İLGİLİ GÖRÜŞLERİNİN DİNÎ VE FELSEFÎ ANALİZİ
-The Religious and Philosophical Analysis of the Plato’s Opinions on the Life after
Death for the Story of Er, the Son of Armeios-




Özet: Platon, İslam Felsefesi ve Tasavvuf’un oluşmasında etkili olan önemli filozoflardan birisidir. Onun Devlet adlı eserinde, ahiret ile ilgili bir hikâye yer almaktadır. Hikâyeye göre, Armeios oğlu Er adında bir kişi ölmüş ve ruhu başka bir âleme gitmiş- tir. Ancak, bir süre sonra bu kişi tekrar canlanmış ve orada gördüklerini anlatmıştır. Er’in, bu âlem hakkında verdiği bilgilerden büyük bir çoğunluğu, İslam inançları ile uygunluk arzetmektedir. Bu çalışmada Platon’un ahiret hakkındaki görüşleri ile İslam inançları arasında ayet ve hadislere dayalı bir karşılaştırma yapılmıştır. Bu karşılaştır- ma neticesinde yaklaşık 15 meselede benzerlik ve 3 meselede ise farklılıklar tespit edilmiştir. Ayrıca Platon’un bu hikâyesi, İslam düşünürlerinin de benzer şekilde hikâ- yeler yazmalarına sebep olmuştur. İbn Sina’nın Hayy b. Yakzan’ı; Ahmed Gazalî’nin Risaletü’t-Tuyûr’u, Sühreverdî’nin Kıssatu’l- Gurbetü’l-Garbiyye’si, Necmeddin Razî’nin Risaletü’t-Tuyur’u ve Molla Camî’nin Salaman ve Absal’ı bunlardan bazıla- rıdır. Bu hikâyelerde de ruhun yolculuğundan bahsedilmektedir. Platon’un hikâyesinin ayrıca bir de felsefî özelliği bulunmaktadır. Platon’un özellikle ruh ve ruhun ölümsüz- lüğü görüşü, İslam filozofları üzerindeki etkisi açısından önemlidir.
Anahtar Kelimeler: Platon, Armeios oğlu Er, Ahiret, Ruh, Ruhun Ölümsüzlüğü, Yeniden Diriliş, Tenasüh.

Abstract: Plato is an important philosopher who had influenced on the Islamic phi- losophy and Mysticism. There is a story in his work, named Politea. According to this story, a man called Er, son of Armeios, had died and after a period of time he come back to life. He explained that he saw in the hereafter. The majority of Er’s statement on hereafter looks like the Islamic beliefs. At this work, Plato’s views were compared with Islamic beliefs. For the result of this comparison, 15 views are agreed with each other the Islamic beliefs and 3 views aren’t agreed with. However, this Plato’s story had some Islamic thinker written works like this story. Some of them are Ibn Sina (Avicenna)’s  Hayy  b.  Yaqzan (The Living Son  of  the  Vigilant),  Ahmed  Gazali’s Risale al-Tuyûr (The Pamphlet of Birds), Suhrawardi’s Kıssatu’l- Gurbeti’l-Garbiyye (the Trip of Soul), Najmoddin Razi’s Risale al-Tuyur (The Pamphlet of Birds) and Molla Cami’s Salaman and Absal. In these stories, the trip of the soul is mentioned. There are philosophic properties in this story, too. They are soul and immortality of soul.
Key words: Plato, Er, Hereafter, Soul, Immortality of Soul, Revival, Metempsychosis.

Giriş
Platon (M.Ö. 347), İslâm Felsefesi ve Tasavvufu üzerinde oldukça etkili olan filozofların başında gelmektedir. Bu yüzden, kendisi müslüman düşünürlerce Eflatun-u İlahî olarak da adlandırılmıştır. Bu çalışmada, onun Devlet adlı eserinin Onuncu kitabında1 anlattığı bir hikâye üzerinde durmak istiyoruz. Platon bu hikâyede, Armeios oğlu Er adında bir savaşçının başın- dan geçen bir olayı anlatmaktadır. Olay, tamamen ölümden sonraki hayat ile ilgili olduğu için bizce önem arzetmektedir.
Bu hikâyeyi inceleyişimizin birkaç sebebi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, Platon’un da anlattığı gibi, ölüm esnasında bazı kişilerin gördüğünü iddia ettikleri olayların, bilimsel ve felsefî bir değerinin bulunup bulunmadı- ğı hakkındaki tartışmaların güncelliğini koruyor olmasıdır. Zira, özellikle tıp uzmanları tarafından yapılan bu tür çalışmalarda, öldüğü sanılan, ancak daha sonra sağ olduğu anlaşılan kişilerin söylediği sözler değerlendirilmiş ve bu- nun üzerinde bazı çalışmalar yapılmıştır. Söz konusu çalışmalara göre, bu kişilerin anlattığı şeylerin çoğu, Platon’un hikâyesindeki Er’in anlattıklarına benzemektedir. Onlar da Er gibi, karanlık ve sıkıcı bir tünelden geçerek pırıl pırıl bir dünyaya gittiklerini, kendi bedenlerine dışarıdan bakma imkânına sahip olduklarını ve tekrar bedenlerine dönüp dönmeme hususunda tereddüt ettiklerini belirtmişlerdir2. Bu açıdan Platon’un hikâyesi bizce incelenmeğe değer olarak görülmektedir.
İkincisi ise, Platon’un ölümden sonraki hayat ile ilgili vermiş olduğu bilgilerin büyük oranda İslâm inançları ile benzeşiyor olmasıdır. Er hikâye- sinde anlatılan olaydan hareketle, Platon’un ahiret ve buna bağlı olarak da, hesaba çekilme, cennet ve cehennem gibi inançlara sahip olduğunu söyle- mek mümkündür. Çünkü bizim söylediğimiz bu fikrin daha önce Farabî (950) tarafından da iddia edildiğini görmekteyiz3.
Hikâyeyi inceleyişimizin bir diğer sebebi de, bu tür hikâyelerin, İslâm filozoflarının da benzer hikâyeler yazmalarına sebep olmuş olmasıdır. Başta İbn Sina (1037) olmak üzere birçok İslâm filozofu, Platon’un anlattığı hikâ- yelere benzer hikâyeler yazmışlardır. İbn Sina’nın Hayy b. Yakzan ve Risaletü’t-Tayr’ı; Ahmed Gazalî (1111)’nin Risaletü’t-Tuyûr’u, İbn Tufeyl (1186)’in Hayy  b.  Yakzan’ı, Sühreverdî (1191)’nin Kıssatu’l- Gurbetü’l- Garbiyye’si, Necmeddin Razî (1256)’nin Risaletü’t-Tuyur’u ve Molla Camî (1492)’nin Salaman ve Absal’ı bunlara örnek olarak gösterilebilir.
Söz konusu hikâyelerde de ruhun yapmış olduğu bir yolculuktan bah- sedilmektedir. Ancak Platon’un hikâyesinde, dünyadan ahirete yapılan bir yolculuktan bahsedilirken, İslâm filozoflarının bahsettikleri yolculuk, daha çok manevî âlemlere yapılan bir yolculuktur. Bu yolculuklarda, ruh doğru- dan “ruh” olarak değil de “Hayy”, “Salaman” ve “kuş” gibi sembollerle ifa- de edilmektedir. Sadece İbn Tufeyl’in hikâyesi bunlardan farklıdır. Onun eserlerindeki kahramanlar gerçek insanlar olup, bu dünyada geçen olayların muhataplarıdır.
Platon’un hikâyesinde, ruhun ahirete yapmış olduğu yolculuk ve bu esnada karşılaştığı olaylar, İslâm Dini’ndeki ahiret inancı ile bazı yönlerden benzerlik göstermektedir. Ancak hikâyede, İslâm inançları ile bağdaşmayan bazı bilgiler de bulunmaktadır. Bu yönü ile Er hikâyesinin, dinî bir özelliği olduğu gibi, ruh hakkında vermiş olduğu bilgilerden dolayı da felsefî bir özelliği bulunmaktadır.
Biz önce Platon’un anlattığı bu hikâyeden bazı alıntılar yapıp, daha sonra da hikâyede verilen bilgilerin, İslâm inançları ile mukayesesini yapacağız.

I.“Armeios Oğlu Er” Hikâyesi 


Platon’un Glaukon adında bir kişi ile yaptığı diyalog şeklindeki bir ko- nuşmada hikâye şöyle anlatılmaktadır:
“Bir Alkinoos5  masalı değil şimdi sana anlatacak olduğum: Bir yiği- din, Pamphlia’dan gelme Armeios oğlu Er’in başından geçeni anlatacağım. Bu yiğit bir savaşta ölüyor. On gün sonra onu, kokmaya başlamış ölüler arasında bozulmamış bir halde, kaldırıp evine götürüyorlar gömmek için. On ikinci gün, ölüsünü yakacakları sırada yiğit diriliyor. Anlatıyor o zaman ötede gördüklerini.
Canı bedeninden çıkar çıkmaz birçoklarıyla birlikte yola düzülmüş. Hep birden görülmedik bir güzel yere gelmişler. Orada iki çift kapı varmış: Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin karşısında. Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş. Yargılarını verdiler mi, doğrulara göğe çıkan sağdaki yolu gösteriyorlarmış, yargılarını bir yazıyla önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlar- mış, olanların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış.
Bizim yiğit yaklaşınca, yargıçlar demişler ki ona: Sen insanlara bu ye- raltı dünyasından haber götüreceksin, orada olup bitenlere iyi bak. O da




bakmış, görmüş. Yargılanan ruhların kimi gökteki, kimi yerdeki kapıların birinden çıkıp gidiyormuş. Öteki kapıların birinden, yerin derinliklerinden çıkan perişan, bitkin, toz toprak içine ruhlar geliyormuş, öbüründense, gök- ten inen pırıl pırıl ruhlar. Birbiri ardından ilerleyen bu ruhlar uzun bir yol- culuktan gelmişe benziyorlarmış. Hepsi bir bayram sevinci içinde, bir çayır- lıkta toplanıp oturuyorlarmış. Birbirini tanıyanlar selamlaşıyor, yerden ge- lenler gökten, gökten inenler yerden haber soruyorlarmış. Kimi yeraltında bin yıl süren yolculuklarında çektikleri ve gördükleri işkenceleri ağlaya sız- laya anlatıyormuş, kimi göklerin tadına doyulmaz nimetlerini sonsuz güzel- liklerini.
….İşlenen suçların, aldatılan insanların sayısı kaç olursa olsun kötüler bütün yaptıklarını teker teker ve on kat ödüyorlarmış. Cezaların her biri yüz yıl sürüyormuş, yani bir insan ömrü, orada on katına çıkıyormuş. Birçok insanın kanına girenler, devletleri, orduları aldatıp köleliğe düşürenler, herhangi bir felakete yol açanlar, her suç için on kat ağır ceza çekiyorlar- mış.
İnsanlara iyilik  etmiş, doğruluktan ayrılmamış olanların gördükleri karşılık da aynı ölçülerle artıyor, güzelleşiyormuş….
Tanrılara, ana babaya saygı veya saygısızlığın, bıçakla adam öldür- menin karşılığıysa, demin söylediklerimi aşıyormuş. Bir adamın yanına git- miş, ona başkaları Büyük Ardiea’nın nerede olduğunu sormuşlar. Bu Ardiea dediği bin yıl önce Pamphylia’da bir şehrin zorbasıymış. Babasını, ağabeyi- ni öldürmüş, daha birçok haltlar etmiş. Er’in dediğine göre, şunları anlatmış adam: O gelmedi, demiş, buraya hiç gelemez o. Gördüğümüz korkunç şey- lerden biri de bu oldu. Bütün cezalarımızı çektikten sonra kapının ağzına gelip çıkacağımız sırada bu Ardiea’yı daha başka zorbalar ve bir sürü hay- dutla bir arada gördük. Tam çıkacakları anda kapı yol vermedi onlara. Bu uslanmaz kötülerden yahut cezasını doldurmamışlardan biri geldi mi, kapı gürlemeye başlıyordu. Aralıkta duran ateş bedenli korkunç adamlar kapının gürlemesini duydular mı herifi belinden yakalayıp götürüyorlardı. Ama Ardiea’yla yanındakileri, ellerine, ayaklarına, boyunlarına zincir vurup yere attılar, yer yer derilerini yüzüp yolun kıyısına çektiler ve hepsini dikenli çalılıklar üzerine uzattılar. Bu arada gelen geçene, bu adamlara hangi gü- nâhları için böyle yaptıklarını anlattılar. Sonra hepsini götürüp Tartaros’un6 dibine attılar.
Er’in anlattığına göre kapı önünde kendilerinin de çekmediği korku kalmamış. Ama en korkunç şey, insanın tam çıkacağı sırada kapının kükre- mesi oluyormuş. Kendileri çıkarken kapı gürlemeyince rahat nefes alabilmiş- ler. İşte aşağı yukarı bunlarmış azaplar, iyi ve kötü karşılıklar.
Her küme çayırda yedi gün kaldıktan sonra çadırlarını kaldırıp, seki- zinci gün yola çıkıyor ve dört gün sonra başka bir yere varıyormuş. Orada yukarıdan aşağıya, gökle yer arasında uzayıp giden bir ışık görmüşler, direk

1    Bkz. Platon, Devlet, s. 614a-621d, (çev. Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz, İstanbul,
1988, 300-306)
2    Mehmet Aydın, Din Felsefesi, İzmir, 1987, s. 195.
3    Farabî, Eflâtun ile Aristoteles’in Görüşlerinin Uzlaştırılması, çev. Mahmut Kaya (İs- lam Filozoflarından Felsefe Metinleri), İst. 2003, 181.
4    Platon, hikâyeye herhangi bir ad vermemiştir. Dolayısıyla hikâyeye verilen başlık bize aittir.
5    Alkinoos, eski adı Koro olan Scheria adasında yaşamış bir kralın adıdır. (Bkz. Şefik Can,
Klasik Yunan Mitolojisi, İstanbul, (trs.), 394.)
6    Tartaros, yeraltında, Cehennemlerin derinliklerinde bulunan korkunç yer. (Can, 488.)



gibi dümdüz bir ışık, gökkuşağı gibi ama daha parlak daha arık. Bir gün daha yürüyüp bu ışığa varmışlar. Orada, bu ışığın ortasında göğe gerili zincirlerin uçlarını görmüşler. Çünkü bu ışık  zincirlerle bağlıymış göğe, kadırgaları boydan boya kuşatan halatlar gibi. Dönen bütün kubbeyi de böylece tutuyormuş bu ışık.
(….)7İşte, Glaukon, insan için en zor an bu seçme anıdır galiba. Onun için her birimiz başka her şeyi bir yana bırakıp bunun üstünde durmalı, bunu incelemeliyiz. Belki arayıp bir adamını buluruz da bize iyi ve kötü hayatları ayırt etme gücünü ve bilgisini kazandırır, o zaman belki bütün bu yolların hangilerini birleştirip hangilerini ayırarak, hayatta hangilerinin bize ne yararı olacağını hesaplayarak her yerde, her zaman mümkün olan en iyi hayatı seçebiliriz. Öyle bir adam bulursak öğrenelim ondan güzelliğin, fakir- lik veya zenginlikle, şu veya bu yatkınlıkla, ne türlü birleşmesinden iyilik veya kötülük çıkacağını, parlak veya sönük bir doğuşun, devlet veya ev işle- rinin, güçlü veya güçsüz olmanın, öğrenme kolaylığı veya zorluğunun, buna benzer doğuştan veya hayattan edinme kafa değerlerinin şu veya bu türlü bir araya gelmesinin ne sonuç vereceğini.
Bütün bunları düşünür ruhun aslını da göz önünde tutarsak hayatların iyisi ile kötüsünü ayırt edebiliriz. İyisi derken, başka her şeyi bir yana atıp, ruhu daha iyi edecek hayatı anlarız; kötüsü derken de ruhu daha kötü edecek hayatı. Çünkü yaşarken de, öldükten sonra da böyle bir seçmeden en fazla iyilik  göreceğimizi biliyoruz artık. Hades’in8  ülkesine giderken bu  inanç çelik gibi sert olmalı içimizde. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler gözümüzü kamaştırmasın zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler, belalarla dolu hayatlara dört elle sarılmayalım; orta hayatları seçe- lim daha çok; hem bu hayatta hem sonrakilerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır.
(…)9Er’e gelince, ona ırmaktan su içirtmemişler. Ama bedenine nerede nasıl kavuştuğunu bilmiyor gene de birden gözünü açınca kendini sabah sabah odun yığını üstünde bulmuş. İşte  böylece Glaukon, unutulmaktan, kaybolmaktan kurtulmuş bu sana anlattıklarım. Bunlara inanırsak kurtarabi- liriz kendimizi. Lethe ırmağın10ı mutlu geçer ruhumuzu kirletmeyiz. Benimle inanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür. Her iyiliği, her kötülüğü yapmak elinde- dir, o zaman hep bizi yukarılara götüren yolda yürürüz. Nerede, nasıl olursa olsun doğruluktan bilgelikten ayrılmayız. Böylece hem kendimizle, hem de


7    Hikâyenin bu kısmında, ruhların dünyaya gelişlerinde nasıl bir kader seçecekleri hakkında bilgi verilmekte ve eski Yunan dinlerindeki bazı ruhanî varlıkların bu belirlemedeki rolle- rinden bahsedilmektedir.
8    Hades: Yeraltı dünyası, ahiret ve Cehennem gibi anlamlarının yanında, kötülük veya ölüler diyarının tanrısı anlamına gelmektedir. (Can, 416.)
9    Hikâyenin bu kısmında ise, öldükten sonra tekrar dünyaya gelecek ruhların nasıl bir beden seçecekleri detaylı olarak anlatılmaktadır.
10  Lethe ırmağı, Eski Yunan inançlarına göre, Cehennemde akan bir ırmaktır. (Can, 443.)


tanrılarla barış içinde yaşarız bununla da kalmaz, er geç doğruluğun karşı- lıklarını elde ederiz. Yarışlarda kazananlar nasıl dostlarından türlü arma- ğanlar alırlarsa. Hem bu dünyada mutlu oluruz o zaman, hem de anlattığı- mız o bin yıllık yolculukta”11.
Platon’un anlatmış olduğu bu hikâyeyi, dini ve felsefî olmak üzere iki ana başlık altında değerlendirebiliriz.
II. Er Hikâyesi’nin Dinî Açıdan Değerlendirilmesi
Platon’un Er Hikâyesi’nde vermiş olduğu bilgileri dinî açıdan değer- lendirirken, İslâm Dini’ni temel olarak almak istiyoruz. Çünkü diğer ilahî dinlerin, ahiret hakkındaki görüşleri, İslâm Dini’ndeki görüşler kadar açık değildir. Diğer dinler ile ilgili değerlendirmeyi özellikle Yahudilik açısından sonuç bölümünde belirteceğiz.
Hikâyede verilen bilgileri İslâm inançları ile uyumlu ve İslâm’a ters düşen görüşler olmak üzere kendi arasında iki başlık altında incelemenin daha doğru olacağı kanaatindeyiz.
A-Er Hikâyesi’nde İslâm Dini İle Uyumlu Olan Görüşler
Platon’un anlattığı hikâyenin, İslâm Dini inançları ile uyuşan kısımla- rını, sadece âyet ve hadislerdeki bilgileri dikkate alarak değerlendirmek isti- yoruz. Bu değerlendirme esnasında, bazı kısa yorumlara da yer vereceğiz. Ancak, şunu da belirtelim ki; Platon’un olayları anlatırken takip ettiği sıra- lama ile, İslâm inançlarında belirtilen sıralama arasında zaman zaman önce- lik (takdim) ve sonralık (te’hir) olduğunu da belirtmemiz gerekir. Eğer bu sıralamadaki farklılıkları bir yana bırakırsak, İslam’daki ahiret inancı ile Platon’un görüşleri arasında birçok ortak noktanın bulunduğunu görebiliriz.
Platon’un verdiği bilgiler ile İslâm inançları arasındaki benzerlikleri belli başlı şu başlıklar etrafında değerlendirmek gerekir.
1- Ruhun Bedenden Ayrıldıktan Sonra Gideceği Yer
Hikâyede belirtildiği gibi, Er’in ruhunun bedenden ayrıldıktan sonra diğer ruhlar ile yola düşmesi ve “güzel bir yere”12 varmasını, İslâm inancın- daki mahşer ya da arasata benzetmek mümkündür.
Platon, bedenden ayrılan ruhların bir alanda toplanacaklarını bildir- mekle yetinmiş ancak bu alana bir ad vermemiştir. İslâm inancında ise ruhla- rın bir araya toplanacağı yere farklı adların verildiğini görmekteyiz. Bu ad- lardan en çok kullanılanı “mahşer”dir.
Mahşer kelimesi, "toplanmak, bir araya gelmek" anlamına gelen haşr kelimesinden türemiş bir addır. Terim olarak ise, Allah'ın insanları hesaba çekmek üzere tekrar dirilişten sonra bir araya topladığı yere mahşer denil- mektedir. Mahşer yerine bazen arasat da denilmektedir. Kur'an’da, mahşer- den ve bu sırada yaşanacak olaylardan bahseden pek çok âyet vardır. Bu âyetlerden birinde şöyle denilmektedir: "Allah, onları sanki günün ancak bi saati kadar kaldıklarını sandıkları bir durumda, yeniden diriltip toplayacağı gün, aralarında birbirleriyle tanışırlar"13.
Mahşerde bir araya gelmenin sadece ruhanî mi yoksa hem ruhanî hem de bedenî mi olacağı tartışma konusudur. Ancak İbn Kesir’in el-Bidaye ve’n-Nihaye adlı eserinde yer alan bir hadiste; Allah’ın ruhları huzuruna çağırıp kabzedeğinden ve İsrafîl’in diriliş üflemesini yapmasından sonra da ruhların arı gibi ortaya çıkarak yer ile gök arasını dolduracağından bahse- dilmektedir. Ancak daha sonra bu ruhlara dünyada canlandırdıkları bedenle- rine dönmeleri emrolunur14. Söz konusu hadisten de anlaşılacağı gibi önce ruhlar bir araya geleceklerdir.
İslâm inancında daha detaylı olarak açıklanan bilgiler ile Platon’un verdiği bilgiler arasında bir benzerlik göze çarpmaktadır.

11  Platon, Devlet, 614a-621d.
12  Platon, Devlet, 614c.

 

 2-Cennet ve Cehennem’in Kapıları
Platon’un “Orada iki çift kapı varmış: Bir çift kapı yerde, bir çift kapı yukarıda, gökte, tam ötekilerin karşısında.”15 sözleri, İslâm inancındaki Cennet ve Cehennem’in kapıları olarak yorumlanabilir. Gerçi Kur’an’da bu kapıların sayısının daha fazla olduğu belirtilmektedir, ancak Cennet ve Ce- hennem’in kapılarının bulunduğu bilgisi ile Platon’un verdiği bilgiler uyuş- maktadır.
Kur’an’da Cennet ve Cehennem’in kapıları ile ilgili bilgiler oldukça fazladır. Meselâ, Cehennem’in kapıları ile ilgili olarak Zümer Sûresi’nin 72. ve Hicr Sûresi’nin 44. âyetlerinde şu bilgiler verilmektedir: “Ve onlara şöyle denir: “Sonsuza dek  içinde kalmak üzere Cehennem’in kapılarından gi- rin.”16 "Cehennem’in yedi kapısı vardır. O kapıların her biri için birer grup ayrılmıştır."17
Sâd Sûresi’nin; “Kapıları yalnızca kendilerine açılmış Adn Cennetleri vardır”18  âyeti ise, Cennet’in kapılarından bahsetmekte ancak bu kapıların sayısı hakkında bilgi vermemektedir.
Cennet’in kapılarının sayısı hakkında daha detaylı bilgileri hadislerde görmekteyiz. Bir hadiste bu kapıların sekiz tane olduğu belirtilmekte ve şöy- le denilmektedir: “Cennette sekiz kapı vardır. Onlardan biri Reyyân olup, oruçlulardan başkası giremez.”19  Yine Cennet’in kapıları ile ilgili olarak,




13  Yunus/10, 45.
14  İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye/ Ölüm Ötesi Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İstanbul,
2001, 189-90.
15  Platon, Devlet, 614c.
16  Zümer/39, 72.
17  Hicr/15, 44.
18  Sâd/38, 50.
19  Buhari-2084, Müslim-1152.



"(Mirac sırasında) Cennet’in kapısında durup içeri baktım”20 hadisi de Cen- net’in kapısının bulunduğunu belirtmektedir.
Hz. Peygamberin Miraç hadisesini anlatan kaynaklardaki ifadeler de Platon’un ifadelerine oldukça benzemektedir. Meselâ, Miraç esnasında Hz. Peygamber’in birinci semâda Hz. Adem ile karşılaşmasını anlatan haberler- de, Cennet ve Cehennem’in kapıları hakkında şu tür ifadelere rastlanmakta- dır: “ Adem’in sağ tarafında bir kapı vardı. Oradan güzel kokular gelirdi. Sol yanında da bir kapı vardı. O kapıdan da fena kokular gelirdi. Cebrail’e sordum: Bu kapılar nedir? Cebrail de; sağında olan kapı Cennet’e açılır. Saidlerin ruhları o kapıdan Cennet’e gider. Solundaki kapı da Cehennem’e açılır. Günâhkârların ruhları da bu kapıdan içeri girerler.”21
Bu âyet ve hadislerdeki bilgiler ile, Platon’un aktardığı bilgilerin mâ- hiyet olarak benzediklerini görmekteyiz.

3- Sorgu ve Sorgu Melekleri
Platon’un, “Bu çift kapıların ortasında yargıçlar oturuyormuş”22 sözü de İslâm’daki Münker ve Nekir melekleri olarak değerlendirilebilir.
İslâm inancında Münker ve Nekir, ölen kimseyi mezarında sorguya çe- ken ve gerektiğinde onu cezalandıran iki melek olarak kabul edilmektedir. Bunların, Münker ve Nekir diye isimlendirilmeleri, her ikisinin de garip bir sûrette olmalarındandır.
Ehl-i Sünnet âlimlerine göre, Münker ve Nekir melekleri ölünün kabri- ne gelir ve ölen kişiye rabbi, dini ve peygamberi hakkında sorular sorarlar. İnanan bir kişi bu sorulara cevap verir, ancak inanmayan birisi hiçbir cevap veremez23.
Bu hususta pek çok hadis de bulunmaktadır. Meselâ bir hadiste; "Ölü defnedildiğinde, ona gök gözlü simsiyah iki melek gelir. Bunlardan birisine Münker ve diğerine de Nekir denir. Ölüye: "Bu adam (Rasûlüllah) hakkında ne diyorsun?" diye sorarlar…."24 buyrularak, sorgu meleklerinin Münker ve Nekir olduğu belirtilmektedir. Ancak bazı hadislerde, ölüyü sorguya çek- mekle görevli bir melek olduğu belirtilmekte fakat bu meleğin adından bah- sedilmemektedir25.
Platon’un sorgu melekleri hakkındaki görüşleri ile İslâm inancındaki kabir sorgusu arasında bir benzerliğe rağmen, öncelik ve sonralık bakımın- dan bazı farklılıklar bulunmaktadır. Meselâ, Platon’un bildirdiğine göre, kişi


20  Buhari, Rikak, 51; Müslim, Zühd, 93, nr. 2736. Ayrıca bkz: Buhari, Savm, 5, Bed'ü'l- Halk, 11; Müslim, Sıyam, 2, nr.1079; Nesai, Sıyam 5, nr. 4, 129
21  Muinüddin Muhammed Emin Hirevi, Peygamberler Tarihi, çev. Muhammed b. Mu- hammed Efendi (Altıparmak), sad. A. Faruk Meyan, İstanbul, 1977, s.393.
22  Platon, Devlet, 614c.
23  Pezdevî, Ehl-i Sünnet Akâidi, çev., Şerafettin Gölcük, İstanbul, 1980, s. 237.
24  Tirmizi, Cenâiz, 70.
25  Bkz: Ahmed İbn Hanbel, Müsned, III, 3, 40.


ölür ölmez onun ruhu yargıçlar tarafından sorgulanmakta ve bu sorgu netice- sinde Cennet ya da Cehennem’e gönderilmektedir. İslâm inancında ise Münker ve Nekir’in sorgularından sonra, kıyamet gününe kadar ölüler kabir- lerinde kalacaklar ve ondan sonra mizan kurulup, amelleri hesaplanacak ve bu neticeye göre Cennet ya da Cehennem’e gönderileceklerdir.
Hikâyede geçen, “yargılarını verdiler mi…”26  sözü, Mizan’da amelle- rin tartılması olarak değerlendirilebilir. Hz Aişe’den rivâyet edilen bir hadis- teki bilgiler, Platon’un bu sözleri ile benzerlik arzetmektedir. Hz. Peygamber ile arasında geçen bir konuşmayı, Hz. Aişe şöyle anlatmaktadır: “Ateşi hatır- layıp ağladım. Hz. Peygamber; "Niye ağlıyorsun?" diye sordu. "Cehennem’i hatırladım da onun için ağladım! Siz, kıyamet günü, ailenizi hatırlayacak mısınız?" dedim. "Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan yanında; tartı- sının ağır mı yoksa hafif mi geldiğini öğreninceye kadar; sayfaların uçuştu- ğu zaman kendi defterinin sağına mı, soluna mı yoksa arkasına mı düşeceği- ni öğreninceye kadar ve bir de Cehennem’in iki yakası ortasına kurulan Sırat’ın yanında, buyurdu." 27
Platon’un verdiği bilgilerle, yukarıdaki âyet ve hadislerin verdiği bilgi- ler arasında bir benzerlik göze çarpmaktadır. Çünkü Platon da yargıçlar ve onların verdiği kararlardan bahsetmektedir.

4- Yargı Sonuçlarının Yazılı Olarak Belirtilmesi
Hikâyedeki; “Doğrulara göğe  çıkan  sağdaki yolu  gösteriyorlarmış. Yargılarını bir yazıyla önlerine asıp yolluyorlarmış. Suçluları soldan aşağı inen yola sokuyorlarmış onların bütün yaptıklarını da bir yaftayla sırtlarına asıyorlarmış”28 ibaresi de iki açıdan değerlendirilebilir.
Birincisi, iyi ve kötülere, yaptıklarının karşılığını görmeleri için gide- cekleri yerlerin işaret edilmesidir. Bu görüş, Zümer Sûresi 73. âyetteki ifade- lerle benzerlik arzetmektedir. Bu âyette, “Rablerinden korkup sakınmış olan takva  sahipleri de  zümre zümre Cennet’e gönderilmektedir.”29  Platon’un “doğru(olan)lar” sözü, Kur’an’daki “takva sahipleri” sözü ile mâhiyet olarak benzerlikler taşımaktadır. Yine Platon’un, doğrular ve suçlular olarak belirt- tiği kişiler de; Allah’a inanıp iyi işler yapanlar ve Allah’a inanmayıp günâh işleyenler olarak yorumlanabilir. Çünkü Kur’an’da, “Kimin tartılan ameli ağır gelirse işte o, hoşnut edici bir yaşayış içinde olur. Ameli hafif olana gelince, işte onun anası ağlamıştır”30
İkincisi ise, herkesin yaptığı amellerin yazılı olarak kendilerine veril- mesidir.  Bu  hususta  Kur’an’da  şöyle  buyrulmaktadır: "Herkesin  amelini kendi boynuna taktık. Kıyamet günü onun için bir kitap çıkaracağız ki, ona


26  Platon, Devlet, 614c.
27  Ebu Davud, Sünen, 28, nr. 4755.
28  Platon, Devlet, 614e.
29  Zümer/39, 73.
30  Karia/101, 6-9.


açılmış olarak kavuşacak." 31  Bu âyette açıklanan kitap, insanın ömründe yapmış olduğu her şeyin yazıldığı amel defteri ve hesabının görüldüğüne dair bir belge olarak değerlendirilebilir. Ancak bu defterin asıl günlüğü, in- sanın kendi hafızasında yazılı olup, boynunda asılıdır32.
Benzer ifadelere hadislerde de rastlamaktayız. Meselâ; “Vallahi sizden kim haksız bir şey alırsa, mutlaka onu boynunda taşır olduğu halde Kıyamet Günü Allah'la karşılaşacaktır”33. ve "Kıyamet Günü insanlar üç kere Allah'a arzedilirler: İlk iki arzedilmede cidal ve özür beyanı vardır. Ama üçüncü arzedilme esnasında ellerde sayfalar uçuşur, kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır."34 hadisleri, herkesin yargısının eline verileceğini iddia eden Pla- ton’un görüşleri ile uyuşmaktadır.
Ayrıca Platon’un ifadelerinde yer alan ve İslâm terminolojisinde de kullanılan “sağ” ve “sol” terimleri üzerinde de kısaca durmak istiyoruz: İs- lâm   terminolojisinde  sağ,   iyilik   ve   bunun   neticesinde  elde   edilecek mükafaatı; sol ise eksiklik, kötülük ve bunun neticesinde verilecek cezayı belirtmektedir. Meselâ; “O vakit kitabı sağ eline verilen”35, “Ancak (hesap defteri) sağ yanından verilenler başka”36  veya; “Kitabı sağından verilen, "alın okuyun kitabımı37  âyetleri, amel defteri sağ eline verilen kimsenin, kolay hesaba çekileceğini belirtmektedir. “Kitabı sol tarafından verilen ise der ki: "Keşke kitabım verilmeseydi”38 âyeti de, amel defteri solundan verilen kimsenin hesabının çok zor olacağını göstermektedir.
Platon, doğrudan böyle bir bilgi vermemekle birlikte, iyilere sağ taraf- taki bir kapının ve kötülere de sol taraftaki bir kapının gösterildiğini belirt- mektedir. Onun vermiş olduğu bu bilgiler ile âyet ve hadislerdeki bilgiler, mâhiyet olarak bir birine benzemektedir.

5- Ahirette Ruhların Birbirini Tanımaları
Hikâyede, ahirette birbirlerini tanıyan ruhların, selamlaşacaklarına dair verilen bilgi39, “Allah'ın onları tekrar diriltip toplayacağı günde, sanki onlar dünyada gündüz bir parça kalmışlar da aralarında tanışmışlar gibi ola- cak.”40 âyetinde verilen bilgilere uymaktadır. Bir başka âyette ise; mahşerde kişinin  “kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden  ve  çocuklarından


31  İsra/17, 13.
32  Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, VIII, haz. Komisyon, İstanbul, (trs), 63.
33  Buhari, Hiyel, 15, Cum'a, 29, Zekat, 67, Hibe, 17, Ahkam, 24, 41; Müslim, İmaret, 26, nr. 1832.
34  Tirmizi, Kıyamet, 5, nr. 2427.
35  İnşikak/84, 7.
36  Müddessir/74, 39.
37  Hakka/69, 19.
38  Hakka/69, 25.
39  Platon, Devlet, 614e.
40  Yunus/10, 45.


kaçacağı”41na dair ifadeler bulunmaktadır. Bu ifadelere göre, kişiler ahiret günü birbirlerini tanıyor olacaklardır. Yoksa, bir birlerini tanımayan kişile- rin, birbirinden kaçmalarından bahsedilmezdi.
Ruhların birbirini tanıyacaklarına dair bir hadiste de şu bilgiler veril- mektedir: "Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı develeri içerisindeki yabancı develeri kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insan- ları kovarım!” demesi üzerine yanındakiler: "Ey Allah'ın Resulü! (sen o gün) bizi tanıyacak mısınız?" dediklerinde: "Evet" buyurdu”42.
Hadiste bahsedilen “tanıma”nın ruhun tanıması olduğunu anlamamıza rağmen, bu tanımanın beden vasıtasıyla mı olacağını bilemiyoruz. Ancak ahirette insanların bir birlerini tanıyacaklarına dair âyet ve hadislerdeki bilgi- ler ile Platon’un vermiş olduğu bilgiler arasında da mahiyet olarak bir ben- zerlik bulunduğunu söyleyebiliriz.

6- Ahiretteki İşkencelerin Süresi
Platon’un belirttiği, “İşkencelerin bin yıl sürmesi”43 ifadesi, Kur’an’ın “… miktarı ellibin yıl süren bir günde yükselirler.”44  âyetlerinde belirtilen ifadelerin yorumları ile benzerlik arzetmektedir.
Elmalılı M. Hamdi Yazır (1942)’ın yorumlarına göre; bu ellibin sene- lik gün, kıyamet ve ahiretin süresi değil, Cennet ve Cehennem’e girilmeden önce, durup bekleme süresidir. İnkarcılar, hesabı görülüp Cehennem’e gön- derilinceye kadar, nice ellibin senelik duraklarda böyle ne sıkıntılar içinde bekleyecektir45.
Hadislerde de buna benzer ifadelere rastlanmaktadır. Meselâ bir hadis- te; "Bana bildirildi ki, Cehennemliklerin Mâlik'e yalvarmaları ile Mâlik'in onlara vereceği cevap arasında bin yıllık zaman geçecektir.”46 Yani bu süre zarfında cehennemlikler ceza çekmeye devam edeceklerdir.
Ancak bu senelerin dünya senesi mi yoksa başka bir sene mi olduğu hakkında farklı görüşler bulunmaktadır47.
Gerek Platon’un bahsettiği, gerekse âyet ve hadislerde geçen zaman di- liminin, sayı olarak değil de sürenin uzunluğu olarak kabul edilmesi gerekti- ği kanaatindeyiz. Bu durumda her iki bilgi arasındaki benzerlik daha da arta- caktır.





41  Abese/80, 34-36.
42  Müslim, Taharet, 37, nr.247.
43  Platon, Devlet, 615a.
44  Mearic/70, 1-4.
45  Elmalı, VIII, s. 85-86.
46  Tirmizi, Cehennem, 5, nr. 2589.
47  Geniş bilgi için bkz: Elmalı, VIII, s. 86.


7- İyi Amellerin Karşılığının Artırılması
Platon’un, “İyilik edenlerin amellerinin karşılıklarının artması”48 sözü, hadislerdeki ifadelere benzemektedir. Meselâ, kutsî bir hadiste Allah; "Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katını veya daha fazlasını veririm…"49 buyurmaktadır. Görüldüğü gibi İslâm inancında da, iyi işler yapan kimsele- rin mükafaatı, yaptığı işin karşılığı kadar verilebildiği gibi daha da artırabilir.

8- Bazı Günâhların Cezalarının Daha Ağır Olması
Hikâyedeki, “Tanrılara, ana babaya saygı veya saygısızlığın, adam öl- dürmenin  karşılığının  daha  ağır  olması”50   ifadesinden,  bazı  günâhların, İslâm inancındaki “büyük günâhlar” (kebâir) ile aynı olduğunu anlamakta- yız. Bu günâhların neler olduğu ise, âyet ve hadislerde açıkça belirtilmiştir.
Şu âyetlere dikkatlice baktığımız zaman, hangi günâhların daha ağır ceza  gerektireceğini görebiliriz: “Doğrusu Allah kendisine şirk koşanları bağışlamaz”51. “Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın, Ana babaya iyilik yapın. Yoksulluk yüzünden çocuklarınızı öldürmeyin… Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın”52  “Kim bir mü'mini kasten öldürürse cezası, içinde temelli kalacağı Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, lanetlemiş ve büyük azap hazırlamıştır"53  “Onlar, Allah'ın yanında başka tanrı tutup ona yal- varmazlar. Allah'ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar..."54. Bu âyet- lerdeki günâhlar ile Platon’un bahsettiği ağır suçlar arasında bir paralellik bulunmaktadır.
Aynı şekilde hadislerde de benzer ifadelerle karşılaşmaktayız: Meselâ, Hz Peygamber’e bir adam, büyük günâhlar hakkında bir soru sormuş ve peygamberimiz de şu cevabı vermiştir: "Büyük günâhlar dokuz tanedir: Al- lah’a ortak koşmak (şirk), sihir yapmak, insan öldürmek, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftirada bulunmak, anne ve babaya haksızlık etmek, kıbleniz olan Beytu'l-Haram (da günâh işlemeyi) sağlığınız ve ölümünüzde helal addetmek."55
Âyet ve hadislerdeki büyük günâhlar ile Platon’un bahsettiği ağır suç- lardan ortak olanları, öncelik sırasına göre şunlardır: Tanrı’ya karşı gelmek veya ortak koşmak, ana ve babaya saygısızlık etmek, adam öldürmek. Bu üç günâh hem İslâm hem de Platon tarafından kabul edilen ilk üç büyük günâh- tır. Ancak İslâm, bunların sayısını daha da çoğaltmaktadır.



48  Platon, Devlet, 615b.
49  Müslim, Zikr, 22, nr. 2687.
50  Platon, Devlet, 615c.
51  Nisa/4, 116.
52  En’am/6, 151
53  Nisa, 93
54  Furkan 68
55  Ebu Davud, Vesaya, 10, nr. 2875; Nesai, Tahrim, 3, nr. 7, 89.


9- Ruhların Kabir Başında Yedi Gün Beklemesi
Hikâyede anlatıldığına göre, kişi öldükten sonra ruhu öbür dünyaya gi- der ve orada güzel bir yere varıp, diğer ruhlar ile birlikte beklemeye başlar. İşte burada bulunan ruhlardan, “Her küme çayırda yedi gün kaldıktan sonra çadırlarını kaldırıp, sekizinci gün yola”56 çıkar ve başka bir yere varırlarmış.
Platon’un vermiş olduğu bu bilgi, “Ölüler mezara konduktan sonra ruhlar, yedi gün kabir uçlarında beklerler.”57 anlamındaki bir hadiste verilen bilgilerle neredeyse tıpa tıp benzerlik göstermektedir.

10- Zebânîler
Hikâyedeki, “Ateş bedenli korkunç adamlar”58 ifadesi, İslâm’daki Ze- bânîler olarak değerlendirilebilir. Zira Kur’an’daki; “Biz de Zebânîleri çağı- racağız”59  âyeti ve bu âyetteki Zebânîlerin yorumu, Platon’un sözleri ile benzerlik göstermektedir.
İslâm inancındaki Zebânî veya Zebânîye terimleri, azap meleklerine verilen isim olup, zibniyye veya zibnî kelimesinin çoğuludur. Bu kelimeler ise, itme mânâsına gelen zebne kelimesinden türetilmiştir. Âyette, Zebânî- ler’in çağırılmaları, bunların günâhkârları perçemlerinden çekerek Cehen- nem'e sürükleyen varlıklar olarak da yorumlanmaktadır60.
“Biz o ateşin muhafızları (ashâbu’n-nâr)’nı melekler yaptık...”61  anla- mındaki bu âyet ise, Platon’un ifadeleri ile daha çok benzerlik göstermekte- dir. Bu âyette bahsedilen Cehennem ashabı (ashâbu’n-nâr)’nı, sonsuza kadar o ateşin içinde kalıp yanacak olanlar mânâsında değil, Cehennem’i koruya- cak olan bekçiler mânâsında anlamak gerekir. Çünkü bu melekler, kendileri- ne "Cehennem bekçileri" denilen ve Tahrim Sûresi’nde "Onun başında öyle melekler vardır ki iri mi iri, çetin mi çetin.. Allah kendilerine ne emrettiyse isyan etmezler ve kendilerine ne emredilmişse onu yaparlar."62  diye nitele- nen Zebânîler olup, başkanları ise Mâlik adında bir melektir63.
Zebânîler hakkında hadislerde de benzer ifadelere rastlamak mümkün-

dür64.

11- Azap Şekilleri
Hikâyedeki,  “Ellerine,  ayaklarına,  boyunlarına  zincir  vurulması”65

ifadesi, şu âyette belirtilen ifadelere uymaktadır: “Çünkü biz inanmayanlar


56  Platon, Devlet, 616b.
57  İbn Kayyım el-Cevziyye, Kitabu’r-Ruh, çev. Şaban Haklı, İstanbul, 2003, 140.
58  Platon, Devlet, 615e.
59  Alak/96, 18.
60  Elmalı, VIII, s. 557.
61  Müddesir/74, 31
62  Tahrim, 66/6
63  Elmalı, VIII, 164- 166.
64  Geniş bilgi için bkz: Tirmizi, Cehennem, 5, nr. 2589.
65  Platon, Devlet, 615e.


için zincirler, demir halkalar ve bir de Cehennem hazırladık”66. Bir başka ayetteki; "Sonra Cehennem’e atın onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunlu- ğunda bir zincire sarın!"67 ifadesi de bu görüşü desteklemektedir.
Ancak tefsircilerin bir kısmı bu âyeti şöyle yorumlamaktadırlar: Âyette bahsedilen bu zincirden maksat, dünyadaki ömürdür. Günler veya ayların, bu zincirin birer halkası ve her senesinin de ömrün bir birimi olması itibarıyla, bu zincirin uzunluğu, uzunluk ölçüsü olan arşın ile ifade edilmiştir. Buna göre, bir kişinin yetmiş arşın boya sahip olması, gerçekte onun yetmiş yaşın- da olması demektir. Âyette “yetmiş” kelimesinin kullanılması, yetmişin dı- şındaki sayıları sözün dışında bırakmak olarak anlaşılamaz. Ancak yetmiş sayısını, insanların ortalama ömrü olarak kabul etmek gerekir68.
Hadislerde de benzer ifadelere rastlanmaktadır. Meselâ bir hadiste Hz. Peygamber: "Zincirlere bağlı olarak Cennet’e sevk edilen bir zümrenin hali- ne Rabbimiz taaccüp (hayret) etti"69. buyurmaktadır. Onun bu sözleri, Pla- ton’un açıklamaları ile benzeşmektedir.
Yine Platon’un, “…derilerini yüzüp yolun kıyısına çektiler ve hepsini dikenli çalılıklar üzerine uzattılar. Bu arada gelen geçene, bu adamlara hangi günâhları için böyle yaptıklarını anlattılar. Sonra hepsini götürüp Tartaros’un dibine attılar.70  sözünü de birkaç şekilde değerlendirmek gere- kir.
Bunlardan, Platon’un bahsettiği “diken” meselesi, hadislerde anlatılan- lara benzemektedir. Hz. Peygamberin bildirdiğine göre; "Kıyamet günü in- sanlar, yayalar; binekliler ve yüzü üstü sürünenler sınıfı olmak üzere üç grup olarak tekrar diriltilirler. Onları ayakları üzerine yürüten Zat-ı Zülce- lal, yüzleri üzerine yürütmeye de kadirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler, önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya çalışırlar."71
Başka bir hadiste ise; “Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kan- calar var. Deve dikeninin dikenlerini gördünüz mü?" diye sordu. Ashab: "Evet!" deyince Hz Peygamber devam etti: "İşte o kancalar, tıpkı deve dike- ninin dikenleri gibidir”72. denilmektedir. Bu ifadeler de Platon’un ifadeleri ile mâhiyet olarak benzerlikler arzetmektedir.
Bir diğeri de derilerin yüzülmesi meselesidir. Bu hususta da Platon’un sözleri ile hadisler arasında bir benzerlik göze çarpmaktadır. Bu benzerliği Hz. Peygamber’in; “Doğrusu günâhkârların yiyeceği zakkum ağacıdır. Tıpkı


66  İnsan/76, 3.
67  Hakka/69, 31-32.
68  Elmalı, VIII, 68-69.
69  Buhari, Cihad, 144; Ebu Davud, Cihad, 124, nr. 2677.
70  Platon, Devlet, 616a.
71  Tirmizi, Tefsir, Beni İsrail (İsra), nr. 3141.
72  Buhari, Rikak, 52; Ezan, 129; Tevhid, 24; Müslim, İman, 299, nr. 182; Tirmizi, Cennet,
20, nr. 2560.


erimiş madenler gibi karınlarında kaynar. Bir başka yönden de kaynar su- yun kaynaması gibidir”73 âyetinin açıklamasında görmekteyiz. Hz. Peygam- ber âyette geçen erimiş maden (mühl) tabirini şöyle açıklamıştır: "Bu (mühl) sıvı yağın dibine çöken tortu gibidir, adamın yüzüne yaklaştırılınca, yüzünün derisi derhal içine düşer."74
Bazı suçluların Tartaros’a atılması ifadesinden, Platon’a göre Cehen- nem’in kısım kısım olduğunu anlamaktayız. Benzer şekilde İslam inancında da Cehennem’in kısımları bulunmaktadır. Bunlardan en şiddetli azap çekilen yer ise “Cahîm” olarak adlandırılmaktadır. Diğer kısımlar ise Lezâ75, Hutame76, Saîr77, Sakar78 ve Haviye79’dir.

12- Sırat
Platon’un şu sözünden, onun Sırat köprüsüne benzer bir inanca sahip olduğunu anlamaktayız: “Lethe ırmağını mutlu geçer ruhumuzu kirletme- yiz”80.
Lehte Irmağı, Eski Yunan dinlerinde Cehennemde akan nehirlerden bi- ri olarak kabul edilmektedir81. Bu ırmağın üzerinden geçmek, İslâm’daki Sırat Köprüsü’nden geçmeğe benzemektedir.
Sırat ile ilgili detaylı bilgileri hadislerden öğrenmekteyiz. Bu hadisler- den bazıları şöyledir: “Cehennem’in üzerine sırat kurulur. Peygamberler arasında, ümmetiyle sırattan ilk geçen ben olurum.82. "Kim, hakkı sübut bu- luncaya kadar mazlumla birlikte olursa, ayakların kaydığı günde Allah onun ayağını Sıratta sabit kılar."83
Kur'an âyetleri ve özellikle de hadislerdeki bu ifadelerden, kıyamet gününde insanların hesaplarının görüldükten sonra Cehennem üzerinde kuru- lu  olan  bir  köprü üzerinden geçecekleri anlaşılmaktadır. Müslüman ilim adamlarınca, kıldan ince ve kılıçtan keskin olarak tanımlanan ve Sırat ismi verilen bu köprü84  üzerinden inananlar selametle geçip Cennet’e ulaşırken;



73  Duhan/44, 43-46
74  Tirmizi, Sıfat-u Cehennem, 4, nr. 2584-2587; Tefsir, Sail (Mearic), nr. 3319.
75  Mearic/70, 15.
76  Hümeze/104, 4-7.
77  Furkan/25, 11.
78  Müddessir/74, 42.
79  Karia/101, 9.
80  Platon, Devlet, 621c.
81  http://www.zeugmaweb.com/zeugma/sozlukkl.htm
82  Buhari, Rikak, 52; Ezan, 129; Tevhid, 24; Müslim, İman, 299, nr. 182; Tirmizi, Cennet,
20, nr. 2560.
83  Ebu Davud, Edeb, 46, nr. 4893; Tirmizi, Hudud, 3, nr. 1426; Buhari, Mezalim, 3; Müs- lim, Birr, 58.
84  İmam-ı Gazalî, İhyau Ulumi’d-Dîn, IV, çev. Mehmed A. Müftüoğlu, İst. 1981, 1116.


kafir, münafık ve isyan ehli, geçmeyi başaramayacak ve Cehennem’e yuvar- lanacaktır.

13- Peygamberler

 
Platon’un peygamberlikle ilgili kesin bir görüşü bulunmamaktadır. Sa- dece Timaios adlı eserinde, peygamber soyundan bahsetmekte ve bunların da “hüküm yürütmek”le görevlendirildiğini belirtmektedir85. Er hikâyesinde ise Platon, peygamber olarak adlandırmasa da, insanları doğruluğa ulaştıra- cak kişilerden bahsetmekte ve şöyle demektedir: “Belki arayıp bir adamını buluruz da bize iyi ve kötü hayatları ayırt etme gücünü ve bilgisini kazandı- rır, o zaman belki bütün bu yolların hangilerini birleştirip hangilerini ayıra- rak, hayatta hangilerinin bize ne yararı olacağını hesaplayarak her yerde, her zaman mümkün olan en iyi hayatı seçebiliriz. Öyle bir adam bulursak öğrenelim ondan güzelliğin, fakirlik veya zenginlikle, şu veya bu yatkınlıkla, ne türlü birleşmesinden iyilik veya kötülük çıkacağını…”86
Bu ifadelerden, bahsedilen kişilerin peygamberler olduğunu anlayabili- riz. Çünkü peygamberler de benzer görevlerle görevlendirilmişlerdir. Allah, peygamberlere hükümlerini  bildirmiş,  peygamberler  de  bunları  insanlara duyurmuştur. Bu durumda peygamberlerin görevleri, Allah'ın kendilerine bildirdiği emir ve yasakları duyurmaktan ibarettir. Nitekim Kur'an’da; "Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'- nun elçiliğini yapmamış olursun."87 buyrulmuş ve peygamberin görevi belir- lenmiştir.
Kur'an'a göre peygamberlerin aslî görevleri, topluma Allah'ın âyetlerini okumak, gönülleri ve kafaları kötülüklerden arındırmak, Kitab'ı ve hikmeti öğretmektir88. Başka bir âyette ise peygamberin görevleri ile ilgili olarak şu ifadeler yer almaktadır: “Ümmiler arasından, kendilerinden olan ve onlara Allah'ın âyetlerini okuyan, onları temizleyen, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber gönderen O (Allah)’dur”89.
Görüldüğü gibi, her iki âyette de peygamberlerin görevleri, Kitap ve hikmetin öğretilmesi ve gönüllerin temizlenmesi olarak açıklanmaktadır.

14- Dünya Nimetlerinin Aldatıcılığı
Hikâyede, ruhların tekrar bu dünyaya geldiklerinde, dünya nimetleri ve kötülüklerden uzak durmalarının gerekliliğine değinilmekte ve şöyle denil- mektedir: “Hades’in ülkesine giderken bu inanç çelik gibi sert olmalı içimiz- de. Öyle olmalı ki orada para hırsı ve o cinsten kötülükler gözümüzü kamaş-



85  Eflatun, Timaios, çev. Erol Güney- Lütfi Ay, İstanbul, 1997, 103.
86  Platon, Devlet, 618c-d.
87  Maide/5, 67.
88  Bakara/2, 151
89  Cuma/62, 2


tırmasın zorbalık ve onlara benzer, onulmaz dertler, belalarla dolu hayatla- ra dört elle sarılmayalım”90.
Bu ibaredeki Hades üzerinde kısaca durmak istiyoruz. Hades, Eski Yunanca’da; yer altı dünyası, ahiret ve Cehennem gibi anlamlarının yanında bir de kötülük veya ölüler diyarının tanrısı anlamına gelmektedir91. Ancak Platon’un bu ifadelerindeki Hades’in ülkesi, gerçek anlamında değil, mecazi olarak içinde bulunduğumuz bu dünya anlamında kullanılmış olmalıdır. Çünkü, insan para hırsı ile zorbalık ve buna benzer belaları ancak bu âlemde yapabilir. Öbür âlemde, yani ahirette ya da Hades denilen Cehennemde, böyle belalara sarılmak yerine, dünyada kazanılmış olan bu tür belaların cezası çekilmektedir. Bu sebeple Platon, bu dünyayı Hades ülkesi olarak görmektedir, diyebiliriz. Dolayısıyla bu dünyanın nimetlerine de fazla itibar etmemek gerekir.
Platon’un bu görüşü, “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktiril- miş altın ve gümüşten, salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi.”92 âyeti ile paralellik arzetmektedir. Gerçi bu âyette, nimetlerin kendisi kötülenme- mekte ancak başka bir âyette bunlara aşırı düşkünlükten kaçınılması gerekti- ği  belirtilmekte ve şöyle denilmektedir:“Hayır, siz  peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz da,  Ahireti bırakıyorsunuz”93. Bu  ifade,  dünya  nimetlerinin aldatıcılığını göstermektedir.

15- Orta Yol Üzere Bulunma
Platon, aşırılıklardan kaçınmanın gerekliliğine inanmakta ve şöyle de- mektedir: “..orta hayatları seçelim daha çok; hem bu hayatta hem sonraki- lerde yukarı veya aşağı uçlardan kaçınalım; çünkü insanın mutluluğu buna bağlıdır.”94
Bu sözler, Bakara Sûresi’ndeki şu âyet ile benzerlik arzetmektedir. “Ve işte böyle, sizi doğru bir caddeye çıkarıp ortada yürüyen bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hak şahitleri olasınız.”95
Bu âyette belirtilen ifadeler ile Platon’un ifadeleri, insanların dünyada aşırılıktan kaçınmaları ve her işte orta yolu takip etmeleri gerektiğini belirt- mektedir. Bu sözler aynı zamanda “Orta yolu tutun, güzele yakın olanı ara- yın”96, “Amellerinizde orta yolu ve doğruyu bulmaya çalışın”97  hadisleri ile de benzerlik arzetmektedir.


90  Platon, Devlet, 619a.
91  http://www.zeugmaweb.com/zeugma/sozlukhj.htm
92  Âl-i İmran/3, 14
93  Kıyamet75, 20-21.
94  Platon, Devlet, 619a-b.
95  Bakara/2, 143
96  Buhari, İman, 16-29; Ezan, 81; Müslim, Salat, 283, nr. 782; Muvatta, Salatu'l-Leyl, 4, nr. 1, 118.


16- Herkesin Yaptığı İşlerden Kendisinin Sorumlu Olması
Platon, iyilik ya da kötülük yapmanın, kişilerin kendi elinde olduğunu ve özellikle kötülüğü yapanların başkalarını suçlamamaları gerektiğini be- lirtmektedir. Bu görüşünü de; “Başına aldığı dertten kendini suçlu bulacak yerde talihe, cinlere, perilere çatıyormuş”98  ve “Her iyiliği, her kötülüğü yapmak elindedir, o zaman hep bizi yukarılara götüren yolda yürürüz. …. Böylece hem kendimizle, hem de tanrılarla barış içinde yaşarız bununla da kalmaz, er geç doğruluğun karşılıklarını elde ederiz. Yarışlarda kazananlar nasıl dostlarından türlü armağanlar alırlarsa. Hem bu dünyada mutlu olu- ruz o zaman, hem de anlattığımız o bin yıllık yolculukta.”99 sözlerinden an- lamaktayız.
Bu görüş de İslâm’a uygundur. Çünkü Kur’an’daki; “Doğrusu insana çalışmasından başka bir şey yoktur”100  âyeti, herkesin işlediği amellerden kendisinin sorumlu olduğunu göstermektedir.
Ayrıca iyilik ve kötülük yapmanın insanın iradesinde olduğu fikri de İslâm inancı ile benzerlik göstermektedir. Çünkü Kur’an, “Her kim zerre kadar hayır işlemişse onu görecektir. Her kim, zerre kadar şer işlemişse onu görecektir”101 demek sûretiyle, hem iyilik yapanların hem de kötülük yapan- ların, bu eylemlerinden bizzat kendilerinin sorumlu olduklarını göstermekte- dir.
Yine Platon’un, Tanrının emirlerini yerine getirenlerin hem dünya hem de ahiret diyebileceğimiz bir âlemde mutlulk elde edeceklerine dair görüşle- rinin de İslâm’a uygun bir görüş olduğunu söyleyebiliriz.
Buraya kadar ele aldığımız konularda, Platon’un görüşleri ile İslâm inançları arasında mâhiyet olarak bir benzerlik bulunduğu gibi, bir çok yerde de hem mâhiyet hem de ifade benzerliği göze çarpmaktadır.

B- Er Hikâyesi’nde İslâm İnançları İle Çelişen Görüşler

 
Platon’un anlattığı bu öyküde bazı görüşler de vardır ki, bunlar İslâm inançları ile uyuşmamaktadır. Bu görüşleri de birkaç başlık altında toplamak gerekir.

1-Ölülerin Yakılması
Platon’un, İslâm inançlarına ters düşen görüşlerinin başında ölülerin yakılması102 gelmektedir. Ölülerin yakılması başta Hinduizm olmak üzere bir çok dinde bulunmaktadır. Ölülerin ruhunun başka bedene geçmesine inanan



97  Müslim, Birr, nr. 2574; Tirmizi, Tefsir, Nisa, nr. 3041.
98  Platon, Devlet, 619c.
99  Platon, Devlet, 621c
100 Necm/53, 39.
101 Zilzal/99, 7-8.
102 Platon, Devlet, 614b.


Hindular, ölen kişinin bedeninden bir an önce kurtulması için yakılması ge- rektiğine inanmaktadırlar103.
Hindulardaki ölü yakma adetinin, eskiçağlarda Anadolu'da da yaygın bir gelenek olduğu görülmektedir. Hititlerle ilgili uygarlık buluntuları ara- sında ölü küllerinin, ölü kemiklerinin saklandığı özel kaplar görülmektedir. Bundan, Hititlerin kimi ölüleri yaktığı ve kimi ölülerin ise yalnız etlerini yakıp kemiklerini sakladığı104 anlaşılmaktadır.
Halbuki ilahî dinlerde ve özellikle de İslâm Dini’nde ölülerin yakılma- sı diye bir inanç olmadığı gibi, böyle bir gelenek de bulunmamaktadır.

2- Ruh Göçü (Tenâsüh)
Platon’un İslâm’a ters düşen görüşlerinden bir diğeri de ruh göçü (te- nâsüh) inancıdır. Platon’un anlattıklarına göre bedenin ölmesinden sonra ahirete intikal eden ruhlar, burada bir müddet kaldıktan sonra tekrar dünyaya gelip başka bir bedene gireceklerdir. Bu inanca “tenâsüh” adı verilmektedir.
Sözlükte, bir şeyin diğerini takip ederek yok etmesi, bir şeyi elden ele dolaştırmak, bir şeyin dolaşarak diğerinin yerini alması gibi anlamlara gelen tenâsüh105, muhtelif dinlerde, ruhun ölümden sonra bir başka bedende tekrar dünyaya gelmesi inancıdır106.
Tenasüh inancı, Hinduizm'den doğmuş ve buradan Hint Adaları, Tibet, Çin, Kore, Japonya, ve eski Yunan'a yayılmıştır. Bu inanç, Hinduizm ile beraber, Budizm, Taoizm, Caynizm, Maniheizm gibi Asya'nın eski dinlerin- de de görülür. Tenâsüh fikri ile ilgili tespit edilen en eski yazılı kaynak, Hin- duizmin kutsal metinleri olan Upanişad'lardır. Tenâsüh inancında manevi mükâfat ya da ceza, yaptığı kötülük veya iyiliklerin karşılığı olarak ruhun bir hayvan veya insan cesedine girerek alçalması ya da yükselmesidir107.
Tenâsüh inancına, eski Yunan filozoflarından bir çoğunun görüşlerinde de rastlanmaktadır. Bu filozofların başında Pythagoras (M.Ö. 500) ve Platon gelmektedir. Bu iki filozof, tenâsühü benimsemekle kalmamış, onu felsefî olarak da geliştirmiştir. Platon’a göre ruh, ayrı bir âlemden bedene indirilmiş bir cevherdir. Bedenin yok olmasıyla ya geldiği âleme tekrar dönecek ya da başka bir varlığa geçmek sûretiyle içinde bulunduğumuz âlemde varlığını sürdürecektir. Onun bu görüşü, şu sözlerinden daha net anlaşılmaktadır: “... kendisine bağışlanan zamanı iyi kullanan, bağlı olduğu gök cisminde yaşa- maya dönecek, orada bahtlı bir ömür sürecekti. Buna aykırı hareket eden de ikinci Doğuşunda kadın olarak doğacak, bu haliyle de kötü olmakta devam



103 Louis Renso, Hinduizm, çev. Maide Selen, İstanbul, 1993, 75-76.
104 Ekrem Sarıkçıoğlu, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul, 1983, s. 56.
105 Mevlüt Sarı, el-Mevârid, İstanbul, (trs.), 1508.
106 Geniş bilgi için bkz: Turan Koç, Ölümsüzlük Düşüncesi, İstanbul, 1991, 137-159.
107 Annamarie Schimmel, Dinler Tarihine Giriş, İstanbul, 1999, 322; Süleyman Hayri
Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ankara, 1990, 268-270.


ederse, kötülüğün çeşidine göre her yeni doğuşta, yaşayanın en çok benzedi-
ği hayvanın kalıbını alacaktı.”108.
Platon’un da kabul ettiği tenâsüh inancı İslâm inançları ile uyuşma- maktadır. Çünkü Kur’an’da tenâsühün batıl olduğuna kesin olarak delalet eden âyetler bulunmaktadır. Meselâ bu âyetlerden birisinde şöyle denilmek- tedir: “Rabbim beni dünyaya geri gönder. Tâ ki boşa geçirdiğim dünyada iyi amel ve hareketlerde bulunayım. Hayır, aslâ. Onun söylediği bu söz şüphesiz boş laftan ibarettir. Önlerinde ise diriltilecekleri güne kadar, (dünyaya dön- dürülmelerine) bir engel vardır"109. Diğer bir ayette de aynı şekilde; “..Göreceksin ki zalimler, azabı görecekleri zaman; “geri dönmek için bir yol var mı?” diyecekler.”110 ifadesi yer almaktadır. Yine başka bir âyette de; insanın ilk ölümden başka bir ölüm tatmayacağı111  şeklinde ifadeler bulun- maktadır. Bu ifadeleri, ruhun bir bedene girip ayrıldıktan sonra bir başka beden veya bedenlere girmeyeceği şeklinde anlamaktayız.
Bu âyetlerden elde ettiğimiz bilgilere göre, tenâsüh inancı İslâm’a ay- kırı  bir  inançtır. Platon’un bu  görüşü, büyük ihtimalle  Hind dinlerinden alınmış olmalıdır. Bizi bu kanaate götüren sebep ise, bazı felsefe tarihçileri- nin,  Yunanlıların aslen Hindistan’dan geldiği ve  felsefenin de  Hindistan kaynaklı olduğu şeklindeki iddialarıdır. Bu iddialara göre, Eski Yunanlılar, medeniyeti, milattan bin beş yüz sene kadar önce, Girit Medeniyeti’nden veya Hindistan’dan geldiği iddia edilen atalarından öğrenmişlerdir. Bu görü- şü savunanlardan Balcızâde Tahir Harimî’ye göre, Eski Yunanlılar, aslen Hindistanlı olup, İran-Mezopotamya-Anadolu veya Kafkaslar üzerinden aşarak Balkanlar yoluyla Adriyatik sahillerine ulaşan ve Arî bir ırk olan Pelaj kavmine mensupturlar. Bu kavim, M.Ö. 2000 yıllarında bu günkü Yu- nanistan dolaylarına gelmiş, ancak geldikleri bölgenin yerli halkı tarafından köleleştirilmişlerdir. İşte köleleşen bu millet, göç ederken beraberinde getir- miş olduğu medeniyeti, buranın yerli halkına öğretmiştir. Hatta, Pelaj kavmi ile Hintliler arasındaki irtibat kesintiye uğramayıp, tarihin bazı dönemlerin- de, Yunanlı ilim adamları, Hindistan’a giderek Hint bilimlerini öğrenmişler ve tekrar ülkelerine dönerken beraberlerinde çok sayıda kitap getirmişlerdir. Onların getirmiş olduğu bu kitaplar arasında, diğer ilimler gibi, felsefe kitap- ları da bulunmaktaydı112.
Ancak, tenâsüh inancının Eski Yunan’a Mısır’dan geldiği şeklinde gö- rüşler de bulunmaktadır113. Bu iddiaların gerçekliği elbette ki tartışılabilir.


108 Eflatun, Timaios, 49.
109 Mü'minûn,/23, 99- 100.
110 Şûrâ/42, 44.
111 Duhan/, 56.
112 Balcızade Tahir Harimi, Tarih-i Medeniyette Kütüphaneler, Balıkesir, 1931, 60-65,
205-207; Pierre Theil, Dünyamızı Kuranlar, çev. Samih Tiryakioğlu, İstanbul, 1979, 57,
61.
113 Bolay, 269.


Ancak tenâsüh inancının kökeni ve Platon’un felsefesinde nasıl yer aldığı
konusunda bir fikir vermesi açısından önemlidir diyebiliriz.
Platon’daki tenâsüh inancının özellikle Aristoteles ile Farabî ve İbn Si- na gibi İslâm filozofları tarafından da tenkit edildiğini görmekteyiz. Meselâ, Aristoteles tenâsühü reddederken, özellikle Pythagorascıların ruh ile beden arasında bir münasebet kurmamaları ve ruhun bedensiz olarak ayrı bir varlık olduğu üzerinde durmuştur114. Farabî ise, tenâsühün aklen de caiz olmadığını söyleyerek şöyle demektedir: “Nefsin, bedenden önce mevcut olması, sıra ile muhtelif bedenlerde bulunması ve bir bedende iki nefis olması caiz değil- dir.”115 İbn Sina’nın tenkidi Aristoteles’in tenkidine benzemektedir. İbn Sina da tenâsühün geçersizliğini Aristoteles’inkine benzer şekilde eleştirmiş ve reddetmiştir116.

3-Cezaların Katlanarak Artması
Platon, işlenen suçların karşılığının on kat olarak verileceğini bildir- mektedir117 ki, bu görüş, İslâm inancıyla bağdaşmamaktadır.
İslâm’da ise, günâhların sadece belli bir karşılığı vardır. Allah adalet sahibi olduğu için, hiç kimseye hak ettiği cezadan fazlasını vermeyecektir. Çünkü Hz. Peygamberin ifade ettiği şu kutsî hadis, buna delil teşkil etmekte- dir: “Kim bir hayır işlerse ona sevabının on katını veya daha fazlasını veri- rim. Kim de bir günâh işlerse bunun cezasını ya misli kadar veririm ya da affederim..."118
Görüldüğü gibi Allah, sevapların karşılığını istediği kadar artırdığını söylemesine rağmen, cezaların karşılığını en fazla misli ile vereceğini be- lirtmektedir. Bu inanç ise Platon’un, cezaların on kat artırılacağı şeklindeki görüşüne uymamaktadır.

III. Er Hikâyesinden Çıkarılacak Felsefî Görüşler
Armeios oğlu Er hikâyesi aynı zamanda bir takım felsefî görüşler de içermektedir. Bu görüşler özellikle nefs ile ilgili konularda yoğunlaşmakta- dır. Bu bağlamda hikâyeden çıkarılacak felsefî görüşleri ve bu görüşlerin İslâm Felsefesi ile ilişkisini şu başlıklar altında inceleyebiliriz:
1-Ruhun Ölümsüzlüğü:
Platon, Er hikâyesinde ruhun ölümsüz olduğunu; “Benimle inanırsanız ki ruhumuz ölümsüzdür.”119 demek suretiyle açıkça belirtmektedir.


114 Aristoteles, Ruh Üzerine, çev. Zeki Özcan, İstanbul, 200, 32-38 (I, 3, 407a-b).
115 Farabî, Devai-i Kalbiyye, (Farabî, haz. Hilmi Ziya Ülken- Kivamettin Burslav), Ankara, (trs.), 126.
116 İbn Sina’nın tenâsühü eleştirisi için bkz: Mehmet Bayrakdar, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara, 1997, 207-208.
117 Platon, Devlet, 615b.
118 Müslim, Zikr, 22, nr. 2687.
119 Platon, Devlet, 621c.


Platon’daki bu görüş, hem İslâm inançları ile hem de İslâm filozofları- nın görüşleri ile benzerlik göstermektedir. Zira Kur'ân’da; "Allah yolunda öldürülenleri sakın `ölüler' sanmayın. Bilakis onlar Rablerinin katında diri- dirler.120 buyrularak, bedenin ölmesi ile ruhların ölmeyeceği belirtilmektedir.
Söz konusu ayeti Elmalılı Hamdi Yazır ruhların ölümsüzlüğüne delil olarak göstermekte ve  şöyle yorumlamaktadır: “Bu  ayette ruhların başlı başına var olan beden cevherinden başka bir cevheri bulunduğuna ve bunun öldükten sonra müdrik olarak kaldığına, yani ruhun ebediliği meselesine bir işaret vardır. Çoğu sahabe ve tabiîn hazretlerinin de görüşleri budur.”121
İslâm filozoflarının büyük çoğunluğu de ruhun ölümsüzlüğü görüşünü benimsemişlerdir. Meselâ, Farabî’ye göre; “ruh, bedenden ayrıldıktan sonra baki kalır. Ruh, bozulmayı kabul etmez ve bedenden ayrıldıktan sonra bile saadet veya şekavetten ibaret birtakım hallerle karşılaşır”122.
Ancak İslâm filozofları, bedenden ayrılan ruhun tekrar dünyaya gel- meyip, ebedi olarak ahirette kalacağını savunurken; Platon ruhun bir bedene girmek için tekrar dünyaya geleceği ve varlığını bu şekilde sonsuza kadar sürdüreceğini ileri sürmektedir.

2- Ruhanî Haşr

Hikâyeden anladığımıza göre ahiret hayatı tamamen ruhanî bir hayat- tır. Bu âlemde bedenlerin dirilmesinden hiçbir şekilde bahsedilmemektedir. Ahirette ceza veya ödül de tamamen ruhanî bir elem veya lezzet olarak kabul edilmektedir.
Platon’un savunduğu bu görüşün kaynakları, Platon’dan önceki çağlara kadar uzanmaktadır. Meselâ, M.Ö. 3400’lü yıllarda Eski Mısır’da hüküm sürmüş olan 5. Hanedanlık zamanından kalan bir metinde, ruhun göklere ve bedenin de toprağa döneceğine dair inançlar, ruhanî haşr olarak kabul edil- mektedir123.
Ahirette ruhanî bir haşrın olacağı şeklindeki görüş, İslâm Felsefesi’nde tartışmalı konuların başında gelmektedir. Bu konuyu meşhur eden de Gaza- lî’dir. Gazalî’ye göre İslâm filozofları (özellikle Farabî ve İbn Sina) haşrın sadece ruhanî olup, cismani olmadığını savunmuşlar ve bu görüşleri ile de İslâm inançlarının dışına çıkmışlardır124. Eğer Gazalî’nin iddia ettiği gibi İslâm filozofları sadece ruhanî haşrı ve buna bağlı olarak da, ceza ve mükâfaatın ruhanî oluşu gibi iddialarda bulunuyorlar ise, bu iddiaların, Platon’un görüşlerine uyduğunu ve hatta Platon’dan etkilendiklerini söyleyebiliriz.
Ancak İslâm felsefesi hakkında yapılan araştırmalarda, özellikle Farabî ve İbn Sina’nın bu tür görüşlerinin bulunmadığı kanaati hakimdir. Meselâ Hayrani Altıntaş’a göre İbn Sina, bedenin ölümünden sonraki hayatın sadece ruhanî değil, ruh ile bedenin birlikte olacağı görüşündedir125.

120 Bakara/2, 154.
121 Yazır, I, 435.
122 Farabî, Devai-i Kalbiyye, 126.
123 İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü- Yahudi Kaynaklarına göre Yahudilikte Ahiret
İnancı, İst., 2003, 42.
124 Geniş bilgi için bkz: Gazalî, Filozofların Tutarsızlığı, çev. Bekir Sadak, İstanbul, 2002,
223- 241.


Sonuç
Ana hatları ile yapmış olduğumuz bu karşılaştırma sonucunda, Pla- ton’un ahiret hayatına benzer bir hayata dair görüşleri ile İslâm’daki ahiret inancı arasında bir  takım  benzerliklerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Pla- ton’un tarih bakımından İslam’dan önceki dönemlerde yaşamış olmasına rağmen, İslam’daki benzer inançların Platon’dan etkilendiğini söylemek elbetteki mümkün değildir. Çünkü İslam, ilahî olan bir din olması hasebiyle inançlarının da ilahî olması gerekir. Eğer bu din beşerî bir din olmuş olsaydı, belki böyle bir etkilenme akla gelebilirdi. Ancak İslam’ın ilahî kaynaklı bir din olması ve Hz. Muhammed’in bu dini tebliği ettiği dönemde yaşayan insanların Platon’u tanıdıklarına dair bilgimizin bulunmayışı böyle bir ihti- mali ortadan kaldırmaktadır. Gerçi İslam alimlerinden bazılarının, Hz. Pey- gamber’in Platon’u bildiği126 şeklinde iddiaları bulunsa da bunların iddiadan öte geçemeyeceğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, İslam Dini’ndeki ahiret ile ilgili inançların Platon’dan etkilenmesi söz konusu değildir.
Bizim asıl  üzerinde durduğumuz mesele, Platon’daki bu  görüşlerin kaynağı problemidir. Şunu kabul etmek gerekir ki, Platon’un bildirdiği gö- rüşlerin, gerçekten Er adındaki bir savaşçının görmüş olduğu şeylerden mi kaynaklandığı yoksa ilahî bir kaynağa mı dayandığının tespiti oldukça zor- dur. Eğer bir ilahî kaynağa dayanmakta ise, bu kaynağın Hıristiyanlık ve İslâm gibi ilahî dinler olması mümkün değildir. Çünkü Platon, bu iki din ortaya çıkmadan önce yaşamıştır. Geriye Yahudilik veya bilmediğimiz bazı ilahî dinler kalmaktadır.
Bazı Yahudi filozofların iddialarına baktığımızda, Platon’un bu görüş- lerinde Yahudilik’ten etkilenmiş olabileceği akla gelmektedir. Çünkü birçok Yahudi filozof ve ilim adamı, Platon’un felsefesinin Yahudilik’ten esinlen-


125 Krş. Hayrani Altıntaş, İbn Sina Metafiziği, Ankara, 1992, 140 vd.
126 Osmanlı ilim adamlarından Nev’î Efendi Hz. Peygamberin Platon’u tanıdığı şeklinde hadislerin bulunduğundan bahsetmekte ve şöyle bir olay anlatmaktadır: “Ashab-ı Rasulullah’dan    birisi    İskenderiyye’ye    sefer    idüb    avdet    itdiklerinde    Meclis-i Rasûlullah’da, gördüğü acâyibden suâl olunub didi ki: “Bir kavm gördüm, siyah pûşlar ki Eflâtûn’un zikrin iksar iderler.” Ba’zı Ashâb-ı Rasûl Eflâtun’a la’n itdiler. Rasûl (a.s.) la’nı nehy idüb eytdi: “Lâ, fe inne Eflâtûn kâne nebiyyen cehelehu kavmuhu”. Ya’ni, la’n itmen, tahkîk Eflatûn nebî idi, kavmi ânı bilmedilir”. Bkz: Nev’î Efendi, İlimlerin Özü/ Netâyic el-Fünûn, haz. Ömer Tolgay, İstanbul, 1995, 126-27. Ancak muteber hadis kay- naklarında böyle bir hadise rastlanmamıştır.


diğine  dair  iddialı  görüşleri  bulunmaktadır.  Meselâ,  İskenderiyeli Numenius’a göre, Platon’un görüşleri tamamen Tevrat’tan alınmadır. Bu sebeple de Platon, aslında Grekçe konuşan bir Musa’dır127. Yine Numenius, Platon’un “Kanunlar” adlı eserinin, Hz Musa’ya gönderilen On Emir (Evâmir-i  Aşere)’den  alındığını  da  iddia  etmiştir.  Yahudi  filozoflardan Philon da, Yunan felsefesinin Tevrat ile özdeş olduğunu ileri sürmüştür. Philon’a göre, Yunan filozofları, düşüncelerini Yahudilik’in dinî belgelerin- den devşirmişlerdir. Bu itibarla Platon, Musa’nın bir öğrencisi durumunda- dır128. Ancak Philon’a göre Yunan filozofları, almış oldukları bu doğrulara kendi yanlış düşüncelerini de katarak aktarmışlardır129.
Yahudi filozofların yapmış oldukları bu iddialar, hiç bir zaman delilleri ile ortaya konulmadığı için, bir iddia olmaktan öteye geçememiştir. Ancak Antik Yunanlılar ile İsrailoğulları’nın irtibat halinde olduklarına dair İslam dünyasında da bazı görüşler bulunmaktadır. Mesela, Ebu’l-Hasen Muham- med b. Yusuf el-Âmirî (922)’nin iddiasına göre, Yunan filozoflarının fikrî silsilesi, İsrailoğulları peygamberlerine dayanmaktadır. Platon’un fikri silsi- lesi de, Sokrates (M.Ö. 399), Pythagoras ve Hz. Süleyman’ın öğrencileri vasıtasıyla Hz. Süleyman’a kadar uzanmaktadır. Hatta Platon, kendi döne- minde yaşayan İsrailoğulları peygamberleri ile görüşmüştür. Mesela, Platon zamanında Yunanistan’da bir veba salgını olur ve bunun sebebini araştırmak için bir grup insan İsrailoğullarının peygamberlerinden birine giderler. Bu peygamberler de, küp şeklinde bir sunak yaptırılması durumunda veba salgı- nının duracağını bildirirler. Ancak bu sunak yapıldığı halde veba durmaz. Bunun sebebini tekrar peygambere sorarlar. O da yapılması gereken sunağı tekrar tarif eder. Bunun üzerine insanlar Platon’a gelerek ondan yardım ister- ler. Platon da peygamberin tarif ettiği şekilde bir sunak yapar ve vebadan kurtulurlar130. Plato’un yapmış olduğu sunak ve bu sunağın şeklinin belir- lenmesi problemine “delos” adı verilmiştir131.
Amirî’nin vermiş olduğu bu bilgilerden, Antik Yunan filozofları ve özellikle de Platon’un İsrailoğulları ile irtibat halinde olduğunu anlamakta- yız. Bu sebeple de aralarında bir etkileşmenin söz konusu olabileceğini tah- min edebiliriz. Ancak Platon ve diğer filozofların İsrailoğulları peygamberle- rinden birisine inanıp inanmadığını bilemiyoruz. Fakat aralarındaki bu irtiba- tı göz önüne alarak, Platon’un bedinin ölümünden sonraki hayat ile ilgili bu



127 Macit Gökberk, Felsefe Tarihi, İstanbul, 1985, 14.
128 Gökberk, 129-30.
129 Etienne Gilson, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, çev. Şamil Öçal, İstanbul, 2003, 51.
130 Ebu’l-Hasen Muhammed b. Yusuf el-Âmirî, “Sonsuzluk Arzusu”, çev. Mahmut Kaya, (İslam Filozoflarından Felsefe Metinleri), İstanbul, 2003, 205-206.
131 Delos problemi ile ilgili olarak bkz: Sevim Tekeli, “Takiyüddin’in Delos Problemi ile
İlgili Çalışmaları”, Araştırma (D.T.C.F. Felsefe Araştırmaları Dergisi), C. VI, Ankara,
1970, 1-23.


fikirlerinin, ilahî kaynaklı olabileceği ihtimali üzerinde de durulması gerek- tiğini düşünüyoruz.
Ancak günümüz Yahudi kutsal kitaplarındaki, ahiret ile ilgili bilgileri dikkate aldığımızda, Yahudilik’in de Platon’un görüşleri üzerinde etkili ola- bileceği kanaatinde değiliz. Çünkü Yahudilik’teki ahiret inancı, ilk kez M.Ö.
4-3. yüzyıllarda veya miladi ilk yüz yıllarda meydana getirilen Mişna ve onun bir yorumu olan Talmud metinlerinde geçmektedir132. Bu metinlerdeki ifadelerde de, Platon’un anlattığı kadar açık ve detaylı bilgiler bulunmamak- tadır.
Netice itibariyle şunu söylemek istiyoruz: Platon’un ölümden sonraki hayat ile ilgili bu görüşlerinin, ya bugün elde olmayan bazı ilahî dinlerden alınmış olabileceğini, ya da bu olayın gerçek bir olay olup, hiçbir dinden etkilenmediğini söylemek durumundayız. Bu  ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, inkar edilemez bir gerçek vardır ki bu da, Platon’un verdiği bu bilgilerin, ilahî bir din olan İslâm inançlarıyla bazı hususlarda benzemesidir.

KAYNAKLAR
AHMED İBN HANBEL, Müsned, III.
ALTINTAŞ, Hayrani, İbn Sina Metafiziği, Ankara, 1992.
ÂMİRÎ, Ebu’l-Hasen Muhammed b. Yusuf, Sonsuzluk Arzusu, çev. Mahmut Kaya (İslam
Filozoflarından Felsefe Metinleri), İstanbul, 2003. ARİSTOTELES, Ruh Üzerine, çev. Zeki Özcan, İstanbul, 200. AYDIN, Mehmet, Din Felsefesi, İzmir, 1987.
BALCIZADE, Tahir Harimi, Tarih-i Medeniyette Kütüphaneler, Balıkesir, 1931. BAYRAKDAR, Mehmet, İslâm Felsefesine Giriş, Ankara, 1997.
BOLAY, Süleyman Hayri, Felsefî Doktrinler Sözlüğü, Ankara, 1990.
BUHÂRÎ, Ebû Abdullah Muhammed b. İsmâ’îl, el- Câmiu’s- Sahîh. CAN, Şefik, Klasik Yunan Mitolojisi, İstanbul, (trs.).
CEVZİYYE, İbn Kayyım, Kitabu’r-Ruh, çev. Şaban Haklı, İstanbul, 2003, s. 140. EBU DAVUD, Süleyman b. Eş’as es-Sicistanî el- Esdî, es-Sünen.
EFLATUN, Timaios, çev. Erol Güney- Lütfi Ay, İstanbul, 1997.
FARABÎ, Devai-i Kalbiyye, (Farabî, haz. Hilmi Ziya Ülken- Kivamettin Burslav), Ankara, (trs.).
FARABÎ, Eflâtun ile Aristoteles’in Görüşlerinin Uzlaştırılması, çev. Mahmut Kaya (İslam
Filozoflarından Felsefe Metinleri), İst. 2003.
GAZALÎ, Filozofların Tutarsızlığı, çev. Bekir Sadak, İstanbul, 2002. GAZALÎ, İhyau Ulumi’d-Dîn, IV, çev. Mehmed A. Müftüoğlu, İst. 1981. GİLSON, Etienne, Ortaçağ Felsefesinin Ruhu, çev. Şamil Öçal, İstanbul, 2003. GÖKBERK, Macit, Felsefe Tarihi, İstanbul, 1985.
HİREVİ, Muinüddin Muhammed Emin, Peygamberler Tarihi, çev. Muhammed b. Muham- med Efendi (Altıparmak), sad. A. Faruk Meyan, İstanbul, 1977. http://www.zeugmaweb.com/zeugma/sozlukab.htm01.12.2003.
İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-Nihaye/ Ölüm Ötesi Tarihi, çev. Mehmet Keskin, İstanbul, 2001.
KOÇ, Turan, Ölümsüzlük Düşüncesi, İstanbul, 1991
Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, (haz. Komisyon), Medine, 1987. MÂLİK B. ENES, Muvatta.


132 Yahudilikteki Ahiret İnancı hakkında geniş bilgi için bkz: Taşpınar, 57 vd.


MÜSLİM, Ebu’l-Hüseyin b. Haccâc, el- Câmiu’s- Sahîh. NESAİ, Ebû Abdirrahman Ahmed b. Şu’ayb, es-Sünen.
NEV’Î EFENDİ, İlimlerin Özü/ Netâyic el-Fünûn, haz. Ömer Tolgay, İstanbul, 1995. PEZDEVÎ, Ehl-i Sünnet Akâidi, çev., Şerafettin Gölcük, İstanbul, 1980.
PLATON, Devlet, çev. Sabahattin Eyüboğlu- M. Ali Cimcoz, İstanbul, 1988.
RENSO, Louis, Hinduizm, çev. Maide Selen, İstanbul, 1993.
SARIKÇIOĞLU, Ekrem, Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi, İstanbul, 1983. SCHİMMEL, Annamarie, Dinler Tarihine Giriş, İstanbul, 1999.
TAŞPINAR, İsmail, Duvarın Öteki Yüzü- Yahudi Kaynaklarına göre Yahudilikte Ahiret
İnancı, İstanbul, 2003.
TEKELİ, Sevim, “Takiyüddin’in Delos Problemi ile İlgili   Çalışmaları”, Araştırma
(D.T.C.F. Felsefe Araştırmaları Dergisi), C. VI, Ankara, 1970.
THEİL, Pierre, Dünyamızı Kuranlar, çev. Samih Tiryakioğlu, İstanbul, 1979. TİRMİZÎ, Ebû İsâ Muhammed b. İsâ, el- Câmiu’s- Sahîh.
YAZIR, Elmalılı M. Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I-IX, Haz. Komisyon, İstanbul, (trs). 




According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf


                           Soğuk Cehennem (Zemheri)  

According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf
According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf
According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf
According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf
According to Dante and other medieval writers, Hell was a place of torment. This included all sorts of torture devices and plenty of unquenchable fire. But the home of the damned was also a place of ice and snow, which brings its own kind of pain.
Indeed, Dante saved ice as his final punishment for the worst of Hell. At the deepest level of the Hell, it ceases to be an inferno and becomes a lake of ice. The ninth circle of Hell featured a frozen lake blowing with wind blowing from the flapping wings of Lucifer, himself trapped in the ice. The closer souls are to the center, the more their souls are covered by ice, with some stuck in ice. It was a place,
- See more at: http://tobingrant.religionnews.com/2014/01/05/winter-weather-becoming-cold-hell/#sthash.EI19Tknu.dpuf








Allahü teâlâ, şeytana ve diğer kâfirlere azap etmekten âciz değildir. Kâfirlerin azapları hafiflemez, aksine artar. Bu konudaki âyetlerden birkaçının meali şöyledir:
(Kâfirleri, en şiddetli azapla cezalandıracağım.) [Al-i İmran 56]

(Onların azapları hiç hafifletilmez.) [Bekara 86]

(Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti kâfir olarak ölenlerin üzerinedir. Lânette temelli kalırlar, azapları da hafifletilmez ve geciktirilmez.) [Bekara 161, 162]

(Onların azapları hafifletilmez ve tehir de edilmez.) [Nahl 85]

(Orada devamlı kalırlar, azapları hafifletilmez, kurtuluş ümitleri de yoktur.) [Zuhruf 75]

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır." (Amentü şerhi)

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak Cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir Cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (Örneğin: Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Cehennemde sadece ateşle azap edilmez. Birçok azap çeşitleri vardır. Birkaçı şöyledir:
1- Dondurucu soğukla azap,
2- Yılan, akrep gibi hayvanların sokması,
3- Başına topuzlarla vurarak beynini parçalamak,
4- Aç bırakmak,
5- Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,
6- Vücutları çok büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,
7- İrinli su içirmek,
8- Gayya kuyusuna atmak,
9- Uçurumlardan yuvarlamak,
10- Zifiri karanlıkta azap,
11- Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,
12- Azapların her gün katlanarak çoğaltılması ve sonsuza kadar devam etmesi,
13- En büyük azap da, Allahü teâlânın kahır sıfatıyla görülmesidir. Bu azap, diğer Cehennem azaplarından çok daha şiddetli olacaktır.

Kadızade Ahmed Efendi buyuruyor ki: Cehennemin bir bölümüne Zemherir (Zemheri) denir. Çok soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir, bir an dayanılmaz. İmansızlara bir soğuk, bir sıcak, sonra soğuk, sonra ateşe atılarak şiddetli azap yapılacaktır. (Feraid-ül fevaid)

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i saadet ve Dürret-ül-fahire kitaplarında yazılıdır. Buhârî, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak Cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da Zemherir Cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. Reşahat kitabında da, (Zemherir denilen soğuk Cehennemin azabı çok şiddetlidir) deniyor.

İlk insan topraktan yaratıldı. Diğer insanların bedenleri toprak maddelerinden meydana geldi. Fakat insan, et ve kemiktir, toprak değildir. Cin de böyledir. Ateş ve havadan meydana gelmişse de, ateş ve hava değildir. Şeytan da ateş ve havadan yaratılmışsa da ateş ve hava değildir. (Eşbah, Akâm-il-Mercân)

Allahü teâlânın, şeytana soğuk Cehennemde de, sıcak Cehennemde de azap etmeye elbette gücü yeter. Âciz insanın yaptığı demir testere, demiri kestiği gibi, ateş de ateşi yakar. Bugün fen ilmine vakıf olanlar, cisimlerin elementlerden meydana geldiğini bilir. Mesela, yanıcı hidrojen gazı ile yakıcı oksijen gazının terkibiyle su meydana gelmektedir. Su ise, kendini meydana getiren oksijen ve hidrojene hiç benzemez. İnsan topraktan, cin ve şeytan da ateş ve havadan yaratıldığı hâlde, yaratılış maddelerine benzemez. Melekler nurdan yaratılmıştır. Kar ve ateşten yaratılanları da vardır. Mektubat-ı Rabbanî’deki bir hadis-i şerifte, (Meleklerin bir kısmı ateşten ve kardan yaratılmıştır. Bunlar, “Ateşle karı bir arada bulunduran Rabbimizde hiçbir noksanlık yoktur” derler) buyuruldu. (m. 260)

Bu melekler ateş ve kardan yaratıldığı hâlde ateş ve kar değildir.

Cehennem melekleri olan Zebaniler, Cehennemde emrolunan vazifelerini yapar. Cehennem ateşi bunlara zarar vermez. Denizin balığa zararlı olmaması gibidir. (Herkese Lazım Olan İman)

Kur’an-ı kerimin birçok yerinde, (Ve hüve ala külli şey’in kadir = Onun her şeye gücü yeter) buyuruluyor. İki âyet-i kerime meali şöyledir:
(Göklerin ve yerin hükümranlığının Allah’ın olduğunu elbette bilirsin. O dilediğine azap eder, dilediğini bağışlar. Allah her şeye kadirdir.) [Maide 40]

Cehennem Senede İki Kez Nefes Alır

.


Ez-Zuhrî şöyle demiştir: Bana Ebû Seleme ibnu Abdirrahmân tahdîs etti ki, kendisi Ebu Hurayra (r.ânh)'dan, Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
"Cehennem ateşi, Rabbine şikayet arzetti: -Ya Rabbi, bir kısmım bir kısmımı yiyor (yani ben, kendimi yiyorum, izin ver), dedi.
Allah da, onun iki defa nefes almasına izin verdi.
Nefesin biri kışın, diğeri yazın.
En şiddetli hissettiğiniz sıcak ile sizi en çok üşüten zemherir (işte budur).
(Sahih-i Buhârî, Kitabu Bed'i'1-Halk, B.10, Hds.69, Kitabu Mevakiti's-Salat, B.9, Hds.14; Sahih-i Muslim, Kitabul-Mesadd, B:32, Hds.185-187; Sunen-i Tirmizî, Kitabu Sıfatu'l-Cehennem, B.8, Hds. 2719; Sunen-i İbn Mace, Kitebu'z-Zuhd, B.38, Hds. 17, 4319; Sunen-i Dârimî, Kitabu'r-Rikak, B.119, Hds.2848)





Ebû Hurayra (r.anh)’den rivâyete göre, Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:
Cehennem 'bir kısım bir kısmımı yiyip bitiriyor' diye Allah’a şikayette bulundu. Allah’ta ona iki sefer nefes almasını takdir etti. Kışın bir nefes, yazın bir nefes; kışın aldığı nefesten dolayı soğuklar ve zemheri meydana geldi. Yazın aldığı nefesten dolayı baskın sıcaklar ve sâm yeli ortaya çıktı.”
(Muslim, Mesacid: Bab 27, 32, Hadis no. 185- 186 (617); İbn Mâce: Zuhd: 17, Tirmizi, Cennet, bab 9, Hadis no : 2592)

Tirmizî: Bu hadis sahihtir. Ebû Hurayra’dan değişik şekilde de rivâyet edilmiştir. Mufaddal b. Salih hadisçilere göre hafız değildir.


(...) Bana Harmeletu'bnu Yahya rivayet etti. (Dedi ki) : Bize Abdullah b. Vehb rivayet etti . (Dedi ki) : Bize Hay ve haber verdi. Dedi ki: Bana Yezîd b. Abdillâh b. Usâmete'bni Had, Muhammed b. İbrahim'den, o da Ebû Seleme'den, o da Ebû Hurayra'dan, o da Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)''den naklen rivayet etti ki şöyle buyurmuşlar :

«Cehennem, dedi ki: Yâ Rab! Kendi kendimi yedim. Bana izin ver de bir nefes bari alayım!
Bunun üzerine Allah ona iki nefes için izin verdi. Bir nefes kışın, bir nefes de yazın (alır.) İşte mâruz kaldığınız soğuk, yâhud zemherir cehennemin nefesîndendir. Mâruz kaldığınız sıcak yahut harûr da cehennemin nefesîndendir.»

(Muslim, Mesâcid, bab 32, hadis no : 187)

Bu hadîsi Buhari, «Mevâkitu's - Salât» bahsinde; Nesâî «Kitâbu's - Salât» da tahrîc etmişlerdir.

Cehnnemin, Rabbine şikâyeti, biri hakikat, diğeri mecaz olmak üzere iki vecîhle tasavvur edilebilir.
Kaadî İyâz hakikat olduğuna kaaildir.

Kurtubî dahî: «Bu sözü hakîkata hamletmek imkânsız değildir. Çünkü muhbir-i sâdık olan Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in haddi zâtında caiz bir şeyi haber vermesi te'vîle muhtaç değildir. Binaenaleyh bu sözü hakîkata hamletmek evlâdır.» demişdir.

Nevevî de buna benzer sözler söyledikden sonra: «Doğru olan hareket bu sözü hakîkata hamletmekdir.» diyor.
Bu husûsda Aynî de şunları söylemişdir: «Allah'ın kudreti büyükdür. Zîrâ Suleyman (Aleyhisselâm)'in, hudhud'une ilim ve idrâk halk eden Allah,, cehenneme de konuşma âleti halk edebilir. Nitekim hudhud'a ilim halk ettiğini kitâb-ı kerîminde haber vermiş. Cehennemin de «Daha var mı?» diyeceğini hikâye etmişdir.»

Dâvûdî: «Bu hadîs cehennemin düşünüp, anladığına delildir. Filhakika cennetle cehennemden daha çok işiten hiç bir şey olmadığına dâir hadîs vârid olduğu gibi, cehennemin Peygamberimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile konuşacağına keza mu'minle de konuşarak «Geç ey mu'min! Gerçekten nurun alevimi söndürdü.» diyeceği rivayet olunmuşdur. Bu bâbda daha başka sözler de söylenmişdir.

İkinci veçhe göre cehennemin şikâyeti lisân-ı hâl iledir. Kaadî Beyzâvî bu şikâyeti mecaza hamletmiş: «Cehennemin şekvası, galeyanından mecaz olduğu gibi kendi kendini yemesi de cuz'lerinin sıkışıp birbiri üzerine yığılmasından; nefes alması dahî görünen kısmın dışarı çıkmasından mecâzdır demişdir.

«Cehennemde sıcakla, soğuğ'un bir arada bulunması imkânsızdır. Çünkü soğukla sıcak biribirine zıddır; denilemez. Çünkü bâzı hadîslerde vârid olduğuna göre cehennemin bâzı taraflarında ateş, bâzı taraflarında da zemherîr vardır. Zemherîr, şiddetli soğuk demekdir. Sıcakla soğuğun bir yerde bulunması imkânsız değildir, zîrâ Teâlâ Hazretleri iki zıddı bir araya getirmeye muktedirdir. Bir de cehennem, âhiret umûrundandır. Âhiret umurunu, dünyâdakilere kıyâs etmek doğru değildir. Mamafih Arabistan'ın sıcağı; kutupların soğuğu düşünülürse soğukla sıcağın dünyada da bir yerde bulunduğu anlaşılır.

Harûr: Gece ve gündüz devam eden şiddetli sıcakdır. Yalnız gündüz devam edip geceleyin kesilen sıcağa semûm derler. «Harr» sâdece sıcak demekdir. Hadîs-i şerif de: «Ma'rûz kaldığınız harr yahut harûr da cehennemin nefesindendir» denilmişdir. Burada yâ Rftvt şekk etmişdir. Yahut Rasûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu şekilde söylemişdir. Bu takdirde «Ev» kelimesi şekk değil, taksim ifâde etmiş olur.

Sahîh haberlerden anlaşıldığına göre, dünyâ ateşi de cehennem ateşinden yaratılmışdır. Yalnız İbni Abbâs (Radiyallahû anh)'ın beyânına göre üzerine yetmiş defa su serpilmişdir. Zîrâ böyle yapılmasa mahlûkâtın ondan istifâde etmesine imkân kalmazdı. Teâlâ Hazretlerinin ateşi yaratması dünyâ umuru onunla tamam olduğu içindir. Ateş, bize âhireti de hatırlatır. Bizi Allah'ın azabından korkutur.

Bu Hadisden Çıkarılan Hükümler:

1- Yazın sıcaklar şiddetlenince öğle namazım hava biraz serinleyinceye kadar geciktirmek mustehabdır.
2- Cehennem hâlen yaratılmışdır. Bu hadîs «Cehennem kıyamet gününde halk edilecekdir.» diyen Mu'tezile taifesi aleyhine delildir.
3- Şikâyet hayvanlarla, cansız şeylerden de tesavvur olunabilir. Nitekim Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in mucizelerinden olmak üzere hurma kütüğünün ve devenin şikâyetde bulundukları rivayet olunmuşdur.
4- Hadîsde serinliğe te'hîr edilmesi emir buyurulan namaz; öğle namazıdır.




CEHENNEM

2/ EL-BAKARA -24- Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o hâlde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.
10/ YÛNUS -4- Dönüşünüz hep O’nadır. ALLÂH’ın vaad’i hakk’tır. Herşeyi ilk baştan yaratan O’dur. Sonra îmân edip sâlih amel işleyenleri hak ettikleri ölçüde mükâfatlandırmak için geri döndürecek olan yine O’dur. Kâfirlere de inkâr ettikleri için kaynar su’dan bir içecek ve acıklı bir azâb vardır.
7- Bize kavuşmayı ummayanlar, dünyâ hayâtına râzı olup onunla tatmîn bulanlar ve Bizim âyetlerimizden gâfil olanlar da vardır muhakkak.
8- İşte bunların kendi elleriyle ettikleri yüzünden varacakları yer cehennemdir.
15/ EL-HİCR -43- “Şüphesiz ki onların hepsine vaad edilen yer cehennemdir.”
44- “Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbiri için birer grup ayrılmıştır.”
66/ ET-TAHRÎM -9- Ey Peygamber! Kâfirler ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer, ne de kötüdür!
67/ EL-MÜLK -6- Rablerini inkâr edenler için cehennem azâbı vardır. Ne kötü gidilecek yerdir o!
7- Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler.
8- Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: “Size korkutucu bir Peygamber gelmemiş miydi?” diye sorarlar.
70/ EL-MEÂRİC -15- Hayır, o alevlenen bir ateştir.
16- Derileri kavurur, soyar.
17- Çağırır, sırtını dönüp gideni,
18- Mal toplayıp kasada yığanı.
74/ EL-MÜDDESİR -26- Ben onu Sekâr’a (cehenneme) sokacağım.
27- Bilir misin sen, nedir o sekâr?
28- Ne geriye bir şey kor, ne bırakır.
29- Durmadan derileri kavurur.
30- Üzerinde ondokuz (melek) vardır.
31- Biz o ateşin muhâfızlarını hep melekler yaptık. Bunların sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihân kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin bilgi edinsinler, îmân edenlerin de îmânı artsın. Kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlarla kâfirler de: “ALLÂH bu misâlle ne demek istedi?” desinler. İşte böyle, ALLÂH dilediğini şaşırtır, dilediğini de yola getirir. Rabbinin ordularını ancak Rabbin bilir. Bu, insanlar için uyarıdan başka bir şey değildir.
77/ EL-MÜRSELÂT -29- (Kıyâmeti yalanlayanlara şöyle denir): “Haydin gidin o yalanladığınız şeye doğru.”
30- “Haydi gidin o üç çatallı gölgeye (cehenneme).”
31- O, ne gölgelendirir, ne alevden korur.
32- O, saray gibi kıvılcımlar atar.
33- Sanki o kıvılcımlar, sarı sarı (erkek deve sürüleridir).
81/ ET-TEKVÎR -12- Cehennem kızıştırıldığında
111/ EL-TEBBET -3- (O), alevli bir ateşe girecektir.
CEHENNEMLİKLERİN DURUMU
74/ EL-MÜDDESİR -40-41-42- Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: ‘Sizi Sekâr’a (cehenneme) ne soktu?’
43- Onlar şöyle derler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik,
44- Yoksûla yedirmezdik,
45- Bâtıla dalanlarla birlikte biz de dalardık,
46- Cezâ gününü de yalanlıyorduk,
47- Nihâyet ölüm bize gelip çattı.’
.

Cehennemin yedi kapısı vardır.




              KURAN'I KERİM TEFSİRİ (ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)

      44 -Onun, o cehennemin yedi kapısı vardır. Yani gireceklerin çokluğundan dolayı yedi giriş kapısı veyahut azgınlığın çeşit ve derecelerine göre, önce Cehennem, sonra Lezzâ, sonra Hutame, sonra Sa'îr, sonra Sekar, sonra Cehîm, sonra Hâviye isminde yedi tabakası vardır. Her kapı için, onlardan (o azgınlardan) bir grup ayrılmıştır. Ebu's-Suûd Tefsiri'nde deniliyor k: "Muhtemelen yedi kapı ile sınırlanması, helak eden şeylerin beş duyu ile hissedilen şeylerle şehvet ve öfke kuvvetlerini gereğine mahsus olmasındandır." Bununla beraber bunda diğer bir ihtimal vardır ki, şeriat dili açısından akla daha uygundur. Çünkü cehennem kapılarının yedi olması ile cennet kapılarının sekiz olması arasında apaçık bir ilişki vardır. Bundan dolayı denebilir ki, bu kapıların mükellef organlarla ilgili olması düşünülür.
Bilindiği gibi insanın mükellef organları sekiz tanedir: Kalb, dil, kulak, göz, el, ayak, ağız, cinsel organ. Bunların yedisi açık, birisi gizlidir ki, o da kalbdir. Doğrudan doğruya Allah'a bakan kalp kapısı açık olursa, bu sekiz organın her biri Allah'ın emri üzere hareket ederek cennete birer giriş kapısı olabilir. Ve bu şekilde cennete sekiz kapıdan girilir. Fakat içte ruh körlenmiş, kalb kapısı kapanmış bulunursa dıştaki yedi organın her biri cehenneme açılmış birer giriş kapısı olurlar. İşte cennet kapıları sekiz olduğu halde, cehennem kapılarının her birine ayrılmış bir grup olmak üzere yedi olması, Allah daha iyi bilir ki bu hikmetten dolayıdır. "Ve ona ruhumdan üflediğim zaman..." (Hıcr, 15/29) ifadesinin şerefine nail olmakla iman ve marifet kapısı olan kalb, cehenneme kapalıdır. Ondan yalnız cennete girilir, Allah'a erişilir. Kalbi açık olan kimse şeytana uymaz, Allah'ı inkâr etmekten ve O'na isyan etmekten sakınır. Onun için:
    
      45-48- Şüphesiz takva sahipleri, şeytana uymaktan sakınan, küfr ve isyandan korunanlar cennnetlerde ve pınar başlarında yerleşeceklerdir. Ey takva sahipleri! Oraya emniyet ve tam selametle giriniz! Yani ey insanlar, ey Muhammed ümmeti! İblis'e tabi olmaktan sakınınız, Allah'ın koruması altında, tevhid ve İslâm dinine, Allah'ın Resulüne uyunuz, kalbinizden kin ve hileyi çıkarıp takva sahibi olunuz da, takva sahiplerinin yeri olan o cennetlere ve pınarlara emniyetler içinde, güle güle, selâmetle giriniz. O cennetler ve pınarlar her yönden korunmuş, güvenli ve sağlıklı bir selamet yurdudur. Ona dışardan tecavüz olunamayacağı gibi, biz onların, O cennetler ve pınarlardaki takva sahiplerinin göğüslerindeki ilişikleri ve kinleri söküp attık. Cennet ehlinin gönüllerinde kin ve hile kalmaz, fena niyet ve kin durmaz. Yani İslâm takvasının şiârından birisi de kin tutmamaktır. Allah takvalı kalblerde kin bırakmaz. Geçmişte kin varsa onu siler. Çünkü Hz. Ali'den nakledilmiştir ki, o şöyle demiş: "Ümit ederim ki Osman ve Talha ve Zübeyr ile ben bunlardan olayım". "Allah onların hepsinden razı olsun." Öyle ki hepsi kardeşler olarak karşılıklı tahtlar, karşılıklı köşkler üzerinde muhabbet ederler. Yani hiçbiri diğerine sırtını dönmeksizin yüz yüze sevişe sevişe yaşarlar. Orada onlara hiçbir yorgunluk gelmez. Her ne isterlerse zahmetsiz, sıkıntısız hemen meydana gelir hem onlar, oradan çıkarılmayacaklardır. Sonsuza kadar orada ebedî kalacaklardır. 


. The Mouth of Hell ( شَفَا حُفْرَةٍ ) Çukurun Dudakları
Yine siz, bir ateş çukurunun (Çukurun Dudakları ) tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. 3/ÂLİ İMRÂN-103



DERLEME : YAVUZ TELLİOĞLU 









Cennet ve cehennemin katları ve isimleri nelerdir?

Kur'an-ı Kerîm'de Cehennem'in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.

"Cehennemin yedi kapısı olup, her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır."(Hicr, 15/44).

Bu ayet iki şekilde tefsîr edilmiştir:

a. Cehenneme girecekler çok olduğu için;

b. Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için Cehennem'in yedi kapısı veya tabakası vardır. Bu kapı veya tabakalar şunlardır:

1. Cehennem; yukarıda söz konusu edildiği şekilde Kur'an-ı Kerîm'in yetmiş yedi ayetinde geçmektedir.
2. Lâzâ (alevli ateş): "Hayrı' (Allah onu azabdan kurtarmaz) Çünkü o Cehenneın alevli bir ateştir" (Meâric, 70/15).
3. Saîr (pılgın ateş): "O şeytanlara (ahirette) çılgın ateş azabı hazırladık. " (Mülk, 67/5). Ayrıca on beş ayette daha bu isimle geçmektedir.
4. Sakar (kırmızı ateş): "Hem ey Rasûlüm bilir misin, nedir o sakar (Cehennem). " (Müddessir, 14/27)
5. Hâviye (uçurum): "O, kızgın bir ateştir " (Kâria, 101/9-11).
6.Hutame (kalbleri saran ateşli kaygı): "Şüphesiz o, Hutame ye (ateşe) atılacaktır." (Hümeze, 104/4).
7. Cahim (yanan kızgın ateş):

"Küfredenler ve ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar Cahim'in yarânıdırlar."(Mâide, 5/10).

Ayrıca Cehennem azabı sadece ateş değildir. Birçok azap çeşitleri vardır; birkaçı şöyledir:
1. Soğukla azap,
2. Yılan akrep gibi hayvanların sokması,
3. Başına topuzlarla vurmak,
4. Aç bırakmak,
5. Zakkum yedirerek bağırsakları parçalamak,
6. Vücutları büyültülerek azabın şiddetlendirilmesi,
7. İrinli su içirmek,
8. Gayya kuyusuna atmak,
9. Uçurumlardan yuvarlamak,
10. Zifiri karanlıkta azap,
11. Büyük azap veren pis kokulara maruz bırakmak,
12. Azapların her gün katlanarak çoğaltılması,
13. Sonsuza kadar azap edilmesi.

Kadızade Ahmed Emin Efendi buyuruyor ki:

"Cehennemde bir yere Zemherir denir, yani, soğuk Cehennemdir. Soğukluğu pek şiddetlidir. Bir an dayanılmaz. Kâfirlere, bir soğuk bir sıcak, sonra soğuk sonra sıcak Cehenneme atılarak, azap yapılacaktır."

Cehennemde çok soğuk Zemherir azapları bulunduğu, Kimya-i Saadet ve Dürret-ül-Fahire kitabında yazılıdır. Buhari, Müslim, İbni Mace ve diğer hadis kitaplarında, yazın sıcaklığı sıcak Cehennemin nefesinden, kışın soğukluğu da zemherir Cehennemin nefesinden olduğu bildiriliyor. (Örneğin: Buharî, Mevâkît: 9, Müslim, Mesâcid: 185-187; Tirmizî, Cehennem: 9.)

Reşahat kitabında deniyor ki: "Zemherir denilen soğuk Cehennemin azabı çok şiddetlidir."




Cennetin tabakalarının isimleri ve özellikleri

İbn Abbâs (r.a.)'dan gelen bir rivayette, Cennetin yedi tabakası olduğu haber verilmektedir. Bunlar, Firdevs, Adn Cennet'i, Nâim Cennet'i, Daru'l-Huld, Me'va Cennet'i, Daru's-Selâm ve İlliyyûn'dur. Bu tabakalardan her birinde, müminlerin yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri derece veya mertebeler vardır.

İslâm literatüründe cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:

1- Cennet: Ebedî saadet yurdunu ifade etmek üzere Kur'an'da, çeşitli hadislerde ve diğer İslamî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan, içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş olan bir terimdir. Kur'an'da 147 yerde geçmektedir. İslam literatüründe ebedî saadetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki ayette çoğul şekliyle de (cennât) yer alması, saadet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının adı olduğunu gösterir.

2- Cennetü'n-Naîm: 13 ayette geçmektedir. Arapça'da "refah, huzur, mutlu hayat" anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna göre cennâtü'n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler manasına gelir.

"Beni cennetü'n-naîmin vârislerinden kıl" (Şuarâ: 26/85)

3- Adn cenneti: En belirgin anlamı ile ikamet etme, ikamet edilen yer demek olan adn, 11 ayette kullanılmıştır. Adn'in, cennetin belli bir bölümünün adı olduğu veya çoğul şeklinde kullanılışına bakarak onun tamamını ifade eden bir isim olduğu anlaşılır.

"Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar mahlukatın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatı, zemininden ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir. Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O'ndan râzı olmuşlardır. Bu, Rabbinden korkan O'na saygı gösterenler içindir." (Beyyine: 98/7-8)

4- Firdevs: Özellikle, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamına gelir. İki ayette geçer. Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir isim olabileceği gibi, onun ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinin özel adı da olabilir. "Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için barınak olarak Firdevs cennetleri vardır." (Kehf : 18/107)

5- Hüsnâ: İyilik yapanlara Allah tarafından daha büyük bir iyilikle karşılık verileceğini, ayrıca buna bir de ilave (ziyade) yapılacağını ifade eden Yunus 26. ayetindeki hüsnâ (daha güzel, daha iyi, en güzel, en iyi) kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Ayetteki "ziyade"den maksat da, cennette Allah'ı görme şerefine nail olmaktır.

"Güzel davrananlara hüsnâ (daha güzel karşılık), bir de ziyade/fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır." (Yûnus: 10/26)

6- Dârüs's-Selâm: Maddî ve manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen şeylerden korunmuş olma manasındaki selâm ile dâr/yurt kelimesinden oluşan bu terkip, iki ayette cennetin adı veya tabakası olarak zikredilmiştir. Cennetin esenlik yurdu olduğu şüphesizdir. Gerçek esenliğin ancak cennette bulunabileceği, sonsuz hayatın, ihtiyaç bırakmayan zenginliğin, zillete yer vermeyen şeref ve üstünlüğün, eksiksiz bir sıhhatin sadece orada mevcut olduğu anlaşılır.

"Halbuki Allah, Dârü's-Selâm'a çağırıyor ve O, dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidayet buyurur." (Yûnus: 10/25)

7- Dârü'l-Mukame: Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek yurt manasındaki bu terkip de cennete girenlerin Allah'a hamd ve şükür sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir olmalıdır.

"O (Rab) ki lütfuyla bizi Dârü'l-Mukameye / asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir." (Fâtır: 35/35)

8- Cennetü'l-Me'vâ:

"İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me'vâ cennetleri vardır." (Secde: 32/19)

Bu isimlerin dışında, "ev, konak, şehir, ülke" anlamlarına gelen "dâr" kelimesi, Kur'an'da dâru'l-huld (ebediyet / sonsuzluk yurdu), dâru'l-âhire (âhiret yurdu), âkıbetü'd-dâr, ukbe'd-dâr (dünya yurdunun sonu) terkipleriyle cennet anlamında kullanılmıştır.

Her ne kadar İbn Abbâs Cennet'in tabakalarını yedi ile sınırlandırmışsa da, ayetlerden anlaşıldığına göre, Cennet'in bir çok tabakası vardır. Burada İbn Abbâs'ın haber verdiği ve ayetlerde adları geçen Cennet tabakaları, Cennet'in en yüksek tabakalarıdır. Çünkü bu tabakalarda da bir çok tabaka vardır. Nitekim Allah Teâlâ'nın Nâim Cennetleri veya "Firdevs Cennetleri" şeklindeki çoğul ifade eden ayetleri buna delildir. Ayrıca Ümmü Hârise Hadisinde bu gerçek Hz. Peygamberin dilinden ifade olunmuştur. Ümmü Harise Bedir'de şehit olan çocuğu hakkında Hz. Peygamber'den bilgi almak üzere gelmiş ve ona Rasûlullah bir çok Cennet olduğunu belirterek, çocuğunun da "Firdevs-i Â'lâ'da" olduğunu söylemek suretiyle teselli etmiştir (Mansur Ali Nâsıf, et-Tâcü' el-Câmi' li'l-Usul, fi Ahadisi'r-Rasûl, İstanbul (t.y.), V, 4033).

Nitekim Müslim'in Ebû Sâid el-Hudrî'den rivayet ettiği hadiste de, Allah yolunda cihat edenlerin, cihatları sebebiyle Cennet'te yüz derece yükselecekleri, her derecenin arasının ise, yer ile gök arasındaki mesâfe kadar olduğu, Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir (Müslim, İmâre, 116). Hadiste sözü edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten kasdın, Cennet'teki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir. Zira Allah Teâlâ'nın mücâhide lutfettiği iyilik veya cömertlik türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre, nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından yer ile gök arasındaki mesafe gibidir. Fakat el-Kadî Iyad (544/1149) birinci görüşü tercih etmiştir (en-Nevevi, Şerhu Müslim, Kahire (t.y.), XIII. 28).

Yine Buhârî'nin bir rivayetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan mücâhidler için Cennet'te yüz derece (tabaka) hazırlandığını ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte ve sözlerine devamla "Allah'dan istediğiniz zaman Firdevs'i isteyin... Çünkü Firdevs, Cennet'in ortası ve Cennet'in en yükseğidir (...). Firdevs'ten Cennet nehirleri doğar" buyurmaktadır. (Buhârî, Cihad 4)

Aynî, "Firdevs, Cennetin ortasıdır (vasatıdır)." cümlesini, Cennet'in en iyi yeri veya üstünü (efdali) olarak yorumlar ve bu görüşüne "Böylece sizi en hayırlı bir ümmet kıldık" (el-Bakara, 2/143) ayetinde geçen "vesetan" kelimesini delil getirir (el-Aynî, Umdetü'l-Kârî fî Şerhi Sahihi'l-Buhârî, İstanbul 1309, VI, 539). Çeşitli rivayetlerde Firdevs Cenneti'nin güzellikleri dile getirilmiştir. Diğer taraftan hadiste söz konusu edilen Cennet dereceleri arasındaki mesafelerin çeşitli rivayetlere göre "yüz senelik mesafe", "Beş yüz senelik mesafe" şeklinde değiştiğine işaret edelim (el-Aynî, aynı yer).

Bütün bu ayet, hadis ve âlimlerin yorumlarından Cennet'in birçok tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize bildirilmiştir. Firdevs Cenneti mertebece en yüksek olan Cennet tabakasıdır. (Ayrıca bkz. et-Taberi, Tefsir, Mısır 1954, XVI. 37-8)
 

.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder