16 Mayıs 2017 Salı

İnsan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış” The God issue: Religion is the key to civilisation .


        İnsan beyni “Allah’a inanmak için programlanmış”  


    F  I  T  R  A  T  



 
·   Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti
·   İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat
·   Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi
·   Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı
·   Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı
·   Fıtrat ve Sanat
·   Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma
·   Tefsirlerden İktibaslar
 
 
 
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحيم

فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفاً فِطْرَةَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ
اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
 

“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 30)
 
 

Fıtrat; Anlam ve Mâhiyeti

                              
Fatr Sözcüğü ve Anlam Sahası: ‘Fıtrat’ kelimesinin kökü ‘fatr’dır. ‘Fatr’ sözlükte, uzunlamasına yarmak, ikiye ayırmak, yaratmak, icat etmek, bir şeyi özellikleriyle ortaya koymak, bir şeyi meydana getirmek anlamlarına gelir. ‘Fıtrat’ buna ‘te’ harfinin ilavesiyle yapılan bir isim masdardır. Sözlükte; yaratılış, belli yeteneklere ve yatkınlığa sahip oluş, karakter, mizaç, doğal eğilim, huy gibi mânâları vardır. Aynı kökten gelen ‘iftar’ orucu açmak, ‘infitar’ ise yarılmak, açılmak, fışkırmak demektir ki Kur’an’da bir sûrenin adıdır.
 
Bu masdarın fâil (özne) ismi olan ‘Fâtır’, Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. Bunun anlamı, yerleri ve gökleri Yaratan demektir. ‘Fâtır’ kelimesi ile yine Yaratan mânâsına gelen ‘Hâlık’ arasında ince bir fark vardır. ‘Fâtır’ sıfatı ‘Hâlık’ sıfatının içindedir ve ilk defa yaratmaya başlayan demektir. Kur’an’da buna şöyle işaret edilmektedir: “….De ki: Sizi ilk defa yaratan, sizi tekrar diriltecektir…” (17/İsrâ, 51). Modern ilmin de tesbit ettiği gibi yer ve gökler daha önceden duman (gaz bulutu) halinde yaratılmıştı. Allah (c.c.) ‘ol’ emriyle yeri ve göğü birbirinden ayırdı. Gezegenler ve diğer gök cisimleri meydana geldi, yeryüzünde hayat başladı. “O nankörler görmediler mi ki göklerle yer bitişik idi, biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan yarattık. Hâlâ inanmıyorlar mı?” (21/Enbiyâ, 30). Yerin ve diğer gök cisimlerinin ilk hali olan dumanın (gaz bulutunun) yarılıp, içinden gezegenlerin ve yeryüzünde hayatın ortaya çıkartılması ‘fatr’ kelimesiyle ifâde ediliyor.
 
‘Fatr’ ilkin yaratmaya başlama demektir ki, ‘ibdâ’ (yoktan var etme) fiilinden sonraki aşamadır. Bu bakımdan Kur’an ‘fatr’ fiilini her zaman Allah (c.c.) hakkında kullanmaktadır. Yaratılan, yokluğun içerisinden çıkartılan ise göklerdir, yerdir, insanlar ve diğer canlılardır (43/Zuhruf, 27; 21/Enbiyâ, 56; 20/Tâhâ, 72). ‘Fâtır’ Kur’an’da bir sûrenin ismidir. Allah (c.c.) için ‘Fâtıru’s Semâvâti ve’l arz - Gökleri ve yeri Yaratan’ denilir (35/Fâtır, 1; 6/En’âm, 14; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrahim, 10. vd.). Anlaşılan odur ki ‘fatr’ veya ‘fıtrat’ ilk yaratılışı ifâde ettiği gibi, devam eden bir yaratılışı da anlatır. ‘Fatr veya fıtrat’, bir şeyi yoktan ve örneksiz var etmek ve onu, belli bir hedefe doğru açıp ortaya koymak, dal budak saldırmaktır.
         
Fıtrat Nedir? Bir cisimden başka bir cismin meydana gelmesi, ona ait tohumun yarılıp açılmasından, filizlenip büyümesinden meydana gelir. Gelişen o canlı tekrar tohuma dönüşmekte, tohum tekrar filizlenip aynı cins canlının neslinin devamını sağlamaktadır. Bu sürekli oluşum bir ‘fatr’ olayıdır. Bunu Yaratan da ‘Fâtır’ olan Allah’tır. Evrendeki her ölüm yeni bir oluşumun, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Dünyanın ölümü bile âhiret hayatına bir doğuştur. Nitekim Kur’an bu olayı ‘infitar’ (gök yarıldığı zaman) ifâdesiyle anlatıyor (82/İnfitâr, 1-4).
 
Tohum veya çekirdek, kendinden çıkacak olan canlının özü ve özetidir. O türe ait bütün özellikleri kendi bünyesinde barındırmaktadır. Bir şeyin ilk defa yokluktan ortaya çıkışı veya bir maddeden (tohumdan) meydana gelişi bir ‘fatr’dır. Bunun ortaya çıkış biçimi veya taşıdığı özellikler de ‘fıtrat’tır. Her yaratığın ‘fıtrat’ üzere kazandığı özelliklere de onun ‘tabiatı’ denir.
 
Evren, Allah’ın ‘Fâtır’ sıfatıyla bir ‘fıtrat’ üzere yaratılmış, bu fıtrat üzerinde bir tabiat (bir âdet) kazanmış ve hayatını bu fıtrat çizgisi üzerinde sürdürmektedir. Kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın kendileri için var ettiği ‘fıtrat’ üzerindedirler. Her varlık, kendi tabiatının gereğini yapar, o çizgisinin dışına çıkmaz. Kur’an şöyle buyuruyor: “O halde yüzünü, Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiç bir değişme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 30)
 
Bu âyette geçen ‘fıtrat’ın insandaki inanma ve ibâdet etmeye meyli ve kabiliyeti anlamına geldiği söylenmektedir. Buradaki maksat, her kişinin kendine ait özelliği değil, bütün insanların insan olarak yaratılışlarındaki esas ve hepsinde ortak olan genel yaratılıştır. Meselâ, insan bedenine ait bütün organlar ve organların görevleri bir fıtrattır. Gözün iyi görmemesi, kulağın iyi duymaması sonradan gelen bir ârızadır. Fıtrat’ta esas olan bütün insanlardaki bu gibi özelliklerin genel olarak bulunmasıdır. Bunun gibi Allah (c.c.) bütün insanları kendine inanma ve ibâdet etme, verdiği nimetlere şükretme kabiliyetinde ve bunlara meyilli olarak yaratmıştır. Kalbin görevi bütün organlara hâkim olarak, onları Allah’ın emrine tabi kılmasıdır. Bu da bir ‘fıtrat’tır.
 
Fıtratın İşleyişi: İnsan ve ona ait organlar fıtrat üzere kaldıkları sürece, Allah’a teslim olurlar. Eğer onlara dış etkenler tesir etmezse, onların fıtratında âlemlerin Rabbine teslimiyet vardır. Bu bakımdan İslâm fıtratın dinidir. İslâm, fıtrat olarak Allah’a teslim olma kabiliyetinde yaratılan organların bu teslimiyetlerini sağlar. Ancak, hayatına İslâm’ın hâkim olmadığı kimseler şeytanın saptırmasıyla bu kabiliyetlerini ters yönde kullanırlar.
 
İslâm’a göre, inanmanın ve ibâdet etmenin iki kaynağı vardır. Bunun birincisi insandaki bu fıtrat’tır. İnsanın yaratılışı, tabiatı (doğası) Allah’ın dini İslâm’ı kabul etmeye, onu uygulamaya, Allah’ın emirlerine uymaya; kısaca yalnızca Allah’a ibâdet etmeye uygundur. Allah (c.c.) insanın aslını böyle temiz ve saf kılmıştır. İnanmanın ikinci kaynağı, insanın kendi çabasıyla ve iradesiyle inanması, İslâm’ı hayat nizamı olarak seçmesi, ya da kendi arzusuyla ibâdet ederek sevap kazanmasıdır (kesb-kazanç). Allah (c.c.), fıtrat’a zıt özelliklerin ve anlayışların bulunduğu yerlerde elçileri aracılığıyla Din gönderir ve insanları öz fıtratlarına uygun davranmaya çağırır. İnsanın kendi fıtrat’ına uygun olarak Allah’ı bir bilip O’na kulluk etmesi de ‘hanif’liktir.
 
Peygamberimiz (s.a.s.) buyuruyor ki: “Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” (Buhârî, Cenaiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22, hadis no: 265; Ebû Dâvud, Sünnet 18, hadis no: 4714; Tirmizî, Kader 5, hadis no: 2138;  Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/233, 435)
 
Bütün insanlar saf, temiz, İslâm’a meyilli bir şekilde yaratılırlar. Ancak onu eğitim, çevre ve dış etkenler değiştirir, fıtrattan uzaklaştırır, ya da fıtrata uymayan davranışları yapmasına sebep olur. İnsanı itaat etmeye de isyan etmeye kabiliyetli yaratan Rabbimiz, ona Hakk’a uyacak, Hakk olan şeyleri tercih edebilecek kabiliyetleri de vermiştir. Fıtrattan ayrılmayan, bozulmayan kimse Allah’ın âyetlerine kulak verir, gereğini yapar. Çünkü yapısında bu maya, bu özellik bulunmaktadır. Şeytan ve fıtrata aykırı dış faktörler insanı bu durumdan uzaklaştırırlar.
 
İslâm, insanı asıl fıtratına dâvet eden, fıtratının gereğini yapmasını sağlayan İlâhî dindir. Mü’minler, insanların hayra ve imana eğiliminin önündeki engelleri kaldırmakla, insanları fıtratlarıyla yüzyüze getirmekle yükümlüdürler. Kendi fıtratlarını yeterince tanıyanlar, Allah’ı bırakıp başka tanrılara tapınmazlar. İslâm’da cihad ibâdeti insanları bu fıtratla yüzyüze getirme çabasıdır.
 
İnsanlar; güzel, doğru, Hakk’a uygun, adâletli, isâbetli iş yapıyorlarsa, merhametli, şefkatli ve iyiliksever iseler, hatalarından dolayı pişman oluyorlarsa, insanları, hayvanları, tabiatı, çocuklarını, düşkünleri seviyorlarsa, ana-babalarına ve başkalarına iyilikte bulunuyorlarsa; fıtratlarının gereğini yapıyorlar demektir. Kötü, çirkin, yanlış iş yapanlar, zâlim ve merhametsiz olanlar, günaha düşenler ve isyan edenler, inançsız olanlar veya yalancı tanrılara ibâdet edenler temiz fıtratlarından uzaklaşanlardır.
 
Allah (c.c.) insanları kendi fıtratlarına uygun davranmaya dâvet ediyor. Bu fıtrat da Allah’ın insanlara gönderdiği İslâm’a inanıp ona uygun yaşamaktır. İslâm, insanların temiz fıtratlarına uygun hareket etmelerini istiyor. Bu bakımdan ‘fıtrat’a müdâhale; örneğin, vücudun şeklini değiştirmeyi, kadınların erkeklere, erkeklerin kadınlara benzemesini, canlı türlerine onları bozmak üzere el atmayı hoş görmemektedir. Kısaca fıtrat, Fâtır olan Allah’ın insanlara ve varlıklara yoktan var ederek verdiği kabiliyet, onlara ait programdır. Allah’ı tanıma ve O’na ibâdet etme eğilimi, ruh temizliği, olumlu yetenekler ve benzeri şeylerdir. İnsana düşen bu temiz fıtratı tanımak ve ona uygun davranmaktır. (1)
 
Fıtrat; Yaratılış, yapı, karakter, tabiat, mizaç, peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah demektir. Ayrıca hilkat, tabii eğilim, hazır olmak, huy, cibilliyet, içgüdü, istidât gibi mânâlara da gelir. Terim olarak fıtrat: "Allah Teâlâ'nın mahlûkatını kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır (İbn Manzur, Lisânü'l-Arab, Beyrut, (t.y.), V, 55). Fıtrat; ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Yani herhangi bir şeyin bir maddeden veya ilk yaratılıştaki gibi yokluktan ilk icadı ve ilk çıkışına fatr, bunun ortaya çıkış biçimine ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat denir. Yaratığın fitrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilmiştir. Kâinatın Allah'ın fitratı üzere işleyişi İslâmî dilde âdetullah, sünnetullah, fitratullah ifâdeleriyle isimlendirilmektedir (Râgıp el-İsfahânî, el-Müfredât, 38 vd.; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, III, 1889 vd.; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, İstanbul 1986, 198 vd).
 
Fıtratın geniş anlamları Kur'an-ı Kerîm'de şu âyetlerde açıklanmaktadır:

"Sen Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta (Fıtratallah) verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler." (30/Rûm, 30)
"Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.'' (16/Nahl, 78)
"Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın." (35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23)
"Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanladı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti." (91/Şems, 7-14)
"Biz ona hayır ve şer olmak üzere iki yol gösterdik." (90/Beled, 10)
"Biz ona yolu gösterdik, ya şükredici veya nankör olur." (76/İnsân, 3)
"Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir." (20/Tâhâ, 50)
"Kendini tezkiye edip temizleyen kurtuluşa, mutluluğa ermiştir.'' (87/A'lâ, 14)
"O (adamın) tezkiye olmamasından sana ne?" (80/Abese, 7)
"De ki: Herkes yaratılışına göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir." (17/İsrâ, 84)
"Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?" (51/Zâriyât, 21)
"Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın." (35/Fâtır, 43)
"Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer." (28/Kasâs, 68)
"De ki: Yeryüzünde gezin ve bakın, yaratılış nasıl başlamış?" (29/Ankebût, 20)
"Yaratıcıların en güzeli olan Allah'ın şanı ne yücedir." (23/Mü'minûn, 14)
"Onlar nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez." (13/Ra'd, 11)
 
Kur'ân-ı Kerîm'deki bu âyetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in şu hadisleri bu anlamı apaçık bir şekilde genişletmektedir:

"Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü’minsin." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 251-252)
"Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra ebeveyni onu hristiyan; yahûdi, mecûsî yapar. Eğer ana-babası müslüman iseler, çocuk da müslüman olur." (Buhâri, Cenâiz 79; Müslîm, Kader 22-25; İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 233, 435)
"Beş şey fıtrattandır: Sünnet olmak, kasıkları traş etmek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak." (Buhâri, Libas 51, 63, 64; Müslim, Tahâret, 49; Ebû Dâvûd, Teraccül 16; Tirmizî, Edeb 14)
''Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun." (Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334)
"İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et." (İbn Hibban; Hakîm)
"Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194)
"Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene (sıkıntı ve huzursuzluk vermeyen şeye) geç." (Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî)
"Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir." (Müslim, Birr 14)
"Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış." (Dârimî, Buyû’ 2)
"Ameller niyete göredir." (Buhâri, Itk 6)
"Rabbim buyuruyor ki: Ben bütün insanları Hanîf (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler, insanlara Bana şirk/ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim." (Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 162)

Bütün bu açıklamalar fıtratın anlamını belirlemektedir: Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar Haniflik (tevhid) üzere yaratılmakta, sonra şeytan ve nefis onları bozmaktadır. Allah insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak yaratmış, şeytanın hilelerine karşı yine de kullarını kurtarmak için peygamberler aracılığıyla onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Allah'ın yaratılış kanunu kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen bir yasadır. İnsanı yaratan Allah onda iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet (vicdan) vermiştir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah'ın âyetlerini de akıl veya kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek İslâm dininin görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı şeytan ve grubu -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, aile, toplum düzeni- saptırır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt, bir tebliğdir, dileyen inanır, kurtulur; dileyen batağa sapar.
 
İslâm ümmeti insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları en yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın günah ve şirk bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanların İlâhî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması için İlâhî, kutsal bir nur yani İslâm'ın rehberliği şarttır.
 
İnsanlar fert olarak nefislerinde olanı gözlerlerse veya kâinattaki her çeşit, sayısız nimetleri aklederlerse veya geçmiş ümmetlerin başına gelenlerden ibret alırlarsa hakikati idrâk edebilirler. Her insan, nefsine ve topluma karşı yaptıklarında bir kötülük oluştuğunun farkındaysa vicdan azâbı duyabiliyorsa onda bozulmamış bir ahlâkî yapı vardır. Kur’an ve Sünnet "en güzel ahlâk"ı tamamlamıştır, artık geçerli olan İslâm’ın ahlâkıdır.
 
Bütün yaratılmış varlıklar bu kâinatta Allah'ın değişmeyen yasasına, sünnetullaha göre yaşamaktadırlar. İnsan yeryüzünde halife olarak yaratılmış ve emâneti yerine getirmekle sorumlu tutulmuştur: Allah'ın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye yaratılışta sorguladığı insan, Rabbine şu sözü vermişti: "Evet, şâhidiz." (7/A'râf, 132). Allah insanı yaratmış, ona düzen ve ölçülü bir biçim vermiştir. Onu en güzel şekilde yaratmış, doğruyu ve yanlışı göstermiş, insan da ya şükreder yahut inkâr eder halde temkin edilmiştir. Bundan sonra dünya hayatında kendini arıtan, yüzünü hanif olarak Allah'a çeviren, kendisini fatr edene ibâdet eden kurtulacaktır (bk. 76/İnsân, 3; 95/Tîn, 4; 50/Beled, 10; 4/Nisâ, 28; 17/İsrâ, 51; 67/Mülk, 3; 82/İnfitâr, 7-8).
 
Yine Kur'ân-ı Kerîm'deki kutsal bilgilendirme yolu, insanı âfâk ve enfüsteki âyetleri düşünmeye, akletmeye çağırdığı gibi, insanın en çok acz içindeyken, meselâ denizde bir gemide yol alırken âniden gelen bir fırtınada deniz ortasında acz içinde kalınca, bütün yalanlama, fitne ve fücûru, ortak koştuklarını unutan insan, hemen Allah'a duâ etmektedir. Bu, insanın fıtraten Allah'ın bilincinde olduğuna bir delildir. Bu mânevî hak duygusu her ferdde mevcuttur ve insanı yoldan çıkaran, işlediklerini süslü göstererek onu âsi yapan şeytandır (Münâvî, Feyzu'l-Kadir, Beyrut 1972, V, 34; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul 1978, VI, 3822).
 
Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma kabiliyeti ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona “lâ ilâhe illâllah” öğretilmez ve fıtratın anlamıyla eğitilmezse ailesi onu yahudi, hıristiyan, Mecusi, müşrik tarzda eğitir ve buna göre onda bir kişilik yapısı gelişir. Hâlbuki Allah: “Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 30) buyurmaktadır. Buna göre bütün insanlar Allah'a inanmak ve ona kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Yoksa Allah'ın öğütlerinden yüz çevirip O’ndan bağımsız davranmak, âyetleri yalanlamak fıtrata aykırı düşmek olacağı gibi, bu sebeple Allah'ın azabına da müstahak olunur. Çünkü fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir. Meselâ müşrikler, fıtrata uygun doğan hayvan yavrularının kulağını keserlerdi. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Kâbe'de Allah'a ortak koştukları birçok putlar bulundururlardı. Fıtratı inkâr etmek için kendilerine de vahiy indirilmesini veya peygamberlerin birer melek olması gerektiğini ileri sürerlerdi. Onların helâk edilmeleri de bu yüzden oldu. Hiç kimse Allah'ın insanı kul olarak yaratması kanununu değiştiremedi ve değiştirmeye kalkanların azapla kuşatılması da bir kanun olarak uygulandı.
 
İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. İslâm’dan başka, gelmiş geçmiş hiçbir din ve ideoloji bunu sağlayamamıştır. Üstelik laik çağdaş düşünce sistemleri, vahye karşı çıkmak ve laikliği savunmakla, insan fıtratına ters düşecek şekilde insanın kurtuluşunu din dışı bir yolda göstermek istemişlerdir. Ancak insanın fıtratı her şeye rağmen, her türlü muhteşem teknik gelişmelere, maddî ilerlemelere rağmen tabiatı gereği gerçek mutluluğu bulamamakta, büyük bir mânevî boşluğa düşmektedir. Bu boşluk, Allah'ın sınırlarını aşmak ve nefsine zulmetmektir (65/Talâk, 1). Bu boşluğu çeşitli dinler doldurmak istemekte ancak hepsi de fıtrata aykırı muharref ve ilkel teklifler getirdikleri için insanlar İslâm'dan başka kurtuluş olmadığını anlamaktadırlar. Çünkü: "Kalpler ancak Allah'ı zikredip anmakla huzur bulur." (13/Ra'd, 28) (2)

Fıtrat kavramının daha ge­niş açıklamasına geçmeden önce, ilgili bazı âyetleri vermek herhalde daha yararlı olacaktır:
 
“Ben yüzümü hanif olarak, gökleri ve yeri fatr eden'e çevirdim.” (6/En’âm, 79)
“Bizi kim döndürür?’ diyecekler; ‘ilk kez sizi fatr eden’ de.” (17/İsrâ, 51)
“Bana ne oluyor ki, beni fatr eden'e ibâdet etmiyeyim ve O'na dönersiniz.” (36/Yâsin,  22)
“Hayır, dedi, Rabbiniz göklerin ve yerin rabbidir ki, onları fatr etti.” (21/Enbiyâ, 56)
“Allah'ın fıtratı ki, insanları onun üzerinde fatr etti; Allah'ın yaratmasında değiştirme yoktur.” (30/Rûm, 30)
“Çevir bakışını, hiç fütur görür müsün?” (72/Mülk, 3).
“Gökler nerdeyse üstlerinden tefattur edecek.” (42/Şûrâ, 5)
“Gök infitar ettiği zaman.” (82/İnfitâr, 1)
 
Fıtrat kelimesinin ortaya koyduğu gerçek, göklerin ve yerin yaratılmadan önce bir bütün halinde bulun­dukları ve sonradan yarıldıklarıdır (bk. 21/Enbiyâ, 30). Na­sıl insan şu anda göğe baktığında hiç bir yarık gör­mezse, göklerle yer de başlangıçta, şimdiki gök gibi de­ğil ama, durumunu Allah'ın bildiği yarıksız, çatlaksız bir bütün halindeydi. Zifiri karanlık bir gecede bir ışık görünüverdiği, bir elektrik düğmesi çevriliverdiği za­man karanlık hemen o noktada yarılır. Yine, aynı şe­kilde, fecrden akşama kadar kurallarına bağlı kalınarak tutulan bir oruç, kurallarından biri çiğneniverdiğinde, sözgelimi ağza bir lokma yemek, ya da bir yudum su alındığında hemen yarılır, açılır, bütünlüğü gider. İşte bunun gibi, göklerle yer de böyle bir bütünlük, kesiflik, hattâ karanlık haldeydi. Allah kâinatı yarat­mak, yani, bu kesif bütünlüğü ve biraradalığı açmak istedi; yaratılışı takdir etti ki, bu halkın/yaratmanın başlangıcıdır ve halk kavramının anlamının içindedir. Bu dileyiş üzerine, ‘ol' emriyle bütün ve kesif haldeki yaratılışın içinde ışıkla bir delik açtı, bir yarıklık meydana getir­di. Bunu ise, önünde hiç bir model olmadan, hiç bir ör­neğe dayanmadan yaptı (bed'a). İşte, bu ilk yarma, aç­ma olayı fatr, açma veya yarma biçimi ise fıtrattır. De­mek ki, fatr yaratılışta dileme ve takdirden sonraki ikin­ci aşamadır. (Burada yeniden hatırlatmalıyız ki, aşama ve birine -ikinci olma bize göredir, Allah'a göre değil­dir.) Fatr ve fıtrat bu ilk yaratılışı içine aldığı gibi, de­vam edegelen her yaratılışı da içine alır. Bir maddeden bir cismin meydana gelmesi de böyle bir yarma ile baş­lar; tohum ve çekirdeklerin toprak altında yarılıp, cücükleyerek ilk filizlerini vermeğe başlaması da fatr ve fıtrat olayıdır. Tohum veya çekirdek, kendinden çıka­cak bitkinin özü ve özetidir, tüm özelliklerini kendinde barındırmaktadır. Bitki bir fatr olayıyla tohumundan veya çekirdeğinden çıkmaya başlar; sonunda yine çe­kirdeğine veya tohumuna dönüşür. İşte, herhangi bir şeyin ister bir maddeden olsun ister ilk yaratılış olayındaki gibi, kâinatın maddesi olan 'yokluk'tan olsun, ilk icadına ve ortaya çıkışına fatr, ortaya çıkış biçimi­ne ve taşıdığı özellikleriyle birlikte görünüşüne fıtrat, yaratığın fıtrat üzerinde kazandığı öz niteliklerine de tabiat denilir (Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, III/1889-1890). Demek oluyor ki, kâinat Allah'ın fatrıyla aldığı fıtratı üzerinde işleye işleye tabiatını ka­zanmış, yani fıtrat üzerinde bir âdet edinmiştir; bu yüzden, İslâmî terminolojide ‘tabiat kanunları’ diye bir deyim sözkonusu değildir; bunun yerine ‘âdetullah’ vardır.
 
Bütün varlıklar fıtratları doğrultusunda yürürler. İnsanlar da, insan olmak açısından Allah'ın fatr ile ken­dilerine verdiği fıtrat üzerindedirler. Sözgelimi, iki göz, iki kulak, iki ayak, bir baş, saç, burun sahibi olmak fifrattandır. Eğer varsa doğuştan gelen bazı eksiklik, fazla­lık veya sakatlıklar, ana karnında kazanılan veya anne-babadan gelen birtakım özelliklerdir, yoksa fıtrat­tan değildirler. Bunun gibi, insan bedenindeki her or­ganın da fıtrî bir fonksiyonu vardır; göz görecek, kulak işitecek, ayak yürüyecek, el tutacaktır. Bu organlarda sonradan ortaya çıkan bozukluklar ve hastalıklar yine fıtrî değil, İslâmî terminolojide kesbîdir, yani, kazanıl­mıştır. Allah insanda âzâların yöneticisi, bilginin ve hayrın merkezi olarak kalbi varetmiştir ki, kalp de ruhun emrindedir. Kalbin tüm organlara Allah'ın isteği doğrultusunda hâkim olması da fifrattandır. Nitekim, bir hadis-i şerifte, “Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hristiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” (Elmalılı, a.g.e., VI/3824) buyrulmuştur. Tıpkı bunun gibi, insandaki organların da fıtrî görevleri vardır. Bu organlar, insan fıtratı üze­rinde kaldığı sürece, kaçınılmaz biçimde, tıpkı kâinat­taki varlıklar gibi Allah'a tam bir itaat içinde olur. Bu bakımdan, İslâm fıtratın dinidir; doğuşundan itiba­ren insanı kötülüğe çeken dış etkenler olmazsa, insa­nın İslâm'dan uzaklaşması mümkün değildir; ama dış etkenlerin İslâm'ın tersi yönde olduğu bir toplumda, İblis bu etkenleri kullanır. İslâm'da otoritenin görevi bu etkenleri İslâmîleştirmektir; kadınların örtünme ne­denlerinden birini de, tüm diğer İslâmî yasaklarda olduğu gibi burada aramalıdır.
 
İşte, dinin iki kaynağı vardır: Biri, öncelikle fıtrat­tır ki, Allah'ın dinidir. İkincisi de kesb'dir. Fıtrat bütünüyle İlâhî, kesbse bütünüyle insanîdir; yani, insan iradesini dilediği yön­de kullanmakla ya günah kazanır, ya da sevap kaza­nır. Allah, İslâm dışı bir ortamda veya fıtrata zıt özel­liklerin şu veya bu derecede bulunduğu bir ortamda in­sanların sevap kazanmaları için Dini'ni gönderir; yani hükümler kor, bazı şeyleri emreder, bazı şeyleri de ya­saklar. İnsanlar bu hükümleri yerine getirmeli, emirle­ri tutup yasaklardan kaçınmalıdırlar; bu da hanifiliktir; fıtrat üzere olmadır. İnsanlar hanif olmalı, fıtrat üzerinde bulunmalı, eğri yollarda değil, Allah'ın doğru yolunda gitmeli ve yaratılışı değiştirmemelidirler. Yani, Allah'ın fıtratını bozmamalı, kadını erkekleştirip erke­ği kadınlaştırmamalı, fıtratın aksi kurallar koymaya kalkışmamalıdırlar. İşte bu, dosdoğru, sağlam dindir; insanın mutluluk ve kurtuluşunu garanti eden dindir:
 
Yüzünü hanîf olarak din üzerinde tut; üzerinde insanları fatr ettiği Allah'ın fıtratıdır bu. Allah'ın yaratışo ('halk'ı) değiştirilamez; budur sağlam, doğ­ru din, ama insanların çoğu bilmez.” (30/Rûm, 30). Allah'ın fıtratı insan dışında tüm kâinatta hâkim­dir; bu bakımdan, göklerde fıtrata aykırı bir fatr, yani yarık görülmez. Allah başta insanları nasıl fatr ettiyse, onları yine öyle öldürdükten sonra diriltecektir. Kıyâ­met ve Haşr meydana gelecektir, çünkü bu fıtratta, yaratılıştaki fıtratta vardır. Allah böyle ftratmiştir, bu bakımdan kaçınılmazdır, Kıyamet günü geldiği zaman, şu anda hiç bir fatr /yarık taşımayan gök birden infitar edecek, yani yarılacaktır, bu da onun fıtratındadır. (3)

"Fatr" kökünden türemiş bir kelime olan fıtrat, "ilk yaratılış" anlamını ifâde etmekte­dir. İlk yaratılış mutlak yokluğun yarılarak içinden varlığın çıkması demek olduğuna göre, bu yarılmanın sonucunda ortaya çıkan ilk varlık hali fıtrat demektir. Böylece fıtrat, yaratılışın aldığı ilk şekli, henüz dış tesirlerle etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde etmektedir.
 
Fıtratı bir terim olarak; insanın doğuştan sahip olduğu Allah'a inanma, bağlanma ve O'na ibâdet etme duygusu ve eğilimi şeklinde tarif etmek mümkündür (Hüseyin Peker, Din Psikolojisi, s. 66). İbn Manzûr bu terimi, çocuğun ana rahminde mutluluk ya da şekavet (mutsuzluk) durumunda yaratıldığı tabiî bünye; aynı zamanda tevhîdî yani Allah'ın birliğini ve Hz. Muhammed'in nübüvvetini ifâde eden şehâdet hakikati olarak tanımlamaktadır" (İbn Manzûr, Lisânu 'l-Arab, Fatr maddesi). Buna göre denilebilir ki fıtrat, kişinin doğuştan getirdiği bir özelliktir ve insanın inancı, değer yargısı, hayata bakış açısı ve dünya görüşü üzerinde etkisi bulunmaktadır. Böyle olduğu içindir ki fıtratı, kişinin aklı, davranışları ve dış dünyanın kurumlarından ayrı olarak düşünmek mümkün görülmemiştir (Yâsin Muhammed,  "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi", İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995, s. 44). Bu hakikati Kur'ân-ı Kerîm: "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki o, insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler" (30/Rûm, 30) tarzında dile getirirken, Allah Rasûlü Muhammed (s.a.s.) de: "Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra onu ana-babası yahudi, hıristiyan ya da mecusi yapar"' (Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Kader 3; Müslim, Kader 25; Ebû Davûd, Sünnet 17; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 315, VI, 347) diyerek insanın temiz, her türlü yanlış inanç ve düşün­ceden uzak, iyilik duygularıyla bezenmiş bir fıtratla dünyaya geldiğini, ancak toplumsallaşma sürecinde ailesi tarafından başka bir inancın takipçisi haline getirildiğini ifâde etmiştir. Bu nedenledir ki, İslâm (âlimlerinin çoğunluğu), bulûğ çağına ermeden ölen her çocuğun cennete gireceğini kabul etmekte­dir.
 
Görüldüğü gibi Hz. Peygamber'in fıtratla ilgili sözünde, her insanın tek olan Allah'a bağlanmaya ve O'na ibâdet etmeye doğuştan temayüllü olduğu fikri yer almaktadır. Söz konusu hadiste ifâdesini bulan bir başka husus da, fıtratın dav­ranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla birlikte, bunun zorlayıcı olmamasıdır (Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 125). Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar gelen bütün peygamberlerin aslî görevleri de, insanın doğuştan sahip olduğu bu "inanma" yeteneğini birtakım olumsuzluklardan korumak ve İlâhî irâde istikâmetinde gelişmesini sağlamaktır. İşte insanlığın, fıtratın gereklerini yerine getirmesini ve aslî yeteneğini kaybetmemesini hedef­leyen bu İlâhî sistem de tevhidî bir mesaj niteliği taşımaktadır. Bu, bir anlamda insanı müslüman yapan ve onu Allah'a olan aslî inancıyla barıştıran şehâdetin teyidini oluşturmaktadır (Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 45).

Şurası da bir gerçek ki, fıtrat-ı selimeye sahip olan her insanın önünde bir benlik (nefis) engeli bulunmaktadır. Bu benlik, Allah'a inan­cı olumsuz yönde etkileyen, "nefs-i emmâre" yani kötülüğü emredici kuv­vetli bir meyildir (12/Yûsuf, 53). Bu meyil, "kuvve-i gadabiyye" ve "kuvve-i şeheviyye" nin oluşturduğu behîmî bir kuvvettir. Kur'ân sözünü ettiğimiz bu kuvvet ile akıl, idrâk ve irâdenin meydana getirdiği melekûtî kuvveti, bir anlamda fıtratı birbirinin zıddı iki yol olarak takdim etmektedir:  "Biz ona (insana) iki yolu gösterdik" (90/Beled, 10); "Biz ona (insana) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör." (76/İnsân, 3). Buna göre İnsan fıtratına aykırı hareket edip nefsinin hevâsına uyarsa küfür yoluna, fıtratına uygun davranarak vahyin ışığında yürürse şükür yoluna girmiş olur. İnsanın kendi fıtratına uygun bir yola tâbi olması da, onun akıl ve irâde gücünü müsbet yönde ve halife olma potansiyelini amacına uygun bir tarzda kullandığı anlamına gelmektedir. Aksi yöndeki hareketi ise, insanlığa bağışlanan gücü ve imtiyazı kendi bencil menfaati için harcaması demektir.
 
Burada şu hususa da işaret etmek gerekir ki, kişi hayatı boyunca ne yaparsa yapsın, ister fıtratın gereğini yerine getirsin, ister getirmesin; varlığının özü olan mânevî tabiatından asla kaçamaz. Zâhiren putlara, bir başkasına veya herhangi bir sisteme tapar gibi görünse de, o kimse esasen yalnızca Allah'ın yerine geçirecek bir varlık bulmuş demektir. Bu, bir anlamda kişinin aslî tabiatını yüzeysel bir boyutta gösterme­sinden başka bir şey değildir. Çünkü insanlığın aslî karakteri, varlık öncesi konumunda onunla Allah arasında yapılmış olan bir antlaşma ile tasdik edilmiştir (Yâsin Muhammed, Fıtrat, s. 46). Bu tasdik, "Kıyamet günü 'Biz bundan habersizdik' demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini (mikro zerreler halinde) aldı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: 'Ben sizin Rabbiniz değil miyim?' (onlar da) 'Evet (buna) şâhid olduk' dediler" (7/A'râf, 172) mealindeki âyette net bir şekilde ifâdesini bulmuştur. Buna göre Yüce Allah insanlara Rubûbiyyetinin ve vahdaniyyetinin delillerini göstermiş, onların akıl ve basiretleri de, kendi fıtratlarına hak ile bâtılı ayırtedecek kabiliyetin yerleştirilmiş olduğuna şahitlik etmişlerdir (Zemahşerî, Keşşaf, II, 176; Nesefî, Medârik, II, 85).

Sonuç olarak şunu söyleyelim ki, İslâm inancına göre her insan müsbet yönde bir bağlanma güdüsüne sahip olarak dünyaya gelmektedir. İnsanda mevcut olan bu hissî ve biyolojik güdüler, tabiatleri itibariyle kötü olmamakla birlikte kötü dürtülere açıktırlar. Bundan dolayı nefsin, kötü arzulardan, hevâ ve heveslerden korunması ve mânevî olarak yüksek seviyelere ulaşması için İlâhî kanunlara uygun olarak kontrol edilmesi ve yönlendirilmesi gerekmektedir. Bu yapılmadığı takdirde fıtrata aykırı hareket kaçınılmaz olacak ve bunun neticesinde de menfi yönde bir bağlanma ortaya çıkacaktır. (4)
 
Fıtrat kavramına bağlı olarak, rüşd çağına erişmeden ölen çocukların âhiretteki durumu hakkında da değişik gö­rüşler ileri sürülmüştür, a) Çocuk yaşta ölenlerin tamamının âhiretteki durumu Allah'ın dilemesine bağlıdır; çünkü eğer yaşasalardı ne yapacaklarını ancak Al­lah bilir, b) Mü’minlerin çocukları cenne­te girer, kâfirlerin çocuklarının durumu ise Allah'ın dilemesine bağlıdır, c) Mü’minlerin çocukları cennete, kâfirlerin ço­cukları cehenneme gider, d) Bütün çocuklar cennetliktir, e) Kâfirlerin çocuk­ları cennet ehlinin hizmetçisi yapılır, f) Kâfirlerin çocuklan imtihandan geçiril­dikten sonra cennete veya cehenneme girerler. İbn Abdülber çoğunluğun ikinci görüşü benimsediğini kaydeder (et-Temhîd, XVIII, 96-97). Fıtrat kelimesini "İslâm" veya "hakkı kabule yatkınlık, selâmet ve istikamet" mânâsında anlayanlar, ge­nellikle müslümanların çocuklan gibi kâfirlerin çocuklarının da cennete girece­ğini söylerler. Ayrıca bu âlimler diğer ba­zı deliller yanında, fıtrat hadisinin bir rivâyetinde yer alan ve müslümanların çocukları gibi müşriklerin çocuklarının da fıtrat üzere doğduğunu belirten ifâ­deyi (Buhârî, Cenâ'iz 92, 93; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/9) kendi görüşlerine delil gösterirler.
 
Müslümanların rüşd çağına ulaşma­mış çocuklarına miras, mülkiyet, cenâze namazı gibi konularda büyüklere uygu­lanan hükümler uygulanır. Gayri müslim çocuklarının tâbi tutulacağı hüküm­ler tartışmalı olmakla birlikte âlimlerin büyük çoğunluğu dünyevî konularda bun­ları anne ve babalarının dinlerinden ka­bul etmiş ve savaş sırasında hayatlarının korunması dışında, haklarında gayri müslimler için belirlenmiş hükümlerin uygulanması gerektiğini söylemiştir; ta­rihteki uygulama da bu yönde olmuştur.
 
Fıtrat, insanın hem ruhî hem de fizikî bakımdan yaratılıştan sahip bulunduğu temel özelliklerini ifâde ettiğinden, es­tetik maksatlarla vücudun bazı bölüm­leri veya organları üzerinde yapılan, aslî yapıyı değiştirecek nitelikteki müdaha­leler fıtrat bozmaya yönelik davranışlar olarak kabul edilmiş, İslâm âlimleri ko­nuyla ilgili hadisleri de gözönüne alıp bu tür müdahaleleri şer'î bakımdan sa­kıncalı görmüşlerdir. Ancak hangi ame­liyelerin fıtrata müdahale sayılacağı ve bunların hükümlerinin neler olduğu hu­susunda çok farklı görüşler ileri sürül­müştür (M. Osman Şübeyr, IV/9, s. 161-221).
 
İçinde fıtrat kelimesinin yer aldığı di­ğer bazı hadisler de vardır ki bunlara farklı mânalar verilmiştir. Bu hadislerde beş veya on şeyin fıtrat (veya fıtrattan) sayıldığı bildirilmektedir. Bunlar sünnet olmak, etek tıraşı olmak, tırnakları kes­mek, koltuk altı kıllarını gidermek, bı­yıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, mis­vak kullanmak, buruna su çekmek, par­mak aralarını yıkamak, taharetlenmek gibi daha çok dış görünüşle ve temizlik­le ilgili hususlardır (Buhârî, Libâs, 51, 63, 64; İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 49-51, 56; Salât 9). Bu hadislerde ge­çen fıtrat kelimesine genellikle "âdet ve sünnet" anlamı verilmiştir. İbnü'l-Esîr bu kısa tarifi, "geçmiş peygamberlerin ve şeriatların üzerinde ittifak ettikleri, müslümanların yapmaları gereken dinî esaslar" şeklinde açıklar (en-Nihâye, III, 457) (5)
 
 
Fıtrat: İnanan Bir Varlık Oluşun Dînî Karşılığı
İslâm literatüründe insanda yaratılıştan gelen bir inanma istidadı­nı ifâde etmek için kullanılan ortak kavram "fıtrat" kelimesidir. İslâm âlimlerinin değerlendirmesine göre fıtrat, insanın inanan bir varlık oluşundan başlayarak daha geniş anlamlar taşıyan bir kavramdır.
 
Fıtrat ayrıca din ve millet mânasını da ihtiva eder. Meselâ "on şey fıtrattandır şeklinde başlayarak; bıyıkları kısaltmak, sakalı uzatmak, dişleri misvaklamak, buruna su çekmek gibi fiilleri sayıp bunların fıtrattan olduğunu belir­ten rivâyetlerde (Müslim, Tahâret 56; Tirmizî, Edeb 14; Ebû Dâvûd, Tahâret 29; Ahmed bin Hanbel, VI, 137; İbn Mâce, Tahâret 8; Nesâî, Ziynet 1) fıtratın İslâm anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kul­lanımda fıtratın "peygamberlerin sünneti" anlamını taşıdığı görüşünde olanlar da mevcuttur.
 
İslâm âlimleri, insanda fıtrat adını verdikleri yaradılıştan gelen özel bir yapının var olduğu fikrinde birleşmekle beraber, bu temel anlama ilâveten fıtrata başka mânalar yüklemekte ve bu açıdan birbirlerinden farklı görüşler ileri sürmektedirler (krş. Murtaza Mutahhari, Fıtrat Üzerine, s. 136).
 
Fıtratın ne olduğu hakkında sahip olunan düşüncelerde genelde üç ana delile dayanılmıştır. Bunlar Kur'ân-ı Kerim'de Rûm Sûresi, 30. âyeti ile A'râf Sûresi'nde bütün insanların Allah'ı Rab olarak kabul ettiklerine dair alınan sözü zikreden mîsâk âyeti (7/A’râf, 172) ve meşhur fıtrat hadisi. Hz. Peygamber'e izafe edilen rivâyete göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hay­vanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?" Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah'ın yaratı­şında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur." (Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410). Bunun yanında bü­tün insanların hanîf olarak yaratıldığı, daha sonra şeytanların onları din­lerinden çevirdiğini bildiren kudsî hadis (Müslim, Cennet 16; Ahmed bin Hanbel, IV, 162-163) bu tartışmalarda zikredilir.
 
Fıtratın Farklı Yorumları
Birbiriyle aynı veya benzer delillerden hareket etmelerine rağmen İslâm âlimleri arasında "fıtratın ne olduğu?" sorusu farklı şekillerde cevaplanmıştır. Verilen cevapları beş kategori altında incelemek müm­kündür.
 
1. Selefî âlimlerinin çoğunlukla benimsediği anlayışa göre fıtrat, İs­lâm anlamına gelmektedir (İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 72; İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-Resâil, s. 317; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.).
 
Mu'tezile ve Eş'arîler de bu görüşe işti­rak etmişlerdir (Mâtürîdî, Risâle fi'l-Akaid, s. 19). Bu durumda her çocuğun fıtrat üzere yaratılması, İs­lâm üzere yaratılması demektir (Sübkî, Küllü mevlûdin, s. 19). Bu anlayışa göre aslî ve fıtrî din İs­lâm olup, zamanla, hadisin de bildirdiği gibi, ebeveynin tesiri ve çev­renin etkisiyle farklı dinleri benimseme, fıtrattan sapmadır. Fıtratı İslâm olarak açıklayanlar yukarıdaki delillerle birlikte insanların başlangıçta tek bir ümmetken sonradan kendilerine peygamberler gönderildiğini bildiren nassı (2/Bakara, 213) da delil olarak kullanırlar. Fıtratı İslâm olarak tanımla­yanlar gayri müslimlerin çocuklarını da müslüman olarak kabul et­mişlerdir.
 
2. Bir kısım âlimler ise fıtratın İslâm demek olduğunu kabul et­mekle beraber, bu halin sadece müslüman doğanlar için söz konusu olduğunu ileri sürerler (bk. Kurtubî, Tefsîr, XIV, 19; Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47). Bu görüş sahipleri her çocuğun fıtrat üzere doğduğunu beyan eden hadisin umum ifâde etmediğini bu durumun sadece müslümanlar için söz konusu olduğunu belirtmişlerdir. Aslında bu anlayış birinci yaklaşımla aynı olmakla beraber, İslâm oluşu sadece müslümanlara hasretmesi açısından bu düşüncenin sınırlandırılmış ha­lidir. Onlara göre fıtrat üzere yaratılmak bütün insanlara ait bir özellik olmayıp, sadece müslümanların vasfıdır.
 
3. Fıtrat, Yaradan'ın kullarından aldığı mîsâka delâlet eder (İbn Abdülber, a.g.e., XVIII, 90; Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, XV, 119-120); veya fıtrat tevhide şâhid olmaktır (Sübkî, a.g.e., a.y.). Buna göre bütün insanlar rubûbiyyet ve tevhid şuuruyla dünyaya gelirler. Allah'ın rablığı fıtratla bilinir (İbn Teymiyye, a.g.e., s. 318, 321, 324; Mâtürîdî, Te'vîlât, 273a). İbn Kesîr (ö. 774/1373) selef ve haleften bazılarının fıtratla, tevhid üzere yaratılmayı anladıklarını nakletmiştir. Elest bezmindeki ikrar insandaki bu yapıyı ortaya koymaktadır (İbn Kesîr, Tefsîrü'l-Kur'ân, III, 505). Bu düşünceyi kabul eden­ler fıtratı İslâm olarak izah edenlerle benzer delilleri kullanırlar.
 
4. Fıtrat, kişinin, başlangıçta Allah'ın ilminde olduğu şekliyle mü’min ya da kâfir olarak yaratılmasıdır (İbn Manzûr, Lisânü'l-Arab, "Ftr" md.; Sübkî, a.g.e., s. 18). Buna göre başlangıçta mü’min olarak yaratılanlar mü’min olarak, kâfir olarak yaratılanlar da kâfir ola­rak öleceklerdir. Ahmed bin Hanbel'den (ö.241/855) rivâyet edilen görüşlerden biri de budur. Ona fıtrat üzere yaratılışın ne olduğu sorul­muş o da "saâdet veya şekavet üzere yaratılış" şeklinde cevap vermiştir (bk. İbn Abdülber, a.g.e., XVIII,.78; İbn Teymiyye, a.g.e., s. 319; Sübkî, a.g.e., s. 17).
 
Ahmed bin Hanbel'in (ö.241/855) bu görüşte olduğu ancak da­ha sonra terk ettiği şeklinde açıklamalar da mevcuttur (eş-Şerî'a, s. 169; krş. Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 74). Bu anlayışın savunulmasında ağırlıklı olan düşünce, konuyla ilgili naslardan elde edilen sonuçlardan ziyade, insanın iman veya inkâr etmesini onun kendi fiillerine bağlayan Kaderiyye düşüncesini benimseyenleri red­detmektir (Mustafa Akçay, a.g.e., s. 75).
 
Onlar bu amacı gerçekleştirdiği için böyle bir düşünceyi kabul etmişlerdir. Görüşlerine Allah'ın bir grubu doğru yola ilettiğini, bir grup hakkında da sapıklığın gerçekleştiğini bildiren âyetle (7/A'râf, 30), âyetin tefsirinde zikredilen hadisleri delil getirmişlerdir. Ayrıca insanların mü’min ve kâfir olarak yaratıldığını ifâde eden hadisle, Hızır'ın öldürdü­ğü çocuğun kâfir olarak yaratıldığını bildiren hadis gibi rivâyetleri kul­lanmışlardır. Ancak bu düşünce yaygın olarak kabul edilmeyip, bir kı­sım âlimler tarafından zayıf görülüp eleştirilmiştir (bk. Kurtubî, a.g.e., a.y.).
 
5. Fıtrat insanın iman veya küfürden selim olarak yaratılmasıdır (İbn Abdülber, et-Temhîd, XVIII, 69; İbn Manzûr, a.g.e., a.y.; Tehânevî, Keşşaf, "Fıtrat" md.; Sübkî, a.g.e., s. 16). Ancak, insan iman ve küfürden birini seçme istidadına sahip olarak ya­ratılmıştır. Bir kısım âlimler doğan çocuğun ne küfür ne de tasdik üzere, ne hayır ne şer üzere olmayıp her iki tarafa da meyledecek is­tidatta yaratıldığını; iyi ve kötü bütün ahlâka ve her çeşit ilme sadece kabiliyeti olduğunu kabul etmişlerdir (bk. İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319). Bu duruma göre "birtakım doğal eğilimlerle gelen insan ruhu beyaz bir sayfa gibidir. Üzerine yazılanı alır. Toprak kendisine ekileni bitirdiği gibi insan da kendisine aşı­lanan düşünceleri alır" (Süleyman Ateş, Yüce Kur'ân'm Çağdaş Tefsiri, VII, 21). Bu son ifâdelerin sahibi S. Ateş'in de fıtratı her iki tarafa da meyledebilecek bir yetenek olarak kabul ettiği izleni­mi doğmakla beraber, onun eserinin bir başka yerinde her insanda Al­lah inancının var olduğunu ve bu inancın sonradan kazanılmayıp ya­ratılıştan kaynaklandığını (a.mlf, a.g.e., III, 413) ifâde etmesi birbiriyle çelişik bir görünüm arz etmektedir. Benzer bir durum Ebû Hanîfe'nin (ö.150/767) yazıla­rında da tesbit edilmiştir. İmam, el-Fıkhü'l-ekber adlı eserinde hem "Allah'ın insanları küfür ve imandan hâlî olarak yarattığını, yaratılış­tan imana veya küfre zorlamadığı, onları mü’min veya kâfir olarak yaratmadığını" belirtmekte hem de mîsâk âyetini zikrederek insanların bu fıtrat üzere doğduklarını, küfre sapanın bu fıtratı değiştirip bozdu­ğunu açıklamaktadır (Ebû Hanîfe, Fıkhu'l-ekber, s. 72). Aslında burada çelişki değil, vurgu farkı vardır. Açıklanmak istenen, insanın yaratılışının onu imana veya küfre icbar edecek bir nitelikte olmadığı, iman ve küfrün kulun fiili olduğu düşün­cesidir.
 
İnsanın iman ve küfürden sâlim yaratıldığı düşüncesini kişinin di­ni kabule, hakkı tanıyıp boyun eğmeye uygun bir yapıda yaratılması veya "tevhidi ve İslâm Dini'ni kabul edecek, red etmeyecek yapıda ya­ratılması" (Zemahşerî, el-Keşşâf, V, 9), "dini kabule hazırlanmış yaratılış" (Cürcânî, Tarîfât, "Fıtrat" md.), "gerçeğe meyletme yeteneği" (Cevdet Said, Bireysel ve Toplumsal Değişmenin Yasaları, s. 54), "Allah'ı ve onun birliğini bilme hususunda doğal istidat" (M. Osman Necati, Kur'an ve Psikoloji, s. 40), "Allah'a inanmaya ve O’na ibâdet etmeye doğuştan olan ihtiyaç" (Yâsin Muhammed,  "Fıtrat ve İslâm Psikolojisi" İslâmî Sosyal Bilimler,  IH/2 (1999), s. 44) şeklinde biraz daha özelleştirenler de mevcuttur. Bu görüşün dayana­ğı Kur'ân'da f-t-r kökünden türeyen kelimlerin kullanımından hareket ederek fıtratın hil­kat anlamına geldiği fikridir. Buna göre fıtrat hadisinde Hz. Peygamber "her doğan çocuk marifet elde edebilecek yani akıl yürütebilecek ça­ğa ulaştığında Rabbini bilebileceği bir yaratılış hali üzere doğar" de­mektedir.

Fıtratla İlgili Yorumların Değerlendirilmesi
Fıtrat üzerinde açıklama yapan her düşünce sahibi kendi görüşü­nü temellendirmek için başlangıçta zikredilen naslarla birlikte muhte­lif delilleri kullanmıştır. Esasen fıtratı İslâm, mîsâk, hatta tevhidi kabul edecek bir yapıda yaratılış gibi imanın konusuna işaret ederek tanım­layanlar, her ne kadar ilk bakışta farklı bir düşünce olarak görülse de, temelde fıtrata nötr bir istidat olmaktan öte olumlu mânalar yükleme­leri hususunda birleşirler.
 
Bu temel husustan hareket edildiğinde fıtrat, yönü ve konusu be­lirlenmiş inanma hali veya konusu değişebilen nötr bir inanma istida­dı olarak iki ana kısma ayrılır. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu bi­rinci anlayışı benimsemekte ancak daha ziyâde son devir âlimleri ara­sında ikinci yorumu kabul edenler bulunmaktadır (Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 47). Fıtrat üzerine master tezi hazırlayan Yasin Muhammed çağdaş düşünürler arasında fıtratın iki yönlü (dual) bir yetenek olduğu şeklinde üçüncü bir anlayışı verirse (Yasien Mohamed, Fıtrah, The hîamic Concept of Human Nature, s. 64) Seyyid Kutub (1906-1967) ve Ali Şeriati'nin (1933-1977) bu anlayışta olduğunu belirtir (Yasien Mohamed, a.g.e., s. 73). Yazar, Seyyid Kutub'un Şems Sûresi'nde insana iyiliğin ve kötülüğün ilham edildiğini bildiren âyetin tefsirindeki beyanlarından hareketle böyle bir sonuca varmış görünmektedir. Ancak Seyyid Kutub mîsâk âyetinin tefsirinde tevhid gerçeğinin insa­nın fıtratında gizli olduğunu belirtmektedir (Seyyid Kutub, Fi zilâl, III, 102). O halde Yasin Muhammed'in Seyyid Kutub hakkındaki düşüncesi isâbetli görünmemektedir. Benzer bir yorum Şeriati'nin konuyla ilgili fikri verilirken yapılmıştır. Şeriati insanda iki farklı yön bulunduğunu belirtir. O, bu birbirine zıt iki yönü insanın bir taraftan balçıktan yaratılması diğer taraftan da İlâ­hî ruhtan bir parça taşımasına dayandırır (Ali Şeriati, İslâm Sosyolojisi Üzerine, s. 85). Ancak Şeriati'nin burada­ki kastı insanın yaratılıştan rubûbiyyet şuuru içinde olduğunu reddet­mek değildir. Aksine o, insandaki tapınma/ibâdet temâyülünün yaratılıştan gelen iç güdüsel bir karakterde olduğunu savunur (Ali Şeriati, Sanat, s. 47). Bu durumda onun fıtrata olumlu mâna vermediğini ileri sürmek pek doğru bir yak­laşım olmasa gerektir. Bu bağlamda biz fıtratın dual bir şekilde anla­şıldığı düşüncesine katılmadığımızı, daha açık bir ifâdeyle, zaten bu anlayışının temsilcisi olarak zikredilen şahısların, aslında bu görüşte olduklarının tam anlamıyla temellendirilemediğini belirtme gereğini hissediyoruz.
 
Aslında fıtratın nötr bir kabiliyet olduğu düşüncesi realiteyi daha iyi izah eder görünse de naslar çerçevesinde düşünüldüğünde onun, yönü belirlenmemiş bir yetenekten ziyâde, en azından insanın rubûbiy­yet şuurunu taşıyarak, Hakk’ı kabule uygun bir yapıda yaratılmış oldu­ğu fikri ağırlık kazanmaktadır. Zira Rûm Sûresi'nde hanîf dini Allah'ın fıtratı olarak ortaya konulmuş ve insanın bu hal üzere yaratıldığı belir­tilmiş ve yüzün Allah'ın yaratılışına çevrilmesi istenmiştir. Bu bize İbn Teymiyye'nin (ö.728/1328) de belirttiği gibi fıtratın nötr bir kabiliyet­ten öte müsbet bir yapısı olduğunu gösterir, aksi halde vahiy tarafın­dan övülmesi anlamsız olurdu (İbn Teymiyye, "Fî kelâm ale'l-fıtra", Mecmuatü'r-resâil, s. 319).
 
Bu bağlamda fıtratın insanın yaratılışında Hakk’ı tanımaya müsait bir yapıda oluşu şeklinde konusuna da işaret edilerek açıklanışı, izah edenlerin dinî yapıları da düşünüldüğünde daha iyi anlaşılacaktır. Her şeyden önce evrenin yegâne hâkiminin Allah olduğunu kabul eden ve mensup oldukları dinin, insana Rabbi tarafından gönderilmiş tek ve mutlak Hak Din olduğuna inanan insanın, yaratılışında taşıdığı inan­ma temâyülünün, onun Rabbi tarafından gönderilen dine doğru ol­duğunu ileri sürmesi, kişinin inancıyla tamamen uyumlu bir açıkla­madır.
 
Bu, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah'ın ese­ri olan insana kendi mührünü basması demektir. A'râf Sûresi'nde baş­langıçta insanın Rabbini kabul ettiğini bildiren mîsâk âyetinde de ay­nı gerçek ortaya konulmaktadır. Burada insanın mü’min veya kâfir ola­rak dünyaya gelişinin bildirilmesinden öte insanın da aynı evrendeki canlı cansız diğer varlıklar gibi, istese de istemese de Rabbinin yaratı­şına tâbi olduğuna, ulûhiyyet açısından bütün âlemde tasdik edilen tevhidi, insan varlığının da onayladığına işaret edilmektedir. Yeryüzün­deki her şeyin semâvât ve arzın, Rabbini tesbih ettiği (bk. 17/İsrâ, 44; 57/Hadîd, 1; 59/Haşr, 1; 61/Saff, 1) gibi insan var­lığı da Rabbine boyun eğmektedir. Zira en güzel şekilde yaratılan in­san varlığı Rabbini kabul edecek bir yapıya sahip olmaya diğer varlık­lardan daha çok lâyıktır (İbn Teymiyye, a.g.e., s. 324). Nitekim bu teslimiyet ve kulluk hali onun ibâdet için yaratıldığını beyan eden âyetle (51/Zâriyât, 56) de ifâde edilmiştir. Ancak insan, yaratılışındaki bu teslimiyete irâdesiyle katılabilme hürriyetine sahiptir.
 
Fıtratı İslâm veya tevhid üzere oluş şeklinde tanımlayanlar dahi ya­ratılıştan bütün insanların sahip olduğu fıtrî imanı dünyada mü’min sı­fatını almak için yeterli görmemişlerdir (Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu'1-gayb, XXV, 120). Bu sebeple İmam Ebû Hanîfe Allah'ın hiç kimseyi küfre ve tâate zorlamadığını, kâfir veya mü’min yaratmadığını belirtir (Ebû Hanîfe, Fıkhü'l-ekber, s. 72; Ali el-Karî,  Şerhu'l- Fıkhu'l-ekber, s. 77). O halde, imanın fıtrî ve kesbî olarak ikiye ayrılması (Ali el-Karî, a.g.e., s. 75) anlamlıdır. Gerçekten mü’min olabilmek için kişinin kesbî imana sahip olması gerektiği açıktır. Elmalılı da dinin kaynağını fıtrî ve kesbî olmak üzere ikiye ayırmakla (Elmalılı, Hak Dini, V/3824) aynı hususa dikkat çekmiştir. As­lında mâlum fıtrat hadisinin değişik varyantlarında bu duruma işaret eden unsurlar mevcuttur. Meselâ Sahih-i Müslim'de "dili kendisi hak­kında açıklamada bulununcaya kadar" cümlesi vardır. Üstelik bir baş­ka rivâyette "her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inan­cını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur." (Ahmed bin Hanbel, IV, 353) hadisi de bu durumu ortaya koyar.
 
Neticede insan ister İslâm veya tevhid üzere, isterse de sadece di­ni kabule hazır olarak yaratılmış veya iman yahut inkâr halini taşıma­yan selim bir tabiatta yaratılmış olsun, fıtrat kişinin iman etmesinde ilk adımda benzer bir fonksiyon icrâ eder. Önceilikle her durumda insanda imana veya küfre müsait bir yapının varlığı kabul edilmiş olur. Za­ten kişiyi inanan bir varlık kılan da bu özelliğidir. Eğer insan bir şeye inanmaya müsait bir yapıda olmasaydı dış dünyadan aldığı uyarımlar, etkiler onu hiç bir şeye inandıramazdı. Dış uyarım, yok olan bir şeyi var edemez. Bazı psikologlar bu düşünceden hareketle yeni doğan bir bebeğin ne dinsiz ne de anti dinsel bir varlık olduğunu, ancak dine karşı ya da din için birtakım gelişmelere sahne olabilecek potansiye­le sahip olduğunu belirterek insanın kalıtım bakımından dindar bir var­lık olduğunu ifâde etmişlerdir (bk. İbrahim N. Özgür, Çocuk Psikolojisi, s. 217). "Nitekim insan dışındaki varlıklarda dine uygun bir yapı olmadığı için onlarda dinî inanç ve hayattan bah­setmek söz konusu değildir" (Mustafa Akçay, Dini Sorumluluk Açısından Fetret Ehli, s. 87).
 
İnsanın bu durumunu ondaki diğer duygulara benzetebiliriz. Me­selâ insanda işitme duygusu olduğu için kâinattaki sesleri işitebiliyor. Eğer onda bu yapı olmasaydı ne kadar fazla ses olursa olsun insan işit­meye muktedir olamazdı. Aynı şekilde insanda görmeyi, renkleri ayırt etmeyi sağlayan bir yapı olduğundan dolayı insan etrafındaki varlıkla­rı görür ve ayırt eder. Eğer insan bu kabiliyette yaratılmış olmasaydı, dış dünyayı algılayacak duyulara sahip olmasaydı, göremezdi. Fıtratı, Rabbin rubûbiyyet ve vahdâniyyeti kendisiyle bilinen Allah şuuru (mârifetullah) olarak açıklamakla birlikte Mâtürîdî (ö.333/944) onu yeni doğan bebekteki emme içgüdüsüne benzetir (Mâtürîdî, Te'vîlât, 564a). Eğer çocukta bu gü­dü olmasaydı emme fiili gerçekleşmezdi.
 
Elbetteki onun işiteceği ve göreceği nesneleri belirleyen hâricî se­beplerdir ama insan, bunları algılayabilecek bir yetenekte yaratılmıştır. Aynı durum İslâm literatüründe fıtrat adı verilen dinî yapı için de söz konusudur. Onun konusu dış dünyada alınan verilere göre belirlenmektedir. Nitekim konuyla ilgili hadisler bu gerçeği ifâde ederek, insanın fıtratını Hakk’a iman etme için yeter sebep saymamış, ailenin fonksiyonunu vurgulamıştır.
 
Buna ilâveten fıtratı, konusuna da işaret ederek açıklayanlara gö­re dış uyarımlar almadığı zaman dahi fıtrat insanın Rabbini bulmasına yardımcı olabilir. Zira insanın zihnî ve duygusal yapısı Hakk’ı bulabi­lecek yeterlilikte olmaktadır. Bezm-i elesti mecaz olarak yorumlayan­lara göre Allah insanı kendi ulûhiyyetini kavramalarına yetecek ölçü­de bilgi kapasitesiyle donatmış, böylelikle sanki ona "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş onlar da evet diyerek bunu tasdik etmişlerdir (Yusuf Şevki Yavuz, "Bezm-i Elest", DİA, VI, 107).
 
Üstelik Kur'ân dış dünyanın çeldirici etkenleri olmasa kişinin taşıdı­ğı bu yapının onu Hakk’a ileteceğine işaret etmektedir. Bunun en güzel örneği, günlük hayatında Allah'ı inkâr eden kişinin, sığınacağı hiçbir kimse kalmadığı zaman ortaya koyduğu ruh halidir. Kur'ân'da bu hal şiddetli bir fırtına esnâsında bir gemide olan kâfirin, dini Allah'a has kıl­dığı anlatılarak açıklanır. Burada hâricî etkenlerden sıyrılan, onların ge­çiciliği ve önemsizliğinin farkına varan kişi Rabbine sığınmakta, gaflet örtüsü kalkmakta ve kişi Rabbinin varlığının farkına varmaktadır (Âmulî, el-Akîde, s. 52).
 
Modern psikolojide yapılan anketler de benzer sonuçlar vermektedir. Araştırmalara göre kendilerine muhtelif tasvirler sunulan ve içinde bu­lundukları ortamda âdeta kendilerine gösterilen sahneyi yaşıyormuş psi­kolojisine sokulan insanlar, en fazla boğulma sahnesinde Allah'a sığın­mışlar; boğulma psikolojisi onların duâ etme eğilimini artırmıştır (bk. Antoine Vergote, Din İnanç ve İnançsızlık, s. 49).
 
Diğer bir husus; bir müslümana göre insan, ancak Hakk’a boyun eğdiği zaman kendi varlığıyla, yaratılışıyla çelişmeyecek, uyumlu ola­caktır. Bu durumda insanın Hak’tan başkasına yönelmesi, yaratılışına aykırı davranması demektir. İşte böyle bir halde fıtratın kişinin Hakk’ı bulmasında yardımcı oiması mümkündür. (6)
 


 

İnsanî Dengeler Açısından Fıtrat


İnsan parçalanmaz bir bütündür. Onda imtiyazlı hiçbir saha yoktur. İç dünyasının coşkunluğunda her şeyin bir mânâsı vardır. İnsan hakkında yapılacak araştırma, onun iç dünyasında daha derin keşifleri mümkün kılacaktır. Bu incelemeler, aynı zamanda, her parçayı bütününe göre etüt etme gerekliliğine cevap verebilmelidir. İnsan, özünde İlâhî bir söz taşımaktadır. Mutlak yaratıcı, ona bu sözü ilka etmiştir. (2/Bakara, 31; 7/A’râf, 172). İnsan kendisine ilka edilen bu sözün gereğini yerine getirebilecek donanıma sahiptir. İnsan; doğuştan, bozulmamış, aslî ve saf bir yaratılışa sahip­tir. Bu yaratılış, insanın bir değer olarak varlık alanına çıkmasını irâde edene İlâhî İrâde'nin tasarımına tam olarak cevap verebilecek niteliktedir. Bu nite­lik “fıtrat” olarak adlandırılmış ve fıtrat, ısrarla izlenmesi gereken bir yol olarak takdim edilmiştir (30/Rûm, 30).
 
Fıtrat, bir bakıma, ekilmiş bir tarlada tohumların patlaması, birtakım değerlerle donatılmış hazi­nenin kapılarının açılması ve içerideki kıymetli metâların parıltısının dışarıya yansıması görünümünde bir olgudur. Bundan dolayı fıtratta var olan, böylece de fıtrî bir niteliğe sahip olan her bir tezâhür, aslı itibariyle önemlidir ve olumludur. Fıtratta olumsuz bir tohum yoktur. İnsanın kerîm olması da (17/İsrâ, 80) buradan kaynaklanmaktadır.
 
Fıtratla ilgili hadisi (Buhârî, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25), et-Temhîd isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde yorumlayan şârihlerden İbnu Abdi'1-Berr (368/463), fıtrat terimi ile ilgili altı ayrı tanıma yer vermiştir: Bu tanımları; "ilk yaratılışta Allah'ın insan tabiatına yerleştirdiği yaratanını tanıma eğilimi, doğan çocuğun müslüman olarak doğması, dolayısıyla fıtrattan maksadın İslâm olduğu, fıtratın başlangıç anlamını içermesinden hareketle, Allah'ın her insan için başlangıçta belirlediği ve değişmesi mümkün olmayan mü’minse mü’min, kâfirse kâfir şeklindeki inanç açısından durumu ve bunun tabii sonucu, Allah'ın Âdemoğlundan başlangıçta misak alması esnâsında, Allah’ın Rabliğini, isteyerek ve can ü gönülden kabul edenler fıtrat üzere olmayı temsil ederken, zorla kabul edenlerin ise, fıtratın dışında kalmış olmaları, zorla veya istekli şeklinde bir ayırıma gitmeksizin, Allah'ın insandan başlangıçta kendi rubûbiyetini tasdike dayalı olarak aldığı misak ve nihâyet, Allah'ın kullarını kalp­lerini dilediği gibi evirip çevirmesi" şeklinde delilleriyle birlikte kritik ederek özetledikten sonra kendi tercihine de yer verir. Ona göre, fıtrattan maksat, dengeli yaratılış (selâmet) ve istikamettir. Çünkü Allah, "Ben bütün kullarımı hanifler olarak yarattım" (Müslim, Cennet 63, Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162) buyurmaktadır. Hadiste yer alan hanif kelimesi Arap lisanında, müstakim, sâlim anlamındadır (İbn Abdilber, et-Temhîd, Tıtvan 1987, XVIII, 57-97). İbn Teymiyye buradaki selâmeti, gönlün bâtıl inançlardan arındırılmış, sahih olan inançları kabul anlamında değerlendirmiştir. Ona göre, kişinin ana ve babasının yahûdi veya hıristiyan olmasının onun fıtratı üzerinde etkili olması, bâtıl ve fâsit olan şeylerin ârızî olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla eğer insan dışarıdan olumsuz bir etkiye kapılmaz ise, fıtratının selâmeti ile İslâm'a ulaşır (İbn Teymiyye, Fetâvâ, IV, 245).
 
İlgili hadisin son bölümünde yer alan "tıpkı bir hayvandan yaratılışı tam bir hayvanın dünyaya gelmesi gibi. Hiç kulağı kesik ve enenmiş bir hayvan yavrusu gördünüz mü?" ifâdesinden fıtratın sadece insanlara ait değil, tüm varlıkta geçerli bir kanun olduğunu anlamak mümkün gözükmektedir. Bütün varlıklar kendilerine ait fıtratları doğrultusunda hareket ederler. İnsanın uzu­vları, diğer hayvanların oluşumu ve hayatiyetlerini sürdürmeleri ve bütün bir yeryüzü ve semâ, genel bir ifâde ile yaratılmış olan her varlığın kendine özgü fıtratı vardır ve her şey kendilerine ait fıtratlarından kaynaklanan fonksiyon­larını yerine getirirler.
 
Bu açıdan bakıldığında, her şeyin fıtratını ve ilgili kanunlarını koyan Allah olduğuna göre, tüm varlıkların kendilerine özgü fıtratlarına uygun davranmaları sebebiyle, Allah'a teslim olmuşlardır ve bu anlamda onlar müslümandır. İslâm'ın fıtrat dini oluşunu da bu açıdan değerlendirmek yerinde olur.
 
Hadiste ifâdesini bulan bir başka önemli husus da, fıtratın davranışlar üzerinde belirleyici bir etkisi olmakla beraber, bunun zorlayıcı olmamasıdır. Fıtrat, çevre şartlarına göre şekle giren esnek bir tabiata sahiptir. Her ne kadar insanda Allah'a inanmaya ve bağlanmaya yönelik bir eğilim varsa da, çevre şartları bunu, İslâm'ın dışında bir başka din ve inanç kalıbına göre geliştirip şekillendirmeye ya da onu büsbütün köreltip ortadan kaldırmaya yönelik bir etki gösterebilmektedir. Buna göre, çocuk doğduğu anda onda hazır ve sınırları belirlenmiş bir din ya da Allah inancı yoktur, fakat buna tabii bir eğilim vardır (Hayati Hökelekli, Din Psikolojisi, Ankara, 1993, s., 125-126).
 
Râgıb el-İsfahânî ise fıtratı; "süzülmüş bir biçim, görünüş veya cisim üzerinde bir şeyi meydana getirmek, özellikleriyle ortaya koymak" olarak tanımladıktan sonra, bu özelliğin, insanın özüne yerleştirilmiş "Allah'a imana sevk edici gizli bir güç" olduğunu söyler ve buna "Onlara kendilerini kimin yarattığını sorarsan, mutlaka Allah diyeceklerdir" (43/Zuhruf, 87) âyetini delil olarak gösterir (Müfredât, s. 384). Benzer bir tanıma yer veren Seyyid Şerif el-Cürcânî ise fıtratı, "dini kabule müsait bir karakterde yaratılış" olarak tanımlar (Ta’rifât, s. 168). Daha genel bir ifâde kullanan Ebû'l-Bekâ da fıtratı, "yaratılmış olan her varlığın ilk oluşumunda kendisini başkalarından ayırıcı olarak özüne yerleştirilen nitelik­ler", şeklinde tarif eder (Külliyât, s. 697).
 
Buraya kadar söylediklerimizden hareketle fıtratı; insanın ve diğer tüm varlıkların zamana ve mekâna göre değişmeyen yönü, başka bir anlatışla, ilk yaratma faâliyeti sonucu yaratılışın aldığı ilk tarz ve şekli, henüz dış tesirler­le etkilenmemiş ve başkalaşıma uğramamış olan varoluşun ilk saf halini ifâde eden teknik bir terim olarak anlamak mümkündür. Fıtrat, bütün insan­lar için ortak ve genel olan yaratılış özelliğidir. İslâm anlayışına göre bu yaratılış tam, eksiksiz, kusursuz gelişip olgunlaşmaya elverişlidir (Hökelekli, Din Psikolojisi, s. 124).
 
İnsanın yapacağı tek şey, zaten doğruyu ve hakikati bulmaya müsait şekilde yaratılmış olan duyularını ve aklını, yaratılış amaçları doğrultusunda kullanmak ve onlardan gereği gibi faydalanmaktır. İnsan doğruyu ve hakikati bilecek şekilde yaratılmıştır. Bunun için de, kabiliyetlerini gereği gibi ve doğru olarak kullanıp düşünme ve araştırma eylemlerini kesintisiz sürdürme­lidir. Çünkü fıtrat, ancak bilgi, eğitim ve ahlâk yoluyla gelişip olgunlaşır (Gazâlî, İhyâ, III, 56).
 
Fıtrat; duyu, akıl, içgüdü ve ruhsal haberdarlık yoluyla, doğru ve yanlış arasında ayırım yapmayı sağlayan bir araçtır. İnsan bu aracın rehberliğini dikkate alarak kendini ve etrafındaki nesnelerin gerçekliğini anlamaya çalıştığında, elde ettiği bilgi, objesine uygun bir şekilde meydana gelecektir. O halde duyular ve aklın doğru olarak kullanılmasıyla, bilginin, objesine uygun, yani doğru bir bilgi olarak meydana gelmesini sağlayacak bir kabiliyet, başka bir deyişle bilginin doğruluğunu temin eden kriterler insana yaratılışta verilmiştir. Fıtratın hakemliği ile ulaşılan bilginin en yüksek boyu­tu varoluş ile Allah'ın birliği arasındaki ayırımdır. İnsan, yaratılıştan gelen işaretleri yani âyetleri okuma ve anlama kabiliyetine sahiptir. Bu işaretleri; anlama, Allah'ın birliğindeki tüm varlıkların kaynağını anlamaya yol açar. Fıtrat, bu çeşitli analitik seviyelerin ve onların karşılıklı işaret ve sonuçlarının bir anlayış ve görüş geliştirmek üzere ifâde edilmesini sağlayan bir kabiliyet­tir. Fıtrat, doğuştan gelen her insan tarafından sahip olunan bir akıl, bir ahlâk duygusu olduğundan, bilinçli bir şekilde uygulandığında, insanın, hayatın sosyal ve kültürel yönlerini armonik bir denge halinde düzenlenmesini kolay­laştırır (İslâmî Antropolojinin Oluşturulması, s. 126).
 
Fıtratı önceden kurulmuş bir âhenk olarak algılamak, yerinde bir değerlendirmedir. Tabii haliyle bütün bir varoluşun dünyası, kendi arasında uyumu ve dengeyi ortaya koyan fıtratlarına uygun seyrini sürdürmektedir. Tüm bozulmalar, her şeyin kendi fıtratının izini takip etmemesiyle meydana gelmektedir. İnsan fıtratı insan için, bir atın doğasının o atı belirlemesi gibi, belirleyici bir niteliğe sahiptir. Bir insanın üstün meziyetlere sahip olması veya ahlâksızlıklar içinde kalması, başarı veya acı çekmesi ve aktif veya pasif oluşu, kendine mahsus fıtratının ifâde ettiği modele ne ölçüde yaklaşıp yaklaşamadığına bağlıdır. İnsanın özgürlüğü ve refahı, fıtrî modelinin rehber­liğinde kendisini gerçekleştirmesi ile mümkündür. Bundan dolayı İlâhî vahiy, insanı daima asıl ve temiz fıtratını korumaya dâvet etmekte, tüm yanlışlıklarının fıtratının sesine kulak vermemesi sonucu meydana geldiğini hatırlatmaktadır. Bundan dolayı Allah, kurtuluşa ermenin yolu olarak, bir bakıma terk edilen asla yeniden dönmek anlamına geleni “tevbe”yi önermektedir (24/Nûr, 31)
 
Allah Rahîm ve Vedûd'dur (11/Hûd, 90). Eğer Allah'ın sevgi sıfatı olmasaydı, kullarına hidâyet yollarını göstermez, mü’min kulunun tevbesinden dolayı sev­inç duymazdı. Öyle ki hadiste, üzerinde azığı bulunan devesini çölde kaybe­den kişinin, yorgunluktan uykuya dalıp, uyandığında devesini kaybettiği yerde bulması ile nasıl sevinirse, Allah da mü’min kulunun tevbesine o denli sevineceği haber verilmektedir (Buhârî, Deavât 3; Müslim, Tevbe 2, 3;  Tirmizî, Kıyâme 49; Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/383). Tıpkı bunun gibi, kendisine gaflet ârız olup da, hevâ ve heves çöllerinde kimliğini kaybeden kişinin yapacağı şey, hemen terk ettiği ilk mekânına yani bozulmamış sâf fıtratına teslimiyetle dönmesidir. Şüphesiz kaybettiği şeyi orada bulacaktır. Tevbe, terk edilen fıtrata gönül huzuru ile geri dönmektir (RB, IV/177). Sevgi dolu olan Allah'ın zaman zaman kimi uyarılar yapması, insanın terk ettiği asla yeniden dönmesini sağlamaktır. Terk edilen asıl, şüphesiz insanın temiz fıtratıdır. Nitekim Kur’an’da: "Hâlbuki kendilerine gösterdiğimiz her işaret, öncekinden daha etkileyici idi ve her defasında onları belki (Bize) dönerler diye azâba çarptırdık." (43/Zuhruf, 48) şeklinde anlatılan “dönerler” ifâdesi ile ilgili Muhammed Esed şunları kaydetmektedir: "Allah'a dönme kavramı, Allah'ın varlığını kavrama içgüdüsel yeteneğinin insan tabiatında mevcut olduğunu, Allah'tan uzaklaşmanın ise aslî bir eğilim veya durum olmayıp yalnızca mânevî dejenerasyonun bir sonucu olduğunu îmâ eder (Kur’an Mesajı, c. 3, s. 1004, 41 nolu dipnot).
 
Bize göre, nasıl ki Kur'ân-ı Kerim'de yer alan Adem'in kıssası aynı zamanda ademoğlunun kıssası ise, aynı şekilde Adem'in iki oğlunun yapıp-ettiklerinin de diğer ademoğullarının yapabileceği türden şeyler olduğunu ifâde etmektedir. Kezâ, el-İnsanın iç dünyasına ilişkin söylenenlerin de aynı şekilde, tüm insan cinsinin fıtrî olarak özünde bulunan değerler olduğunu kabul daha isabetli gözükmektedir. Muhtemeldir ki, bu niteliklerin kimi insanların kınandığı bir atmosferde yer almış olması, bahse mevzu olanların, o niteliklerini tek taraflı, diğer bağlarından kopararak meşrû sınırının dışına çıkarmış olmaları sebebiyledir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Fıtrat, iddia edildiğinin aksine, boş sayfa değildir. Fıtrî olan her şey olum­lu ve gereklidir. Fıtrat, tek düze değildir. İnsanın, beşer ve melek arasında el-İnsan olarak varlığını sürdürmesine ihtiyaç duyacağı çift kutuplu olma özel­liğine sahip her türlü potansiyele sahiptir. Önemli olan, insanın çift yönlü olan bu potansiyel imkânlarının sınırlarını tahrip etmeden, her şeyi kendi zaman ve mekânında kullanma becerisini gösterebilmesidir. İnsan realitesinin hem iyiyi, hem de kötüyü birlikte barındırdığını anlayıp kabul etmedikçe, tam anlamıyla insan olamayız.
 
İnsana hitap eden ve insandan bahseden Kur'ân âyetlerinin üslûbuna baktığımızda, daima ikili (mesâni) bir tarzda geldiğini görürüz. Şüphesiz, çift tabiatlı olan insanın hidâyetine vâsıta olacak olan Kelâm’ın bu tabiatı gözeterek, her iki yöne de temas etmesinden daha tabii bir şey olamaz. Örneğin Kur'ân-ı Kerim, insanlara hem müjdeleyici ve hem de uyarıcı (korkutucu) olarak gönderilmiştir (41/Fussılet, 39). Çünkü insan eğer, sadece korku yönüne ağırlık verir, o tarafa doğru meylederse, sızlanarak, tahammülsüzlük gösterir. Yalnız ümit duygularını harekete geçirir ve onlara daha fazla meylederse, o takdirde şımarık ve azgın davranışlar ortaya koyar. Bundan dolayı insanın ıslahı ve düzelmesi, tabiatının sağlıklı, bedeninin hastalıktan korunmuş olması, ken­disini kemâle ulaştıracak denge (itidal) üzere olmaktır. Hz. Ali'nin bir hutbe esnâsında şöyle söylediği rivâyet edilmektedir: Gerçekten insanın gönlünde olan şeyler beni hayrete düşürür. Onda ne oranda hikmet ve güzellik varsa, o oranda da onun karşısında zıtları bulunmaktadır. İnsanın gönlüne ümit rüzgâr­ları esse, hemen onu, aşırı istekler (tamah) baskı altına alır. Kişide aşırı istekler hareketlenince de, bu defa hırs onu helâk eder. Ümitsizlik kişiyi kuşatınca, üzüntü onu öldürür. Kendisine hiddet (gazap) ârız olunca, kini şiddetlenir, rızâ ile mutlu olunca, dikkati unutur, korkuya kapılınca hüzün onu meşgul eder, herhangi bir musibete mâruz kalınca, sabırsızlığı ve derbederliği onu yıkar, bitirir, biraz mala kavuşunca, zenginlik onu azdırır, yoksulluk yakasından yapışınca, belâ ve keder onu alt eder, açlık onu yorarsa, zâfiyet oturtur. Öyleyse her bir eksiklik (taksir) zararlı ve her bir aşırılık, fazlalık ise ifsat edicidir (Fahreddin Râzi, MV, 64; Nazm, XVII, 142). (7)
 
 
 
 

Fıtrat Kavramının Eğitim Açısından Değerlendirilmesi

                                                                                                                  
Fıtrat kelimesi, sözlükte yarmak, yaratmak anlamındaki "fatr" kökünden isim olup yaratılış, yapı, karakter, mizaç, belli yetenek ve yatkınlığa sahip oluş,  peygamberlerin sünneti, kalb-i selîm, âdetullah anlamlarında kullanılır. Fıtrat, ilk yaratılış ânında varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden etkilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir. Fıtrat, ilk yaratılışı kavramlaştırdığı gibi, sürüp giden her yaratılışı da anlamında toplar. Evrenin Allah'ın fıtratı üzere işleyişine sünnetullah, âdetullah, fıtratullah denir.

Fıtrat kelimesinin Kur'an terminolojisinde hangi anlamda kullanıldığı konusunda şu âyet önemlidir: "Sen, yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Zira Allah'ın yaratmasında değişiklik olmaz. İşte dosdoğru din budur. İnsanların çoğu bilmez." (30/Rûm, 30) Yine, fıtrat konusunda şu çok meşhur hadisin de önemi büyüktür: "Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hristiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar." (Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/ 233, 435)
 
Bu âyet ve hadisin izahı ile ilgili olarak fıtrat tanımında farklı yaklaşımlar söz konusudur. Başta selef ulemâsı olmak üzere âlimlerin ekserisi fıtrat kelimesinin "İslâm" anlamına geldiğini ileri sürmüşlerdir. Fıtrat hadisi, insanların tabiî, aslî ve fıtrî dinlerinin İslâmiyet olduğunu, daha sonra çevre tesirleriyle farklı dinlere yönelmenin asıl ve fıtrattan sapma, hastalık ve ârıza kabul edildiğini gösterir. Bu görüşe göre gayri müslimlerin çocukları da müslüman sayılır; dünya ve âhirette müslüman muâmelesi görür. Bazı âlimler, fıtratı selâmet ve istikamet şeklinde tanımlar.
 
Fıtratın mâhiyeti konusunda şu âyetlerin anlamları da büyük önem taşır: "Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlık ve özelliğini) veren, sonra da onu doğru yolu gösterendir."  (20/Tâhâ, 50) "Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer." (28/Kasas, 68)  "De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir." (17/İsrâ, 84) "Onlar, nefislerinde olanı değiştirmedikçe Allah bir toplumun durumunu değiştirmez."  (13/Ra'd, 11). Kur'ân-ı Kerim'deki bu âyetler birbirini tefsir ederek fıtratın anlamını açıklar. Yine, fıtrat konusunda Nahl, 78; Fâtır, 43; İsrâ, 77; Ahzab, 62; Mü'min, 85, Feth, 23; Şems, 7-14; Beled, 10; İnsan, 3; A'lâ, 14; Abese, 7; Zâriyat, 21; Ankebût, 20; Mü'minûn, 14 âyetlerine de bakılabilir.
 
Peygamberimiz'in şu hadisleri de fıtratın anlamını genişletmektedir:  "Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü'minsin." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252) "Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." (Abdürrezzak, Musannef IV/334). "İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et." (İbn Hibban, Hakîm) "Hayır, gönlün (vicdanın) kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de gönlün (vicdanın) kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir; her ne kadar müftîler hilâfına fetvâ verseler de." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/194) "Müftîler sana fetvâ verseler de bir de kalbine (vicdanına) danış."  (Dârimî, Büyû, 2). "Ameller niyete göredir." (Buhâri, Itk 6). "Seni işkillendiren (vicdanını rahatsız eden) şeyi bırak, işkillendirmeyene geç." (Ahmed, Nesai, Taberani). "Kötülük, insanın içine sıkıntı verir." (Müslim, Birr 14) "Rabbim buyuruyor ki: 'Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat, tevhid) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim." (Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162)
 
Fıtrat üzerinde yer yer farklı yorumlar olmakla birlikte en ma'kul olanı ve giderek en çok ilgi göreni, fıtratın, ilk yaratılış sırasında Allah'ın insan tabiatına bahşettiği yaratanını tanıma eğilimi, ruh temizliği vb. olumlu yetenek ve yatkınlıkları ifâde ettiği şeklindeki anlayıştır. Bu anlayışa göre, yeni doğanlarla ilgili fıtrat kavramı, onların yaratılış, tabiat ve mizaç bakımından genellikle temiz ve sağlıklı olduğuna işaret eder. Buna göre fıtrat; hakkı benimseme yatkınlığı şeklinde anlaşılmalıdır. Fıtrat, Allah'ın, mahlûkatını, kendisini bilip tanıyacak ve idrâk edecek bir hal, bir kabiliyet üzere yaratmasıdır. Fıtrat, ruh temizliği, Hakkı benimseme yatkınlığı, olumlu yetenek ve meyiller olarak da tanımlanır. Fıtratın insanı sırat-ı müstakime çekişi, mıknatısın demiri çekişine benzer. Mıknatıs özelliği eşyada, doğruya gidiş özelliği de insanın yaratılışında vardır.    
 
Fıtrat hadisindeki "...sonra ebeveyni onu yahudi, hristiyan... yapar" ifâdesi, çocuklardaki temiz yaratılışın ve iman yatkınlığının çocuk devresinde çeşitli etkilere göre değişmeye elverişli olduğunu, dolayısıyla eğitimin önemini göstermektedir.

İbn Teymiyye, fıtratı İslâm olarak yorumlayan görüşü benimsemekle birlikte, bazı nüanslarla bu son görüşü de ma'kul bulmaktadır. Buna göre, fıtrat; nötrlük, çocuğun iyilik ve kötülüğe, iman ve inkâra eşit derecede elverişli yaratılması şeklinde anlaşılırsa, bu takdirde onun dünyaya boş bir levha gibi geldiği kabul edilmiş olur. Bu görüş ise, fıtratı öven ve onun devam ettirilmesini emreden âyetle (30/Rûm, 30) ve fıtrat konusundaki hadislerle çatışır. Nitekim, fıtrat hadisinin devamındaki "...sonra ebeveyni onu yahûdi, hristiyan... yapar"  cümlesinde "veya müslüman yapar"  ifâdesinin yer almaması, fıtratın esas itibariyle "İslâm"  yahut en azından "İslâm'a yatkınlık" anlamı taşıdığını gösterir. Ayrıca İbn Teymiyye, insan fıtratındaki çizginin Allah'ın ve Allah'ın dininin tanınması ve ikrar edilmesi yönünde olduğunu, çocuğun bu yönde gelişmesi için yeni şartların hazırlanmasına bile ihtiyaç bulunmadığını söyler. Çocuğun fıtratında bulunan doğru çizgide yetişmesini engelleyecek olumsuz şartların ve âmillerin giderilmesi ve böylece onun fıtrî kabiliyetinin önünün açılması yeterlidir. Hz. İbrahim'in küçük yaşlarda çevresindeki put ve şirk unsurlarına rağmen fıtratının sesiyle Allah'ı bulması ve tevhide ermesi bu tezi destekler. İslâm dünyasında felsefî roman türünde yazılmış Hay bin Yakzân gibi eserler, insanın fıtratı konusunda temelini Kur'an ve sünnetten alan bu şekildeki iyimser felsefenin sonucudur. 
 
İslâm, insanın doğuştan iyi olduğunu kabul eder. "Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık."  (95/Tîn, 4). İnsanın eğitime müsait olması, fıtratı gereğidir. Bozulma, insanda fıtrî değil; ârızîdir: "Sonra onu esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) indirdik." (95/Tîn, 5). Her doğan Allah'ın en güzel yaratması ile doğar. Eğitim ve çevre faktörü, fıtratı ya İslâm üzere devam ettirir yahut fıtratı bozarak yaratılış amacından saptırır. Bütün insanlar hanîf olarak yaratılmakta, sonra fıtrata müdâhale eden şeytan veya onun temsilcileri onları bozmaktadır. Allah, insanın nefsini takvâ ve fücurla yoğurarak (91/Şems, 8), ama takvâya meyilli olarak yaratmış, şeytanların hilelerine karşı kullarını Rahmân isminin tecellîsiyle yardım etmek ve Rab ismiyle eğitmek için gönderdiği vahiyle onları fıtrat dini hakkında bilgilendirmiştir. Bu yaratılış kanunu, kevnî ve şer'î şekillerde değişmeyen İlâhî bir yasadır.
 
Allah, iyilik ve kötülüklerle dolu dünya hayatında, rahmetiyle muâmele ederek insanın imtihanı kazanabileği şekilde iyilikten yana tercih yapabilecek bir kabiliyet, bir vicdan vermiştir. Vicdan, fıtratın sesidir. Bozulmamış, fıtratını korumuş insan, iyiden yana tavır aldığı gibi, herhangi bir şekilde Allah'ın âyetlerini de akıl ve kalple kavramaya meyillidir. Ancak insanoğlunun kalbine her an şeytan veya melekler tarafından hayır ve şer telkin edilmektedir. İşte bunu kesin olarak hidâyete çevirmek, sırât-ı müstakimde tutmak, İslâm'ın ve müslümanların görevidir. İslâm, fıtratı korur, geliştirir, nefsi arındırarak insanların kurtuluşunu gerçekleştirir. Allah, yaratıklarını en güzel şekilde yaratır ve terbiye eder. Vahye bilerek karşı çıkan insanı, şeytan ve askerleri -fıtrata aykırı her türlü eğitimci, devlet, aile, düzen- saptırdığı için fıtratı bozulmuş, vicdanı, gönlü hastalanmıştır. Bu aşamada İslâm ancak bir öğüt ve tebliğdir. Dileyen inanır, fıtratına yönelip kurtulur; dileyen fıtratını köreltip batağa sapar. Müslüman eğitimci de, insanları yaratılışlarındaki hayra eğilimli taraflarını ortaya çıkarmak ve onları yüksek ahlâka ulaştırmakla yükümlüdür. İnsanlığın şirk ve isyan bataklığından doğru yola çekilmesi, vicdanın fıtrî saflığına dönüşü, takvâ ile en güzel olana uyulması, İlâhî prensip ve İslâmî rehberliğe ulaştırmak için İslâmî eğitim şarttır.
 
"Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." (Abdürrezzak, Musannef IV/334) Dünyadaki her yeni doğan çocuk, tertemiz, sâf, her şeyi alma yeteneği ile donatılmış yapısını konuşma çağına kadar sürdürür. Bundan sonra ona kelime-i tevhid öğretilmez ve fıtratı doğrultusunda eğitilmezse ailesi -kendi eliyle direkt olarak veya medya, okul gibi çevre şartlarıyla endirekt yolla yahudi, hristiyan, ateist, ataist veya müşrik yapar. Bütün insanlar, Allah'a inanmak ve O'na kulluk etmekle fıtratta sebat etmelidirler. Anne babalar, kendileri veya vekilleri olan eğitimciler aracılığıyla çocuklarının fıtratlarını bozacak eğitimden sakınarak kendilerini ve ehillerini ateşten korumak zorundadırlar. Fıtratı bozmak, Allah'a karşı gelmek demektir.

İslâm'a göre hayatın anlamı ancak fıtrata uygun yaşamaktır. Hiçbir beşerî, cahilî eğitim anlayışı bunu sağlayamamıştır, sağlayamaz. Çağdaş laik eğitimin vahyin dışa yansımasına en küçük çapta bile hoşgörü ile yaklaşmaması, temiz fıtratın, selîm kalbin, saptırılmamış aklın önünü tıkamaktadır.
 
İslâm, insanı, Allah'a yaraşır bir kul olmak için hazırlar. İslâm'ın eğitim anlayışı da bunu hedefler. İnsanı istikamette tutmak, o yolda yürümek için insanı yeterli kılmaktır eğitim. İnsanı, dış çevresinin, Rabbına ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup, fıtratını dışa yansıtma sürecidir. Eğitim, yapaylıkla fıtrîliğin mücadelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmektir. Dış hayat, insan için bir mücâdele, bir cihad alanı olduğuna göre; insanı bu savaş için gerekli olan silâhlarla donatmaktır eğitim. Bu silahlar: İlim, iman ve düşmanla mücâdele tekniğidir. Bu düşman, başta şeytan olduğu gibi, onun içimizdeki temsilcisi hevâ, İslâm dışı düzendeki temsilcisi tâğut ve aynı zamanda cahilî eğitimin tüm uzantılarıdır. Eğitim, bunları kitapta değil; insan ruhunda yazmaktır.
 
İnsan, fıtraten savaşçıdır. Mücâdele hırsı bundan kaynaklanır. İnsanın fikirlerini, inançlarını savunmasının nedeni bu özelliğidir. Cihadın temelinde bu fıtrî özellik vardır. Fakat, insan bu yeteneğini bazen ifsâd/bozmak için kullanır (Bkz. 2/Bakara, 30). Melekler tarafından insanın kan dökme ve fesad özelliğinin bulunduğu ifâdesinin yanlış olduğunu Allah belirtmiyor. Fakat, insanın bu olumsuz özelliklerinin eğitilmesi için ona ilim veriyor.   
 
Özetlemek gerekirse, insan; doğuştan iyidir, en güzel kıvamda, fıtrat üzere, İslâm’a yatkın şekilde yaratılmıştır. İnsanı yaratan Allah, hayır ve şerlerle imtihan ettiği dünya hayatında kullarına tercihlerini iyilikten yana kullanabilecek bir yetenek vermiştir. Anne babalar ve eğitimciler, çocukların fıtratını bozacak eğitim içerik ve şartlarından sakınarak kendilerini ve çocukları ateşten koruyabilirler. Fıtratı bozmak Allah'a isyan etmektir. Eğitim, insanın fıtratını bilmeden ve onunla uyum sağlamadan yapılırsa, yanlış neticeler alınacağı muhakkaktır. Fıtrat; İslâm’la, tevhidle, güzelliklerle, hayırla bezendiğinden eğitim bunları önceliklemez ve bu temellere dayanmazsa, meleklerin endişe ettiği fesat ve ifsat (anarşi, huzursuzluk, kargaşa, kaos) ortaya çıkar. Eğitim; insanı, dış çevresinin, Rabb’ına ve kendi fıtratına yabancı fikir ve davranışların etkisi dışında tutup fıtratındaki güzellikleri dışa yansıtma sürecidir. Sanallık ve yapaylıkla fıtrîliğin mücâdelesinde fıtratın gâlip gelmesini temin etmeye çalışmaktır.
 
 
 
 

Kur’ân-ı Kerim’de Fıtrat Kavramı


Fıtrat kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de bir yerde kullanılır (30/Rûm, 30). Bu âyette yaratılış, yaratma kanunlarına, tekvînî şeriata uygun olan din, yani fıtrat anlamında kullanılır. Fıtrat kelimesinin kökü olan “f-t-r” ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam olarak 20 yerde zikredilir. Fiil olarak fetara kelimesi Kur’an’da lügat anlamı olan yaratmak, icad etmek anlamlarında kullanılır. Fatr kelimesinin çoğulu olan futûr da, yarık, çatlak anlamındadır. İnfitar kelimesi de Kur’an’da parçalanmak, çatlamak anlamında kullanılır.
 
“Sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 30)
 
"Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık."  (95/Tîn, 4)

"Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra onu doğru yola iletendir." (20/Tâhâ, 50)

"Allah sizi annelerinizin karnından bir şey bilmez halde çıkarmıştır. Belki şükredersiniz diye size kulak, göz ve kalb vermiştir.'' (16/Nahl, 78)
 
"Allah'ın kanununda bir değişme bulamazsın." (35/Fâtır, 43; Ayrıca bk. 17/İsrâ, 77; 33/Ahzâb, 62; 40/Mü’min, 85; 48/Feth, 23).
 
"Nefse ve onu şekillendirene... Ona bozukluğunu ve korunmasını ilham edene andolsun ki nefsini temizleyen iflâh olmuş, onu kirletip örten ziyana uğramıştır. Semûd, azgınlığından yalanlandı... Rableri de günahları yüzünden azabı başlarına geçirdi, orayı dümdüz etti." (91/Şems, 7-14)
 
"De ki: Herkes kendi şâkilesine (yaratılış, mizaç ve meşrebine) göre davranır. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu bilir." (17/İsrâ, 84)

"Nefislerinizde olanı gözlemiyor musunuz?" (51/Zâriyât, 21)

"Öncekilere uygulanan yasayı görmezler mi? Sen, Allah'ın kanununda bir değişiklik bulamazsın." (35/Fâtır, 43)

"Dilediğini yaratır ve onlar için hayırlı olanı seçer." (28/Kasâs, 68)
 
 
 
 

Hadis-i Şeriflerde Fıtrat Kavramı

 
"Dünyaya gelen her insan, fıtrat üzere doğar; sonra anne ve babası onu yahudi, hristiyan, mecusi (farklı bir rivâyete göre veya müşrik) yapar." (Buhâri, Cenâiz 79, 80, 93; Müslim, Kader 22-25, İman 264; Müsned-i Ahmed, II/ 233, 435)

“Her çocuğu annesi fıtrat üzere dünyaya getirir. Onun bu hali konuşma çağına kadar devam eder, sonra anne-babası onu hırıstiyan, yahudî, mecusi (ateşe tapan) yapar. Eğer anne-baba müslüman iseler, çocuk da müslüman olur.” (Buhârî, Cenaiz: 80, 2/118; Cenaiz: 93, 2/125; Müslim, Kader: 22, Hadis no: 265 4/2047; Ebû Davud, Sünnet: 18, Hadis no: 4714, 4/229; Tirmizî, Kader: 5, Hadis no: 2138, 4/447;  Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/233, 435)

“Her doğan fıtrat üzere doğar; ama anne-babası onu hristiyan, yahudi veya mecusi yapar; bir hayvan da derli toplu bir hayvan yavrular; hiç burnu, kulağı kesik doğmuş bir yavru görür müsünüz?” (Elmalılı, a.g.e., VI/3824)

"Her doğan çocuk fıtrat üzere dünyaya gelir. Diliyle inan­cını ifâde edecek çağa gelince ya şükreden bir insan olur ya da inkâr eden bir insan olur." (Ahmed bin Hanbel, IV, 353)

"Dünyaya gelen hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzere doğmasın. Daha sonra ebeveyni onu yahudi, hıristiyan, veya mecûsî yapar. Tıpkı hay­vanın yavrusunu sapa sağlam, organları yerli yerinde doğurması gibi. Siz onda bir eksiklik görüyor musunuz?" Sonra Ebû Hüreyre (ö. 58/678) şu mealdeki âyeti okumuştur: “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah'ın yaratı­şında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur." (Buhârî, Cenâiz 80, 93; Müslim, Kader 6; Ahmed bin Hanbel, II, 275, 393, 410).

Ashâbdan el-Esved ibn Serî1 şöyle dedi: "Peygamber(s.a.s.)e geldim, onunla beraber savaştım, zafere ulaştım. O gün insanlar o kadar savaştılar ki çocukları dahi öldürdüler. Bunu Allah'ın Elçisi duyunca: 'Şu kavimlerin hali nice olur ki çocukları öldürecek kadar ileri gittiler!' buyurdu. Bir adam: 'Yâ Rasûlâllah, onlar müşriklerin çocukları değil mi?' dedi. Peygamber (s.a.s.): 'Hayır, dedi, sizin hayırlınız müşriklerin çocuklarıdır. Çocukları öldürmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz, her çocuk fıtrat üzere doğar. Dili dönünceye dek bu fıtratta kalır. Dili inancını söyleyecek kadar açılınca annesi babası onu ya Yahudi, ya da Hıristiyan yaparlar." (İbn Mâce, Cihâd 30; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/435, 488; Dârimî, Siyer 25)

"Rabbim buyuruyor ki: 'Ben bütün insanları hanîflik (sâlim fıtrat) üzere dünyaya gönderdim. Sonra şeytanlar onları dinden saptırdılar. Benim helâl ettiklerimi onlara haram ettiler; insanlara bana ortak koşmalarını söylediler. Oysa o ortaklar hakkında hiçbir delil indirmemiştim."  (Müslim, Cennet 63; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/162)

"Fıtrat beştir (beş şey fıtrattandır): Sünnet olmak, etek traşı olmak, bıyığı kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altındaki tüyleri yolmak." (Buhârî, Libâs 51, 63, 64, İsti'zân 51; Müslim, Tahâret 39, h. no: 257; Muvatta, Sıfatu'n Nebiyy 3, h. no: 2, 921; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2757; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4198; Nesâî, Tahâret 10, 11, h. no: 1, 14, 15)

''Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz ‘Lâ ilâhe illâllah’ olsun." (Abdurrezzak San’ânî, Musannef, Beyrut 1970, IV, 334)

"Hayr, nefsin kendisine ısındığı, kalbin rahatladığı, yüreğin oturduğu şeydir. Şer de nefsin kendisine ısınamadığı, kalbin mutmain olmadığı, içinde tereddüt ve ıstıraplar meydana getiren şeydir, her ne kadar fetvâ veren müftîler hilâfına fetvâ verseler de." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 194)

"Seni işkillendiren şeyi bırak, işkillendirmeyene geç." (Ahmed bin Hanbel, Nesâî, Taberânî)

"Müftîler sana fetvâ verseler de bir kere kalbine danış." (Dârimî, Buyû 2)

"Ameller niyete göredir." (Buhâri, Itk 6)

"Kötülük, insanın içine sıkıntı veren şeydir." (Müslim, Birr 14)

"Kötülük yapmak seni üzüyorsa, artık sen mü'minsin." (Ahmed bin Hanbel, Müsned, V/ 251-252) "Çocuklarınıza öğreteceğiniz ilk söz Lâ ilâhe illâllah olsun." (Abdürrezzak, Musannef IV/ 334)   

"İçini tırmalayan, kalbinde çarpıntılar oluşturan, gönlünü bulandıran şeyi terk et."  (İbn Hibban, Hakîm)

 
Fıtrat, Râgıb'a, göre, asıl itibariyle boylamasına yarılmadır. "Yarık"a, "ihtira" ve "icâd"a dahi fıtrat denmiştir. Ebû Şâme'ye göre, fıtrat'ın aslı "İlk yaratılış" mânasınadır. Nitekim Kur'an'da Cenâb-ı Hakk'ın ismi olarak Fâtıru's-Semâvât ve'l arz (göklerin ve yerin yaratıcısı) tâbiri geçmektedir. Hadis-i şerifte de: “Küllü mevlûdin yûledu alâ’l-fıtrati;  Her doğan çocuk, fıtrat (yani Allah'ın ilk ortaya koyduğu yaratılış) üzere doğar" buyrulmuştur. Bu açıklama şu âyete de  işâret etmektedir: “Fıtratallahillezî fetarannâse aleyhâ; …Allah'ın insanları üzerine yarattığı, o fıtrat..." (30/Rûm, 30). Burada ifâde edilen mânâ şudur: Her insan eğer doğduğu anda terkedilecek (ve hiçbir hâricî telkin ve tercihte bulunulmayacak) olsa, aklı onu hak din'e yani tevhîd'e götürür. Bu söyleneni şu âyet dahi te'yîd eder: "O halde (habibim), sen yüzünü bir muvahhit olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir ki, O insanları bunun üzerine yaratmıştır" (30/Rûm, 30). Bu hususu, yine yukarıda kaydettiğimiz hadisin devamı da te'yîd eder: "...Çocuğu ebeveyni yahudî veya hıristiyan veya mecusi... yapar." Şu halde sadedinde olduğumuz hadis şöyle demiş olmalıdır: "Fıtrattan olan şu beş şeyi kim yaparsa nefsini, Allah'ın kullarını yaratmış bulunduğu aslî fıtrat ile muttasıf kılar." Bundan da maksad, insanları bu beş şeye teşvik etmek, onların en mükemmel sıfatları takınıp en güzel sûret üzere olmalarını sağlamaktır."
 
Fıtrat'ın mânasını açıklama sadedinde Hattâbî şunu kaydeder: "Ulemânın ekserisi bu hadiste "fıtrat"tan muradın sünnet olduğunda ittifak etmiştir." Hattâbî'den başkaları da bu görüştedirler. Derler ki: "Hadisin mânası: "Şu beş şey geçmiş peygamberlerin sünnetindendir" demektir.
 
Bir kısım âlim de “fıtrat'ın mânası ‘din’dir” der. Ebû Nuaym el-İsfehânî, Mâverdî, eş-Şeyh Ebû İshâk sadedinde olduğumuz hadiste fıtrat'tan muradın din olduğunu söyleyenlerdendir. İbn Salâh, fıtrat kelimesini sünnet'le açıklamayı yadırgayarak sünnetü'lfıtrat şeklinde mahzuf bir izâfet çerçevesinde anlaşılmasının daha uygun olacağını söylemiş ise de, bu itiraza itiraz eden Nevevî, hadisin: "Sünnetten olarak bıyığın kesilmesi, koltuk altının yolunması, tırnakların kesilmesi vardır" şeklindeki vechini göstererek fıtratın izafetle kayıtlamadan, mutlak haliyle sünnet mânâsında anlaşılmasının doğru olduğunu delillendirmiştir. İbn Hacer, fıtrat yerine "sünnet" kelimesinin muhtelif rivâyetlerde vârid olduğunu belirtir.
 
Fıtrat'ın mânasını tesbitte Kadı Beyzâvî daha eslem bir yol tutar. O'na göre, ulemânın ileri sürdüğü bütün mânalar sahihtir. Kelime, hepsini ifâde edecek câmî bir mana taşımaktadır. Binaenaleyh ihtira, cibillet, din, sünnet mânalarına gelir. Der ki: "Fıtrat, peygamber tarafından ilk defa ihtira edilen ve bütün şeriatlarce ittifakla benimsenmiş olan eski sünnet (es-Sünnetü'lkadîme) dir. Sanki bunlar, cibillî, fıtrî emirlerdir, insanlık bunlar üzerine yaratılmıştır."
 
Şunu da belirtmek gerek. Hadisin bazı vecihlerinde fıtrat yerine kullanılmış olan sünnet kelimesi, ıstılâhi mânadaki sünnet değildir, yani "vâcib"in mukabili olan sünnet değildir, yol mânâsına gelen sünnettir. Bu görüşte cezm eden şeyh Ebû Hâmid, Mâverdî ve başkaları: "Bu, şu hadiste olduğu gibidir:  "Size benim sünnetime ve benden sonra da Hülafâ-i Râşidin'in sünnetine uymak gerekir." Mâlikî fakihlerinden Ebû Bekir İbnu'l-Arabî sadedinde olduğumuz hadiste geçen beş haslete uymanın vâcib olduğuna hükmetmiş ve: "Zîra kişi, bunları terkedecek olsa insani görünüşünü kaybeder, insanlığını yitirenden nasıl İslâm'lık beklenir?" demiş ise de Ebû Şâme: "Hadisin taleb ettiği şeyler, ahlâkı güzelleştirmeye mahsus olan nezâfettir. Bunun için Şâri'den vâcib kılıcı bir emre gerek yoktur. İnsanların fıtrî meyilleri yeterlidir, mücerred nedb ifâde eden beyan kâfidir" demiştir (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/523-525).
 
Hadislerde Belirtilen Fıtrattan Olan Şeyler: Fıtrat'ın ne olduğunu kavradıktan sonra "fıtrat"a giren şeyleri bilmeye sıra gelmiş olmaktadır. Sadedinde olduğumuz hadis "fıtrat"tan olan beş şeyi saymaktadır: Hitân (sünnet olmak), etek traşı, bıyığı kesmek, tırnakları kesmek, koltuk altını yolmak.
 
Fıtrat'tan haber veren hadisler ya burada olduğu gibi hasr ifâde eden bir üslûba sahiptir ya da ba'ziyet (parça, kısım) ifâde eden bir üslûba sahiptir. Sadedinde olduğumuz hadis, "Fıtrat beştir" diyerek kesin bir üslubla hasr ifâde etmekte, sanki bir altıncı "fıtrat" yokmuş intibâını vermektedir. Hâlbuki aynı hadis: "Fıtrat beştir veya fıtrattan beş şey vardır..." şeklinde şekk ifâde eden bir tarzda da rivâyet edilmiş olmaktan başka, "Fıtrattan beş şey vardır..." diye kesinlikle ba'ziyet (kısım) ifâde eden üslûpla da rivâyet edilmiştir. Kaldı ki, bu hadisle hasr kastedilmediğini gösteren başka rivâyetler de vardır. O rivâyetlerde, fıtrat'la ilgili hasletler değişik rakamlarla ifâde edilir ve burada sayılan beş şeyin dışında başka hasletler de sayılır. Az sonra açıklayacağımız hadiste fıtrattan olan on haslet sayılırken, İbnu Ömer'den kaydedilen bir hadiste üç haslete yer verilmiştir: "Fıtrattan üç şey: Etek traşı, tırnakların kesilmesi, bıyığın kesilmesidir."

Şu halde bu hadislerde zikredilen rakamlardan murad hasr değildir. Âlimler, verilen rakamlar hakkında farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. Rasûlullah, önce beş hasleti duyurdu, sonra ziyâdeleri ilan etti. Beş hasletin ehemmiyetini te'kidde mübâlağa için hasr'a yer verilmiştir. Hadislerde bunun başka örneği de var: "Din nasihattır" veya “Hacc Arafat'tır” hadislerinde olduğu gibi. Dinin içinde pek çok mesele olduğu halde, "nasihat"ın ehemmiyetini tebârüz ettirmek (vurgulamak) için, "Din nasihattır" buyurulmuştur. İkinci örnek de öyle: Hacc'ın en mühim rüknü Arafat vakfesi olduğu için "Hacc Arafat'tır" denmiştir. Tirmizî'nin tahric ettiği: "Kim bıyığını kısaltmazsa bizden değildir" hadisi de te'kid ifâde eder.
 
Ebû Bekir İbnu'l-A'rabî, "fıtrat"a giren hasletlerin otuza baliğ olduğunu söylemişse de, İbnu Hacer: "Fıtrat lâfzıyla bizzat hadislerde ifâde edilen hasletleri kastetmişse otuzu bulmaz, fıtrat'a izâfe edilmeksizin daha âmm olarak beyan edilen hasletleri kasdetmiş ise bunlar otuzu çok geçer, tahdîde gelmez" der. Bu hadislerde (Fıtrat kelimesine izâfe edilerek) zikredilen hasletlerin hepsi (mecmûu) toplam olarak on beşi bulur..." Sadedinde olduğumuz hadiste gelen beş şey dışındakiler şunlardır:
1- Abdest,
2- İstinşak (burna su çekmek),
3- İstinsâr (sümkürmek),
4- İstinca,
5- Misvak,
6- Cuma günü (haftalık) yıkanma,
7- Sakalın, uzatılması,
8- Saçın (tepe-alın arasından yanlara) ayrılması,
9- Parmak mafsallarının yıkanması,
10- İntizâh (abdestten sonra -vesveseyi def için- pantalonun ön kısmına avuçla bir miktar su çilemek).
 
Hadislerde "Fıtrat" kelimesine izafe edilmeden beyan edilen hasletlerin çokluğuna dikkat çeken İbnu Hacer, örnek olarak Tirmizî'de gelen Ebû Eyyub (radıyallâhu anh) rivâyetini kaydeder: "Eski peygamberlerin sünnetinden dört tanesi şunlardır: Hayâ, koku sürünmek, misvâk, nikâh (evlenmek)."
 
Dînî ve dünyevî maslahatlara yönelik olan bu hasletler zımnında İbn Hacer örnek olarak şunları zikreder: Dış görünüşün (hey'et) güzel kılınması, bedenin toptan veya parça parça temizliği, büyük ve küçük abdestleri bozduktan sonra temizlikte ihtiyât, temas ettiğimiz insanlara kötü kokularla eza vermekten kaçınmak, putperest, mecûsî, hıristiyan, yahudî gibi gayr-ı müslimlere ait şiarlara (alâmetlere) muhâlefet şâri'ninemirlerine uyma... "Size şekil verip de şeklinizi güzel yapan... Allah'tır" (40/Mü'min, 64) âyetinin işâret ettiği hususun korunması; çünkü, mezkûr hasletlerin muhafazası ile bu gerçekleştirilecektir. Zîra âyet-i kerîme sanki şöyle demektedir: "Sûretinizin güzelliğini devam ettirecek şeyleri koruyun."
 
En eski peygamberlerden beri insanlığa talim edilen ve görüldüğü üzere esasını temizlik ve hâricî görünüş teşkîl eden bu hasletlere riâyetin dünyevî neticesini İbn Hacer şöyle noktalar: "Bu hasletler korununca mürüvvet ve insanlarla matlub kaynaşma hasıl olur. Çünkü insan, güzel bir hey'et ve sevimli bir dış görünüş izhâr edebilirse başkalarına daha câzip, daha çekici gelen bir hal kazanır. Böylece sözü dinlenir, fikri kabul edilir." (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/525-527)
 
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: "On şey fıtrattandır: Bıyığın kesilmesi, sakalın uzatılması, misvak, istinşak (burna su çekmek), mazmaza (ağza su çekmek), tırnakları kesmek, parmak mafsallarını yıkama, koltuk altını yolmak, etek traşı olmak, intikâsu'lmâ yani istinca yapmak." (Müslim, 56, h. no: 261; Ebû Dâvud, Tahâret 29, h. no: 53; Tirmizî, Edeb 14, h. no: 2758; Nesâî, Zînet 1, h. no: 8, 126, 127)
 
Açıklama:
İntikâsu’l-mâ’: Bu hadiste, fıtrattan olan hasletlerden on adedinin bir arada sayıldıklarını görmekteyiz. Burada dikkat çekeceğimiz bir haslet intikâsu'lmâ'dır. Bu tabir ile ne kastedildiği alimlerce ihtilaf edilmiştir. Kelime olarak suyun noksanlaşması demektir. Ancak farklı rivâyetlerde daha başka kelimelerle de ifâde edilmiş olduğu için ulemanın yorumu ihtilaflı olmuştur. Teysîr'in aldığı vecihte de görüldüğü gibi bazıları, istinca diye açıklamıştır. Bazılarına göre de abdest bozduktan sonra suyu kullanmak suretiyle idrar akıntısını kesmektir. Bir  kısım âlimler de "abdestten sonra su serpme" demiştir. Nitekim bir rivâyette intikas'a bedel intidâh kelimesi kullanılmış ve su serpme te'vilini desteklemiştir. Çoğunluk da böyle anlamıştır. İntikâs, idrar sızıntısı vâki olduğu şeklinde kalbe bir vesvese düşmemesi için avret mahalline biraz su serpmektir.
 
Bu mesele daha ziyâde erkekleri alâkadar eden bir teferruattır. Küçük abdestten sonra miktarı, şahıstan şahısa yaştan yaşa, hatta mevsimden mevsime değişen bir müddet içerisinde idrar borusundan bir sızıntı gelir. Bu gelinceye kadar abdest almamak icabeder. Beklenmiş olmasına rağmen abdestten sonra yaşlık hissedilerek vesveseye düşülme hâli sıkça vukûa gelir. İşte intikâsu'lmâ'yı bazı âlimler, başka rivâyetlerde gelen intizâh'a dayanarak su serpmek olarak anlamışlardır. Zîra, mezkûr vesvesenin önlenmesi için Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) abdest aldıktan sonra mezâkir'e (avret mahalline) avuçla bir miktar su serpmeyi tavsiye eder. Bu, dinimizin bir ruhsatı, bir kolaylığıdır, Şefî'imizin (aleyhissalâtu vesselâm) bir şefkatidir. Ashab-ı Sünen'in el-Hakem İbnu Süfyan (radıyallâhu anh)'dan rivâyetlerine göre, Süfyân, Rasûlullah'ı abdest aldıktan sonra bir avuç su alarak avret mahalline serptiğini görmüştür. İbnu Hacer Beyhakî'den naklen şu rivâyeti kaydeder: "Bir adam İbnu Abbâs'a gelir ve: "Ben, namaz için kalkınca bir yaşlık buluyorum" der. İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) ona şu cevabı verir: "Su serp, böyle bir yaşlılık bulunca "serptiğim sudandır" de."
 
İslâm ulemâsı "fıtratta olan hasletler" le ilgili hadisleri açıklarken iki noktaya dikkat çekerler:
 
1) "Fıtrattan olan hasletler", âyet-i kerîmede Hz. İbrahim'in ibtilâ (imtihan) edildiği bildirilen "kelimeler"dir.  Âyet meâlen şöyle: "Rabbi İbrahim'i birtakım kelimelerle (emirlerle) denemiş, o da onları yerine getirmişti..." (2/Bakara, 124). Sahih bir senetle İbn Abbâs'tan geldiği üzere: "Hz. İbrahim'in ibtilâ (imtihan) edildiği ve onun da yerine getirmiş olduğu kelimelerden maksad fıtrat hasletleridir. Bunlardan biri de sünnet olmaktır."
 
2) Bu hasletlerin yerine getirilmesi gereklidir, çünkü, bir başka âyette Hz. İbrahim (a.s.)'e uyulması emredilmektedir: "Şimdi ey Muhammed! Sana, "Doğruya yönelen, puta tapanlardan olmayan İbrahim'in dinine uy" diye vahyettik." (16/Nahl, 123)
 
Bazı âlimler, buradan da hareketle, "İbtilâ çoğunluk itibariyle, vâcib olan işlerde vâki olur" mülâhazasıyla, fıtrattan olan hasletlere uymanın, vâcib bile olduğunu söylemişlerdir. Ancak diğer bazıları, bunları Hz. İbrahim (aleyhissalâm)'in vücub bir vazife olarak yapmış olması halinde bize de vecibe olabileceğini, fakat bir nedb olarak yapmış ise bizim için de vücûb değil, nedb ifâde edeceğini söyleyerek îtiraz etmişlerdir. Öyleyse bu fıtrat hasletlerinin vücub ifâde edip etmediğinin tesbitinde başka deliller getirmek gerekecektir. Esas olan, bunların vücub ifâde etmemesidir, nedb ifâde etmesidir.
 
Enes (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.), bize bıyığın makaslanıp, tırnağın kesilmesini, koltuk altının yolunup, eteğin traş edilmesini kırk gün aşmayacak şekilde vakitledi." (Müslim, Tahâret 51, h. no: 258; Ebû Dâvud, Teraccül 16, h. no: 4200; Tirmizî, Edeb 15, h. no: 2759; Nesâî, Tahâret 13, 14, h. no: 1, 15, 16)
 
Açıklama: Bu hadis vücutta yapılacak bazı temizliklerle ilgili bir müddet fikri vermektedir. Hadis, ulemânın da anladığı üzere tırnak kesmek, bıyık ve diğer traşları yapmak için kırk günü beklemeyi emretmiyor. Bu fazlalıklar çıktıkça hemen atılması esastır. Kırk gün, âzamî müddeti ifâde eder ve "Kırk günü geçirmeyin" mânasında anlaşılması gerekir.
 
Bu sayılan temizliklerin haftanın hangi gününde, günün hangi saatinde ve ne sûretle yapılması gerektiği hakkında mevsûk (sahih) rivâyet mevcut değildir. Sadece, Rasûlullah'ın temizlik işlerini cuma günü yaptığına dair rivâyet vardır. Beyhakî, Rasûlullah'ın tırnaklarını cuma günü kesmeyi sevdiğine dair Ebû Câfer Bâkır'dan mürsel bir rivâyet kaydetmiştir. Mevsuk olmayan bazı zayıf rivâyetlerde alaca hastalığına sebep olacağı belirtilerek çarşamba günü tırnak kesmek yasaklanmıştır. Ancak Münâvî, Süheylî'den naklen şunu kaydeder: "Çarşamba gününün uğursuzluğu, Hz. Peygambere uymayı terk sonucu şundan bundan uğursuzluk çıkarmayı âdet edinerek, çarşambadan da uğursuzluk arayan kimseyedir. Bunu yapmak ise tevekkülü az olan insanların harcıdır. Böylelerine, o günkü tasarrufları zarar verir." Münâvî der ki: "Velhasıl, müneccimler gibi bâtıl bir inançla uğursuzluk getireceği düşüncesiyle çarşamba gününden kaçınmak şiddetle haramdır. Çünkü haftanın her günü Allah'ındır. Tek başına ne fayda ne de zarar verir. Onun dışında da bir zarar, bir mahzur yoktur. Kim günlere uğursuzluk izafe ederse kendi uğursuzluğunu bulur. Kim de Allah'tan başka hiç birşeyin, fayda ve zarar vermeyeceğine kani olursa, bu meselede hiçbir şeyin ona kötü bir tesiri olmaz. Bil ki uğursuzluk sadece buna inanan kimseye gelir. Öyle ise asıl belâ bu bâtıl inançtır." Şunu da kaydedelim ki, gayr-i mevsuk (sahih olmayan) bir kısım rivâyetlerde, çarşamba gününe uğursuzluk izafe edilirken, yine gayr-i mevsuk (sahih olmayan) diğer bazılarında da "uğur" izâfe edilmiştir. Haftanın her gününün nasıl bir uğur getireceğini ayrı ayrı sayan bir rivâyette çarşamba günü için: "Kim çarşamba günü tırnaklarını keserse vesvese ve korku çıkar, yerine emniyet ve şifa girer" der.
 
Şârihlerin bir kısmı herhangi bir rivâyete dayanmaksızın tırnak kesmede şu tertibe uyulmasını kaydederler: Önce sağ elin şehâdet parmağından başlayarak, sonra orta, yüzük, serçe parmaklarını tırnaklarını sırayla kesip en sonunda baş parmağa geçilmelidir. Sol elde ise küçük parmaktan başlayıp yüzük, orta, şehâdet ve başparmağa sırayla geçilmelidir. Ayak tırnakları kesilirken sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın başparmağına geçip sırayla en son küçük parmağa ulaşılmalıdır. Nevevî bu tertibe müstehab demiş ise de rivâyetten delil kaydetmemiştir. Tırnaklar parmağa zarar vermeyecek şekilde imkân nisbetinde dipten kesilmelidir.
 
Koltuk altı kıllarının temizliği için hadislerde hep "yolmak" tâbiri kullanılır. Dolayısiyle, ulemâ, bu temizliğin "yolarak" yapılmasının sünnet olduğunu söylemekte ittifak eder. Ancak, bunun bir vecibe olmadığı, dileyenin traş edebileceği veya ilaçla bertaraf edebileceği de söylenmiştir. Nitekim, İmam Şâfiî gibi şeriat ve sünneti çok iyi bilen ve tatbik eden bir büyüğün yolmanın acısına dayanamadığı için, koltuk altlarını berbere kazıttığı rivâyetlerde gelmiştir.
 
Bu temizliğe de sağ koltuktan başlamak müstehabdır. Bıyıkları keserken de sağdan başlanır. Daha önce belirtildiği üzere, bıyığın dipten kazınması ile yukarıdan alınması meselesi ihtilâflıdır. Hanefîler dipten kazınmasını efdal görür. İmam Mâlik, dipten kesilmesini âfet sayar, böyle yapanların te'dib edilmesini emredermiş. Ona göre, bıyık üst taraftan da kesilmemeli, dudağın ucunun etrafı açılmalıdır (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 7/529).
 
 

Fıtrat ve Sanat

 
İnsan, yaratılışı gereği birtakım estetik duygular, estetik özellikler taşır. Bazı olay ve eserlerin etkisiyle özel estetik tatlara, yüksek haz ve zevke ulaşır. Sanat, insanın işte bu yaratılış özelliğine dayanan estetik bir uğraştır.

İnsan, maddî ve mânevî yapısıyla Allah'ın muhteşem bir sanat eseridir. Bu güzel yaratığı diğer varlıklardan ayıran birçok özellik vardır. Düşünme, konuşma, gülme, irâde, Allah'ın emânetini yüklenme, yeryüzünde halifelik, tefekkür ve hepsinden önemlisi din duygusu; yani irâdesiyle, serbest seçimiyle Allah'a inanıp kulluk etmesi, cihada koşması bunlardan bazıları. Güzeli sevmesi, estetik duygular gibi yüksek hisler de insanın yaratılışında, yani fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip bulunmaktadır.

Din fıtrattır. Yaratılışımıza ters bir şey emredilmez. İslâm hayat dinidir, fıtrata yani insanın rûhî ve bedenî özelliklerine tümüyle uygun dindir. Yaratılış özelliklerimiz, her konuda önem taşır ve din hiçbir zaman bunları gözardı etmez, inkâr etmez. Ama başıboş da bırakmaz. Din fıtrî özelliklerimize, özellikle zevklerimize sınır koyar; alabildiğine azmasına, haddi aşmasına, insanın efendisi, rabbı olmasına müsâade etmez. Aynı zamanda onlara istikamet verir. Eğer kabiliyet ve zevklerimiz doğru istikamet üzere gitmezse araba yoldan çıkıp devrilir veya başka arabalara çarpar. Verilen emânet ve hilâfet ehliyeti kötüye kullanılmış, istismar edilmeye başlanmış olur. O zaman helâkı, cehennemi dünyadan yaşamaya başlar insan. İşte din, sınır koyma ve istikamet gösterme hidâyetiyle insanın fıtratına uygun davranmasını ibâdet sayar. Kabiliyetlerin geliştirilmesini ve olgunlaştırılmasını ister. Sanat ve estetik duygularımızı bu açıdan değerlendirmek gerekir. Allah tarafından insan rûhuna yerleştirilen güzellik duygusu ve sanattan zevk alma, ölçü ve âhengin rûha tat vermesi gibi özellikleri insandan söküp atmak mümkün değildir. Bunlara sahip olmaktan daha önemlisi, bunları yerli yerince ve kararınca kullanmaktır. Bu konuda kullanma kılavuzuna (Kur'an'a) uymuş olsa insanın huzurlu olmaması imkânsızdır.

Varlık âleminde bulunan her şey, Allah'ın çizdiği yolda yürümekte, O'nun buyruğu doğrultusunda hareket etmektedir (Bkz. Tâhâ, 50). Tüm varlıklar Allah'a ibâdet ve itaat içindedirler: "O'nu ham ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur." (İsrâ, 44). Şu varlıklar âleminde Allah'ın kanunlarına riâyet etmeyen bir tek yaratık gösterilebilir mi? Varlıklardan hangisi fıtratının dışına çıkmış, fıtratını bozmuştur? Sadece insan. İnsanın dışında hiçbir varlık gösterilemez. Zâlim ve câhil insan, istek ve kaprislerine uyduğunda tabiattaki İlâhî kanunların dışına çıkmaktadır. Bu, fıtratı bozmadır. Evrende hiçbir bölüm kendi isteği yönünde seyretmemektedir. Arzu ve hevâsına tâbi olmamaktadır. Rabbıyla ve kendi dışındaki diğer varlıklarla bağlantısını koparmamaktadır. Aksine varlıklar arasında çok sağlam ve etkili bir ilişki sözkonusudur.

Kabiliyet ve zevklere doğru istikamet verilmemesi ve sınır çizilmemesi halinde hudûdullaha riâyetsizlik olacak, insan tuğyâna başlayacaktır. Bu, rûhun tüm dengelerini alt-üst eden bir sapma ve sapıklıktır. Fesat ve kargaşadır. Ahsen-i takvimlikten vazgeçip esfel-i sâfilîni tercihtir. İnsan hayvanlaşmaya başlamıştır. Bu fıtrata da isyandır. Fıtrat bozulmaya başlamıştır artık. Bu kötü değişiklik başka bozulmalarla neticelenecektir: "Şüphesiz ki bir toplum, kendilerindeki iyi hali değiştirmedikçe, Allah da onlara verdiği nimeti değiştirmez." (Ra'd, 11). Rûhun, rûhî zevklerin sapması insanın bozulmasına sebep olacak, insanlar bozulunca içinde yaşanılan toplum da, idaresi ve tüm değerleriyle bozulmadan nasibini alacak, insanlar nasılsa, lâyık oldukları şekilde öyle yönetileceklerdir.

Allah her şeyi yerli yerince yaratmış. Güzellikleri yaratmış görmemiz için. Göz vermiş güzellikleri görmek için. Biri yaratılıp diğeri yaratılmasaydı, rûhun güzeli arama ve sevme ihtiyacı nasıl giderilecekti? Ne güzel fıtrat, ne güzel uyum! Sen ne güzelsin Allah'ım!



Fıtrat Gerçeği ve İnsandaki Aşınma


Her şeyi yaratan, yaratıklarına uygun şekiller verip onları yaratılış amacına göre planlayan Allah'tır. Allah, insanları, İslâm fıtratı üzere yaratmıştır. İslâm, fıtrat ve insanlık dinidir; onun insan yaratılışına ve hayatına aykırı düşen bir yanı yoktur. Sahih inanç ve sağlıklı gidişat da, bu dine hanif olarak bağlan­maktır. İslâm, fıtratı geliştiren ve insandaki aşınmayı gideren tek doğru dindir. İnsanların darda kalıp fıtratlarındaki aşınmayı fark edince Allah'a yönelmeleri, kurtuluşu sadece O'ndan iste­meleri (Bkz. 10/Yûnus, 22), bâtıl din olgularının insanın ihtiyacına cevap vereme­diklerini gösterir. Bundan da anlaşılıyor ki, insanların fıtrî dini İslâm'dır; onların başka dinlere yönelmeleri ise, fıtrattan ve İslâm'dan sapmadır.
 
Fıtrat, varlık türlerinin temel yapısını, karakterini ve henüz dış tesirlerden et­kilenmemiş olan ilk durumlarını belirtir (Bkz. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, V, 55-59; M. İsmail İbrahim, Mu'cemu'l elfâzi ve’l-A'lâmi’l-Kur 'âniyye, s. 402). Her insanda bulunan Allah'ı tanıma yeteneği ve hakkı benimseme eğilimi fıtrattır (Bkz. İbn Manzur. age, V, 57). Ayrıca bu kelime "İslâm, iman ikrarı ve misak" olarak da yorumlanmıştır (Bkz. Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur'an, XII/25 vd.).
 
Işık Kaynağı: Fıtrat gerçeğini iyi tespit etmek için, bu kavrama açıklık ge­tiren âyet ve hadislere bakmak gerekir. F-t-r kökü, çeşitli kulla­nım biçimleriyle Kuran'da 20 kez geçer. Ancak anılan kökün "fıtrat" şekli sadece bir âyette (30/Rûm, 30) yer alır. Bu âyet, fıtrat olumsuz etkenlerden korunduğu sürece, her ferdin tevhid liyâkati üzere gelişeceği; ancak fıtratullaha karşıt ve onunla çatışan bir ortam­da, fıtratın bozulmaya ve aşınmaya mâruz kalacağı mesajını vermektedir.
 
Hz. Peygamber de, fıtratla ilgili bir hadisinde şöyle buyur­muştur: “Her doğan çocuk, fıtrat üzere doğar. Sonra annesi ile babası onu Yahudi, Hıristiyan veya Mecusiyapar.” Allah Elçi­si bu sözleriyle, fıtrî eğilimin çeşitli etkenlere göre değişebile­ceğini belirtmiş; döneminin en İyi bilinen üç dini sistemini, fıt­rata karşıt bir konumda göstererek İslâm dışı değerlerden uzak durulması gerektiğine dikkat çekmiştir.
 
Demek ki fıtrat, yaratılış anında Allah'ın insana bahşettiği Yaratan'ını tanıma eğilimi ve ruh temizliğidir. Kişinin özgün yaratılışı ve insani kıvamıdır. O, insanı ilahi yaratılış çizgisinde tutan yönlendirici bir fonksiyona sahip olduğundan, insanlık te­razisinin ayarı ve mihenk taşıdır; yaratılıştan içimizde taşıdığı­mız bir "ışık kaynağı"dır. İşte bu özelliğinden dolayı fıtrat, engelleyici olumsuz faktörlerin bulunmadığı hallerde, yolumuzu aydınlatan bir iman ışığı olur. İnsan bu emsalsiz ışık kaynağı ile Allah'ı bulur, O'na yönelir ve en umulmadık anlarda yüce duyguların iklimine ulaşır. Şu halde insan, yeryüzünde gerçek mis­yonunu icrâ edebilmek için, muhtaç olduğu gücü fıtratından alabilecektir. Çünkü o, içinde doğduğu çevreden önce, evrensel ölçekli bir fıtrata sahiptir. Kuran'da, çevresine rağmen fıtratına dönebilen insanların varlığından söz edilmesi (bkz. 66/Tahrîm, 11; 18/Kehf, 10-26; 36/Yâsin, 20-27) vb.) bu tesbiti doğrulamaktadır.
 
Fıtrat Kaybının ve İnsandaki Aşınmanın Nedenleri: Fıtratın kendi yolunu bulmasını engelleyen ve insan şahsiye­tinde aşınma meydana getiren etkenlerin en önemlileri şunlar­dır:
 
a) Allah'a şirk/ortak koşmak: Fıtratın doğru çizgide iler­lemesini engelleyen en tehlikeli etken şirktir. Şirk, fıtratı bozan öldürücü bir illettir. Bu yüzden Yüce Allah, fıtratın şirkle kirletilip yitirilmesini yasaklamıştır (Bkz. 30/Rûm, 31). Gerçekten de şirk, fıtrat ve tevhidle çelişen bir sapıklıktır.
 
b) "Hevâ"ya uymak: Hevâ, insan benliğinin keyfîliği ter­cih edişi ve haksız arzulara olan aşırı düşkünlüğüdür. Hevâya uymak da, şeytanın düzenine bağlanıp onun arzusuna uygun bir hayatın izleyicisi olmaktır. Hevâya uyan kimse, İslâm'ın ilke ve değerlerinden uzaklaştığı için fıtratını yozlaştırmış olur. Çünkü Allah katında en büyük günah sayılan şirk ve inkâr tapınışının objesini, hevâya uymak oluşturur (Bkz. 45/Câsiye, 23 vb.).
 
c) Allah'ı unutmak: Fıtrat kaybının bir nedeni de Allah'ı unutmaktır. İnsandaki bozulma ve yozlaşma, Allah'ı unutmakla başlar. Bu durum insanı inanç alanının dışına iter ve kendi öz benliğinden uzaklaştırır. Kuran'ın bildirilerinde, bu konuda ol­dukça dikkat çekici uyarılar vardır. “Allah'ı unuttukları için, Allah'ın da onlara öz benliklerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar, yoldan çıkmış olanların ta kendileridir.” (59/Haşr, 19) meâlindeki âyet, bu uyarılardan sadece biridir. Allah'ı unutup gü­nahkâr bir kul haline düşmenin odak noktasında, kalbin katılığı yer almaktadır. Bilindiği gibi kâinatın ekseni insan, insanın varlık ekseni de kalptir. O, bireysel ve toplumsal değişimlerin başlangıç noktasıdır. Bu yüzden her türlü sapma ve yabancı­laşma da ilk gelişimini kalpte gösterir. Kalp, kendi kendine bir kötülük kaynağı değildir; ama kötü davranış ve saplantılar, onu insanın kurtuluşunu tehdit eden bir merkez haline getirebilir (bkz. 3/Âl-i İmrân, 8; 61/Saff, 5 vb.).
 
d) Yakın ve hâkim çevrenin etkisinde kalmak: İnsan, Al­lah'a inanma eğilimi ile doğar. Ancak yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisi ile bu eğilim başka yönlere çevrilir. Bunun için müslümanlar, hem İslâmî şahsiyetlerini, hem de kendi nesille­rini yakın ve hâkim çevrenin olumsuz etkisinden korumalıdır­lar. Kuran, İnsanı yozlaştıran etkenlerin ortadan kaldırılmasını hedefler ve fıtratı yeniden ihyâ etmek ister. (8)  
 
 
İnsanları, kendi görüşlerimize, dernek ve cemaatlerimize dâvet etmek yerine; direkt Allah’a dâvet etmenin zarûri bir yönlendirmesi olarak; muhâtaplarımıza: “Şu cemaate katıl, şuraya gel!” yerine, “kendine gel!” demeliyiz. İnsanın öncelikle kendine gelmesi, kendi fıtratına dönmesi, kendi vicdanının sesini dinlemesi, kendini tanıması, kendini bulması gerekmektedir. Bu yöneliş gerçekten yerine getirilirse kişi Rabbine dönecek, fıtratı ve vicdanı onu Rabbine teslim edecektir. Vicdan içimizdeki fıtratın sesinden başka bir şey değildir. Fıtrat da Allah’a ulaştıran yoldur, tevhiddir.
 
Nefsin iki ayrı yönü olduğu Kuran'da bildirilir ve nefsin bir kısmının "hevâ"dan, yani insanı Allah'ın yolundan alıkoyan bencil tutku ve hırslardan oluştuğuna dikkat çekilir. Nefsin öteki kısmı olan vicdan ise, insanı Allah'a ve dinin içerdiği doğrulara yöneltir, nefsin içindeki "fücur"dan sakınmasını sağlar. Vicdan, insana Allah'ın üflediği "ruh"tan, fıtrattan kaynak bulur.
 
Kur’an’da Allah'ın insana Kendi ruhundan "üflediği" şöyle haber verilir: “O, yarattığı herşeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onun soyunu bir özden (sülale'den), basbayağı bir sudan yapmıştır. Sonra onu 'düzeltip bir biçime soktu" ve ona rûhundan üfledi.” (32/Secde, 7-9)
 
İşte insanın sahip olduğu tüm güzel vasıflar, Allah'ın kendisine "üflemiş" olduğu ruhtan kaynaklanmaktadır. İnsan, eğer nefsin fücûruna (hevâsına) saplanarak bu ruhu örtmezse, fıtratına uygun inanç ve yaşayışa yönelir.
 
Zaten Kuran'ın tüm hükümleri, insanın içindeki vicdana uygun, o vicdanın gereklerine göre belirlenmiş durumdadır. Rûm Suresi'ndeki iki âyet, bu konuda açıklayıcıdır: “Hayır, zulmedenler, hiçbir bilgiye dayanmaksızın kendi hevâ (istek ve tutku)larına uymuşlardır. Allah'ın saptırdığını kim hidâyete erdirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Öyleyse sen yüzünü hanîf (tevhid eri) olarak dine, yani Allah insanları hangi fıtrat üzere yaşatmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 29-30)
 
Âyetlere göre, inkâr eden kâfir ve müşrikler nefislerinin fücûruna, yani hevâlarına uyarak sapmışlardır. Buna karşın mü’minlerin yapması gereken, Allah'ın insanlara vahiy yoluyla ulaştırdığı dine uymaktır. Ve bu din, Allah'ın insanları yarattığı fıtrata (yaratılışa), yani Allah'tan kendilerine üflenmiş olan ruha, vicdana en uygun yaşam şeklidir.

Fıtrat, âdeta Fâtır (Yaradan) sıfatının yegâne sahibi olan Allah'ın ese­ri olan insana kendi mührünü basması demektir. İmanî noktada yaşanan bu fetret döneminin üstesinden, çağlar boyu yaşanan benzeri bütün fetret dönemleri gibi, fıtratla gelinecektir. F-T-R, yani ‘yarmak,’ ‘çatlatmak’ kökünden gelen bir kelimedir fıtrat; ve, incecik suyun fıtratında taşıdığı istidad ile donduktan sonra en sert çelik kapları demiri çatlatması, incecik köklerin sert kayaları yararak suya yol bulması misali, fıtratlar uyandığında iman adlı âb-ı hayata erişilecektir. Fetret fıtratla aşılacaktır.





Tefsirlerden İktibaslar


Mevdûdi diyor ki:
“O halde (ey Peygamber ve Peygamber'e uyanlar) yüzünü samimiyetle ve tamamen bu dine çevir, Allah'ın fıtratına çevir ki O insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din (budur), fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/Rûm, 30)
 
Açıklama:
“O halde…”: Burada "o halde", şu anlama gelir: Gerçek âşikâr olduğu ve siz bu kâinatın ve insanın yaratıcısının, malik ve hakiminin bir tek Allah olduğunu öğrendiğinize göre, o zaman kaçınılmaz olarak davranışlarınız bu âyette belirtildiği gibi olmalıdır.

"Yüzünü samimiyetle ve tamamen": "Bu hayat tarzını kabul ettikten sonra, yüzünü başka bir yöne çevirme. Bir Müslüman gibi düşün ve sevdiğin veya sevmediğin şeyler de bir Müslümana uygun olsun. Ölçü ve değerlerin, İslâm'ın koyduğu ölçü ve değerler olmalı, karakter ve davranışların İslâm'ın mührünü taşımalı ve senin gerek bireysel, gerekse toplumsal hayatın İslâm'ın öğrettiği yola göre düzenlenmiş olmalıdır."
"Bu din"; Kur'an'ın sunduğu din, yani içinde sadece Allah'ın ibâdet ve itaate layık olduğu, hiçbir şeyin, ilâhlıkta, sıfatlarında, hak ve güçlerinde Allah'a ortak koşulamadığı, insanın kendi dileği ile hayatını Allah'ın hidâyet ve kanununa göre düzenlemeyi seçtiği din.
 
O insanları bu fıtrat üzerine yaratmıştır. Yani, "Bütün insanlar şu fıtrat üzerine yaratılmışlardır ki, hiçbir şey değil, sadece ve sadace bir tek Allah onların yaratıcısı, rabbi ve mabududur. Bu fıtratta sebat etmelisiniz. Eğer bağımsızlık tavrını benimserseniz, fıtratınıza aykırı bir yola uymuş olursunuz. Ve eğer Allah'ın yanısıra başkalarına da taparsanız, yine fıtratınıza aykırı hareket etmiş olursunuz.
 
Bu konu birçok hadisle Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından açıklanmıştır. Buhari ve Müslim'in naklettiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle demiştir: "Her doğan ancak İslam fıtratı üzere doğar. Sonra onu anne-baba Yahudi, Hıristiyan veya Mecusi yapar. Nitekim bir hayvan yavrusu da derli toplu, azaları yerliyerinde doğar. Siz bu yavruda aza noksanlığı görüyor musunuz? Fakat müşrikler cahiliye adetleri yüzünden onların kulaklarını keserler." Müsned-i Ahmed ve Neseî'de rivâyet edilen bir hadise göre, Müslümanlar bir savaşta düşmanların çocuklarını bile öldürmüşlerdi. Allah Rasûlü (s.a.s.) bunu öğrenince çok kızdı ve şöyle dedi: "Bu insanlara ne oluyor da hududları aşıyorlar ve çocukları öldürüyorlar?" Adamın biri: "Efendimiz, onlar müşriklerin çocukları değil mi?" dedi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.s.): "Sizin en iyileriniz bile müşriklerin çocuklarıdır" cevabını verdi ve şunları ekledi: "Doğan her çocuk fıtrat üzerine doğar, sonra o konuşmaya başladığında anne-babası onu Yahudi veya Hıristiyan yapar."
 
İmam Ahmed'in İyaz bin Hımâr-ül Mücaşi'den rivâyet ettiğine göre, Allah Rasûlü (s.a.s.) bir hutbesinde şöyle buyurmuştur: "Rabbim diyor ki: Ben kullarımı gerçek din üzere yarattım, sonra şeytan geldi ve onları dinlerinden saptırdı, onlara helâl kıldığımı haram kıldı ve onlara kendisine hiçbir delil indirmediğim varlıkları bana ortak koşmalarını emretti."

Allah'ın yaratması değiştirilemez. Yani, "Allah, insanı kendi kulu kılmış ve onu sadece Kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır. Bu doğal konum ne kadar çaba sarfedilirse edilsin değiştirilemez. Ne insan kul olma kanununu değiştirebilir ne de Allah'tan başka bir varlık, gerçek anlamıyla onun ilâhı olabilir. İnsan dilediği kadar ilâh edinebilir, fakat onun bir tek Allah'ın kulu olduğu gerçeği değişmez. İnsan bilgisizliği ve cehaleti nedeniyle bir kimseyi ilahi sıfat ve güçlere sahip kabul edebilir veya bir kimsenin onun kaderinin hâkimi olduğu fikrini savunabilir, fakat gerçek şudur ki, ne Allah'tan başkası İlâhî sıfat ve güçlere, ne O'nun otoritesine sahiptir, ne de O'ndan başkasının insanın kaderini belirleme gücü vardır."
 
Bu âyete ayrıca şöyle bir meal verilebilir: "Allah'ın insanı yarattığı fıtratta hiçbir değişiklik yapmayın." Yani Allah'ın insanı yarattığı fıtratı bozup tahrib etmek doğru değildir.

İşte doğru din (budur): "Doğru din": Kişinin yaratılış tabiatında sabit kalabilmesini sağlayan tek doğru din. (Tefhîmu’l-Kur’an, 30/Rûm, 30. âyetin tefsiri)
 
 
Seyyid Kutub diyor ki:
30- Ey Muhammed! Yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah'ın yaratma kanununa uygun olarak dine dön ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
31- Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve Allah'a ortak koşanlardan olmayın.
32- Müşrikler dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Bunlardan her fırka kendi yanındakiyle böbürlenmektedir.
 
Evrenin içeriği, dıştan görünen sahneleri, nefsin derinlikleri ve yapısında geçen bu gezintilerin ardından yönelimin doğru dine bağlı kılınmasına ilişkin bu direktif yerinde ve zamanında geliyor... Öyle ki, yoldan çıkmış kalpler, tutumlarını haklı gösterecek her türlü gerekçeyi yitirmiş ve her türlü cephane ve silahtan yoksun kaldıkları gibi, yapısı bozulmamış kalpler de onu karşılamaya hazırlanmıştır. İşte Kur'an'ın uyguladığı yol, insanı oraya götüren güçlü metod budur. Kalplerin karşı koyamadığı nefislerin reddedemediği metod: "Yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir..."
 
Doğruca O'na yönel. Gerçek bilgiye dayanmayıp; sadece arzuların ardına takılıp giden, dağınık arzu ve eğilimlerin etkisinden koruyan, işte bu dindir... Sen yönelimini insan yapısının onayladığı dine çevir ve hiçbir yana eğilme. Ve başkalarına da aldırış etme. "Allah'ın yaratma kanununa uygun olarak dine dön ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez."
 
Böylece insan nefsinin yapısı ile bu dinin yapısını birbirine bağlıyor. Her ikisi de Allah'ın dilediği yapıda her ikisi de varlığın yapısıyla uyumlu, her biri yapı ve yöneliminde diğeriyle uyumlu. İnsan kalbini yaratan Allah'dır. Bu dini ona hükmetmesi, onu yönetmesi, hastalığını tedavi etmesi ve sapmadan koruması için indiren Yüce Allah, yarattığını bilir. O lâtiftir, haberdardır. Yapı da değişmez, dinde; "Allah yaratması değiştirilemez." Nefisler yapılarının dışına çıktıklarında; onları yapılarına döndürecek ve yapıyla uyum içinde olan bu dindir sadece. İnsanın yapısıyla varlığın yapısını kesiştiren din.
 
"İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Bu davranış sonucu bilgisizce, keyfi eğilimlerin güdümüne giriyor, hedefe götüren doğru yoldan sapıyorlar.
 
Yönelimin doğru dine bağlı kılınmasına ilişkin direktif Peygamberimize yönelik ise de kastedilen tüm mü'minlerdir. Bunun için direktif yönün doğru dine bağlı kılınmasının ne demek olduğunu açıklamaya devam ediyor: "Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılan ve Allah'a ortak koşanlardan olmayın." Yönelimin doğru dine bağlı kılınmasını; Allah'a yönelme ve her durumda O'na dönme, hatadan sakınma, iç duyarlığı koruma, gizli, açık her konumda Allah'ın kontrolünü göz önünde bulundurma, her hareket ve durgunluk anında o kontrolü duyumsama, salt Allah'a kulluk için namaz kılma ve mü'minlerle müşrikleri birbirinden ayıran özellik olan Allah'ı bir bilme olarak veriyor.
 
Müşrikleri ise; "Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular" olarak niteliyor. Şirkin türleri çoktur. Müşriklerin kimi cinleri, kimi melekleri, kimi ataları, kimi yöneticileri, kimi papazları ve hahamları, kimi ağaçları ve taşları, kimi gezegen ve yıldızları, kimi ateşi, kimi geceyi-gündüzü, kimi sahte değer yargıları ve arzuları Allah'a ortak koşarlar. Şirkin türleri sayılmakla bitmez... Her grup kendi yanındaki ile sevinmektedir. Oysa doğru din birdir, değişmez ve kollara ayrılmaz; bağlılarını tek Allah'dan başkasına götürmez. Yerin ve göklerin emri ile varlığını sürdürdüğü ve yerdeki göktekilerin O'nun olup O'na baş eğdiği Allah'dan başkasına.
 
Surenin bu bölümü de ana konu etrafında ilerliyor. İnsanlarla olayların kaderlerinin bağlı olduğu, hayat, evren ve doğru dinin yapılarının çelişmesiz biçimde uyum sağladıkları genel ve evrensel yörüngesinde.
 
Kur'an bu bölümde, değişmez yapılar yanında, insanın değişken psikolojik eğilimlerinin görünümü ve doğru dinin güçlülüğü karşısında şirk türü inançların güçsüzlüğünü, darlık ve bolluk anlarında insan psikolojisinin durumlarını tasvir ediyor. Ki o insan psikolojisi, Allah'ın sarsılmaz ölçüsüne dayandığı ve rızkı dilediğine genişletip dilediğine kısan kaderine boyun eğmediği sürece, değerlendirim ve tasarımlarında denge sağlayamamaktadır. Rızkın uyandırdığı çağrışımları aracılığı ile onları, malı arttırıp temizleyen yönteme yönlendiriyor. Hedefe ulaştıran açık yolla uyum içindeki yönteme... Onları bu yolla öldüren, dirilten ve rızık veren Allah'ın tanımasına ulaştırıyor. Allah'ın yaptıklarına karşın O'na ortak koştuklarının ne yaptıklarını soruyor. Peygamberimiz (s.a.s.) ve müslümanları, çalışma ve kazanmanın olmadığı sadece yapılanların hesabı ve karşılığının görüleceği gün gelmeden doğru yollarına yönelmeleri konusunda uyardığı gibi, müşrikleri de her yerde görülen, şirk inancının yol açtığı olumsuzluk konusunda uyarıyor. Sözün Allah'ın rızkına ilişkin açılımında; kalplerini, bu rızkın gökten inip ölümünden sonra yeri canlandıran ve Allah'ın emri ile içinde gemilerin yüzdüğü su gibi maddi hayatlarına ilişkin ve ölü kalpleri, gönülleri diriltmek için Rasûle inen açık âyetler gibi manevi hayatlarına ilişkin türlerine yöneltiyor, fakat onlar ne doğru yolu buluyor, ne de dinliyorlar. Onları yaratılışlarının evreleri ve zulmedenlerin özürlerinin kabul edilmeyeceği ve memnun olmayacakları gün olan, yaratıcılarına ulaşana dek hayatlarına ilişkin bir geziye çıkarıyor... Bu bölüm Peygamberimizin (s.a.s.) yatıştırılmaları ve Allah'ın hak vaadi gerçekleşene dek direnmeye yönlendirilmesiyle sona eriyor (Fî Zılâli’l Kur’an, 30/Rûm, 30. âyetin tefsiri).
 
 
Elmalılı Hamdi Yazır diyor ki:
“O halde yüzünü, Allah'ı bir tanıyarak dine, Allah'ın insanları üzerine yaratmış olduğu fıtratına doğrult. Allah'ın yaratışında değişiklik bulunmaz. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
 
O halde, yani şirk, öyle bâtıl, malike milkinde yine milkinden ortak varsaymak gibi nefislerinizde câiz göremeyeceğiniz bir çelişki, büyük bir haksızlık, Allah'ın genişçe açıkladığı âyetlere, ilim fıtratına, aykırı hevese bağlı bir sapıklık ve sonunda kurtuluş da imkânsız olunca Sen yüzünü hanif olarak (tek Allah'a yönelerek) dine çevirir.
 
Hanîf: "Hanef" masdarından bir sıfattır. Lûgatta hanef ise sapıklıktan istikamete, çarpıklıktan doğruluğa meyildir. Nitekim doğruluktan eğriliğe, haktan haksızlığa meyletmeye "cim" ile cenef denir. Şu halde hanifin asıl anlamı, eğriliği bırakıp doğrusuna giden demektir. Bu mânâ ile örfte İbrahim milletine isim olmuştur ki, başka dinlerden, bâtıl mabudlardan çekinip, yalnız bir Allah'a eğilen, Allah'ı bir bilen demektir. "Şirk koşmaksızın tek Allah'a inananlardır." (22/Hacc, 31)
 
Demek ki buradaki "hanîfen"; ötedeki şirkin, ilimsiz olarak hevâya tabi olmanın tam zıddı olan hakka meyli, doğruluğu, tevhidi ifâde etmektedir. Ve mânâ şu olur: Sen yüzünü dine öyle tut, öyle tam yönel ki, o eğriliklerden, o bozuk hevâlardan, bâtıl meyillerden sakınıp yalnız hakka meylederek dosdoğru Allah fıtratına, -dine veya hanifliği açıklamadır yani fıtrat olan (yaratılışa uygun düşen) Allah'ın dinine, Allah'ın o fıtratına, o yaratışına sarıl ki insanları onun üzerine yaratmıştır. Hepsi yaratılış sözleşmesinde "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" (7/A'râf, 172) hitabına "belâ" (evet Rabbimizsin) demiştir. İnsan olarak yaratılmayı kabul etmekle yaratanın Rabliğine şahit olmaya söz vermiştir. Yaratılışın yaratanına delaleti tabiî (doğal) olduğu için her insanın yaratılışında, kendisine dair bilincinin aslında, vicdanının derinliğinde bir hak duygusu, Allah'ı tanıma gizlidir. Onun içindir ki, başlarının son derece sıkıldığı zaruret zamanlarında inatçı kâfirler bile, derinden derine yaratana bir sığınma hissi duyarlar. Nitekim "İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman Rablerine duâ ederler." (30/Rûm, 33) âyetiyle bu hatırlatılacaktır.
 
Fıtrat kelimesi hakkında yukarılarda bazı açıklamalar geçmişti. Burada da şunu hatırlatalım ki, fıtrat, ilk yaratmak demek olan den "masdar binâ-i nevi" olarak yaratılışın ilk tarz ve şeklini ifâde eder. Burada "insanları onun üzerine..." kaydından da anlaşıldığına göre, maksat her ferdin kendine mahsus olan cüz'î yaratılışı değil, bütün insanların insan olmaları bakımından yaratılışlarında esas olan ve hepsinde ortak bulunan genel yaratılıştır. Dış etken, kazanma ve âdet gibi ikinci derecede bulunan sebeplerinden sarfı nazarla düşünülmesi gereken ilk yaratılış ve aslî yaratılış da denilen asıl fıtrattır. İnsanın "İnsan oluşu yönünden tabiatı" budur. Mesela insanın yaratılışında iki gözü bulunması asıldır. Bununla beraber anadan âmâ doğanlar da bulunabilir. Fakat bu genellikle insanların üzerine yaratıldığı asıl fıtrat ve tabiat çeşidi değil, ikinci dercede görünür sebep olarak düşünülecek cüz'î ve şahsî bir yaratılıştır ki, insan gerçeği onsuz da meydana çıkabilir. Ferdin cüz'î yaratılışında herhangi bir sebeple eksiklik bulunabilirse de asıl fıtrat, sağlıklı ve sağlamdır. Mesela gözün fıtratı, Hakk'ın âyetlerini görmektir. İyi görmeyen bir göz, sonradan meydana gelen bir sebeple hasta demektir.
 
Bunun gibi bütün organların yaratılışında asıl olan bir fıtrat (yaratılış amacı) vardır ki, ona o organların menfaati, vazifesi, fonksiyonu, fizyolojisi yahut tabiatı denir. İnsan nefsinin bütün meyillerinde böyle yaratılış hikmetine doğru esaslı bir içgüdü, bir tabiat vardır ki, ona da fıtrat denir. Ve fıtrat, hep hak ve hayra yönelik bir istikamet takip eder. Mesela insanın acıkması ve yemeye, içmeye meyletmesi, yaşamak için kendisine lazım veya faydalı yahut daha uygun olanı alma hikmeti içindir. Yoksa zehir yutmak veya kuru bir zevk uğruna israf ile midesini bozmak için değildir. O zaman fıtrat bozulmuş, sapıklığa düşülmüş olur. İnsanın, insan ruh ve zekâsının, fıtratının aslı da Hakk'ı tanımak ve gerçek yaratanından başkasına kul olmamak içindir. İnsana ruh, yanlış duysun, şeytana uysun diye değil, gerçeği ve iyiliği duysun, aslını ve sonunda döneceği yeri ve ona karşı vazifesini bilsin diye verilmiştir. Nitekim fıtrat üzere giden veya fıtrata yakın olan temiz ruhlar yalanı, eğriliği, bilmez. Eğrilik meyli sonradan gelip geçici olarak kazanılan bir azmanlıktır.
 
Kısaca Hadis-i şerifi ile anlatıldığı üzere, "İnsanlar altın ve gümüş madenleri gibi maden maden çeşitli yaratılış ve karakterlerde" bulunabilirlerse de asıl insanlık fıtratı, insan tabiatı bakımından hep birdir. Âdemoğludur. İnsanın, insan olma yönüyle asıl fıtratı (yaratılışı), yaratıcısına boyun eğmek, "Ben insanları ve cinleri ancak bana kulluk yapsınlar diye yarattım.." (51/Zâriyat, 56) buyurulduğu üzere yaratan Allah'a kulluktur. Dinsizlik fıtrata (yaratılışa) aykırı bir sapıklık olduğu gibi, Allah'tan başkasına tapmak da öyledir. Fıtrat dini, Allah dini, haniflik (tek Allah inancına bağlılık), İslâm'dır. "Allah katında gerçek din, İslâmdır." (3/Âl-i İmran, 19), "Göklerde ve yerde kim varsa, hepsi ister istemez O'na boyun eğmiştir. Sonunda da ancak O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (3/Âl-i İmran, 83).
 
Şu halde din hususu, arzulara göre değil, Allah'ın birliği ile insanlığın birleşmesi üzerine yürümelidir. Tefsircilerin çoğu fıtratı, gerçeği kabul ve anlama kabiliyeti diye, fıtrata sarılmayı da gereğince amel ile tefsir etmişlerdir.
 
Hz. Enes (r.a.)den rivâyet edilen bir hadiste "Allah'ın, insanları üzerinde yarattığı fıtratı, Allah Teâlâ'nın dinidir." buyurulmuştur. Ebû Hüreyre'den rivâyet olunan bir Hadis-i Şerifte de buyurulmuştur ki; "Her doğan fıtrat üzere doğar. Öyle iken ana babasıdır ki onu yahudileştirir veya hıristiyanlaştırır veya mecusileştirir. Nitekim hayvan, derli toplu bir hayvan yavrular, içlerinde bir inenmiş (burnu veya diğer organları kesilmiş) görür müsünüz?" Demek ki fıtratın aslı tam ve sağlamdır. Burnu, kulağı sonradan kesilir. Maddî bakımdan böyle olduğu gibi manevî ve ahlâkî bakımdan da böyledir. Fıtratın bu sağlamlığı, düşünce alanında ve sosyal şartlarla terbiye çevresinde, âdetlerin akışı içinde ya bozulur veya güzel bir gelişme ile kemalini bulur. Ahiret de bu iki sonucun birine göre olur.
 
Bu durumda dinin iki kayağı vardır: Biri fıtrat, biri kazanç. Fıtrat sadece ilâhidir. Gerçek bir yöneliştir. Allah'ın emrini yerine getirerek Allah'a ermek için, hep Hakk'a doğru bir gidişi ifâde eder. Kazanç, süpjektif ve objektif çeşitli şartlar içinde duygunun hareketleri, zihnin düşünceleriyle ilgili olduğundan fıtratın istikametine aykırı heveslere, zararlara, haksızlıklara, isyan ve şirke sürükleyebilir. Bundan koruyacak olan ise dindir. Bunun için buyuruluyor ki, dine hanif (Allah'ı bir kabul edici) olarak yüz tut, Allah'ın fıtratına sarıl. Allah'ın yaratmasını değiştiren yok, yahut Allah'ın yaratışına bedel bulunmaz. Bu cümlenin, inşa veya ihbar olarak birkaç mânâya ihtimali vardır: Yani Allah'ın asıl yaratışı olan fıtratı, gereğinin aksine giderek bozmaya, değiştirmeye kalkışmayın. Çünkü Allah'ın yaratışına bedel bulunmaz. Zayi ettiğiniz bir kabiliyeti hiçbir sanatla yerine koyamazsınız. Yahut Allah'ın yarattığı fıtratın aksine din uydurmaya, hüküm koymaya kalkışmayın. Siz mesela erkeği dişi, dişiyi erkek yapamazsınız. Yahut Allah'ın yaratışını başkalarına isnad etmeye, başkalarını yaratıcı yerine koyup da ortak koşmaya, Allah'ın hükmünden çıkmaya çalışmayın. Çünkü Allah'ın yarattığı milki, sizin milkleriniz gibi değiştirilmez. Din fıtratı değiştirmek için değil, fıtrattaki genel güvenceyi geliştirmek içindir.
 
İşte doğru ve sağlam din odur. Yani eğrilikten sakınıp, bütün insanların üzerinde yaratılmış olduğu fıtratı, doğrulukla takip etmektir. Fakat insanların çoğu bilmezler de çarpık giderler, dini fıtratta değil, âdette ararlar veya heveslerine uyarlar, Allah'ın hakkını değiştirmeye kalkarlar (Hak Dini Kur’an Dili, 30/Rûm, 30. âyetin tefsiri).
 
 
Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş diyor ki:
“0 halde sen lıanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel. Allah'ın yaratışında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (30/A’râf, 30)

Hanîf kelimesi Kur'an dilinde, her türlü şirk izinden arınmış bir tan-n inancına sahip olan, sapkınlıklardan uzak duran, kısaca tevhid inancına samimiyetle teslim olup yalnız Allah'a kulluk eden mânasına gelir (bilgi için bk. 2/Bakara, 135). 30. Âyetin lafzen "yüzünü dine çevir, yönelt" anlamına gelen kısmı, dine yönelİp hiç sapmadan bu yol üzerinde kararlılıkla yürümeyi ve ona önem vermeyi anlatan temsilî bir ifâde olduğu (Zemahşerî, III, 204) veya buradaki "yüz" mânasını taşıyan "vech" kelimesi kişinin zat ve sıfatlarıyla bütününü anlattığı (Râzî, XXV, 119) için, "Bütün varlığınla dine yönel" şeklinde tercüme edilmiştir.
 
30. âyetin "Allah insanlan hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona ..." şeklinde çevirdiğimiz kısmı "dîn" veya "hanîf kelimesini açıklamaktadır. Fıtrat kelimesi Kur'an'da sadece bu âyette geçer. Aynı kökten gelen "fetara" fiili "yarattı" ve "fâtır" İsmi de "yaratan" anlamında olmak üzere defalarca kullanılmıştır. Sözlükte "ilk varatılıs hali, temiz ve aslî tabiat anlamına gelen fıtrat, beşerî varlığın Allah'ın yaratma fiili sonucunda ortaya çıkan başlangıçtaki saf ve aslî halini ifâde eden ahlâk ve psikoloji ile ilgili bir terimdir. Kur'an'da ve Hz. Peygamber'in hadislerinde fıtrat kelimesinin, insan kişiliğinin çevre etkilerinden bağımsız olarak var olan özünü ve bütün insanlar için ortak ve genel olan oluşum ve gelişim kapasitesini belirtmek üzere kullanıldığı görülür. Tek tek her bir insanın geliştirdiği kişilik özellikleri bu ortak fıtrattan beslenir. İslâmî Öğretiye göre insanın ilk yaratılış durumu, temiz ve günahsız, gelişme ve olgunlaşmaya hazır ve elverişli, insan olmanın ve insanca yaşamanın gerektirdiği bütün imkân ve özellikleri bünyesinde taşıyan bir potansiyel tamlığa sahiptir, İnsan fıtratında Allah'ın varlığını ve birliğini tanımaya doğru tabiî bir eğilim vardır. Hatta İslâm âlimleri genellikle, bu eğilimin ilk yaratılış anında insanla Allah arasında yapılmış temsilî sözleşme ile ilintili olduğu kanaatindedirler (Bu konudaki yorumlar için bk. 7/A'râf, 172-173).
 
Din duygusu insan fıtratının temel bir özelliği olmakla beraber, bu kendiliğinden uyanıp gelişmez. Zira insanda hazır bir Allah inancı değil, onu bu inanca götürecek kabiliyet ve imkânlar vardır. İnsan kendi iç dünyası veya dış âlem üzerinde derinlemesine bir araştırma ve düşünmeye koyulduğunda yahut 33. âyette ve Kur'ân-ı Kerîm'in başka yerlerinde (bk. 6/En'âm, 63-64; 10/Yûnus, 12, 21-23; 31/Lokman, 32; 39/Zümer, 49) değinildiği üzere, çaresizlik ve sıkıntı içinde bocaladığı bir anda bu duygunun belirtileri açıkça gözlenir. Fakat bu tabiî eğilimin kişilik çapında yapılanması ve kalıcı bir özellik halini alması, içtenlikle ortaya konacak ciddi bir arayış ve çabayla birlikte, uygun bir çevrede gerçekleşebilir. Nitekim vaktiyle birçok cana kıydıktan sonra bundan pişmanlık duyup tevbe etmek isteyen kimseye o dönemdeki peygamberin çevresini değiştirmeyi tavsiye ettiğim belirten Rasûl-i Ekrem bu hususa işaret etmiştir. Yine Hz. Peygamber'in şu hadisi, din duygusunun fıtrî olduğunu fakat kişinin içinde yetiştiği çevrenin ve özellikle ailenin bu duygunun şekillenmesi ve gelişmesinde veya geçici olarak yahut bütünüyle körelmesin-de önemli etkiye sahip bulunduğunu göstermektedir: "Her çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra ana-babası onu yahudi, hıristiyan veya mecûsî yapar" (Buhârî, "Cenâiz" 80, 93; Müslim, "Kader" 22-25; hadisin değişik yorumları ve bu vesileyle ortaya çıkan bazı fıkıh ve kelâm problemleri hakkında özet bilgi için bk. D. B. Mac donald, "Fıtra", M, IV, 627-628). Bir başka hadiste de çocuğun konuşmaya başlayıncaya kadar fıtratını koruduğu belirtilerek (Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 24) kültür değerleriyle İlişki kurmanın en önemli vasıtası olan dilin bu konudaki etkisine İşaret edilmiştir. İslâm bilginlerine göre göze görme kabiliyeti verildiği gibi fıtrata da Allah'ı tanıma ve O'nakul olma yatkınlığı verilmiştir. Henüz dış tesirlerin etkilemediği ve bozmadığı fıtratın yönü hayıra, iyiye ve Allah'ın birliğini tanımaya yöneliktir. Fıtratın fâtmna (yaratıcısına) delâleti tabiî olduğu için her İnsanın fıtratında, vicdanının derinlerinde bir hak duygusu ve marifetullah gizlidir. Ancak nasıl ki bir hastalık veya bir engel sebebiyle geçici veya sürekli olarak gözün görmesi mümkün olmuyorsa, fıtrat da dış etkilerle gerçek kabiliyet ve hedefinden uzağa düşebilir. Bir başka anlatımla, fıtratın belirleyici bir özelliği varsa da zorlayıcı bir etkisi yoktur; o daha çok haricî tesirlere göre değişik şekiller alır. Bu sebeple, insandaki Öfke, şehvet, menfaat düşkünlüğü gibi eğilimlerin de varlığını dikkate alan İslâm ahlâkçıları, dinî ve ahlâkî kurtuluş için tek başına fıtratın yeterli olmadığını, doğru dine yöneltecek bir peygambere ve ayrıca insanın aklını ve İradesini geliştirmesi için samimi bir çaba ortaya koymasına İhtiyaç bulunduğunu belirtmişlerdir. İşte âyette "Sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel" buyurularak fıtrat ile din arasındaki uyuma, fıtrattaki saf ve temiz yapıya, ayrıca insana da bu konuda görev düştüğüne, yani onu korumak İçin gayret sarfetmesi ve iradesini kontrol altında tutması gerektiğine işaret edilmektedir. Fıtrat kelimesinin İslâmî terminolojideki diğer bir anlamı da "âdet ve sünnettir. Bütün peygamberlerin ve ilâhî dinlerin doğru ve güzel bulup benimsedikleri ve müslümanlann yapmaları gerekli olan dinî âdet ve uygulamalara da fıtrat denir (Daha fazla bilgi için bk. İbn Sînâ, en-Necât, s. 116-118; Elmalılı, VI, 3822-3824; Hayati Hökelekli, "Fıtrat", DİA, XIII, 4748).
 
Âyetin "Allah'ın yaratışında değişme olmaz" şeklinde tercüme edilen kısmını "Allah'ın yaratmasının yerine başka şey konamaz, alternatifi yoktur" şeklinde anlamak da mümkündür. Bu cümle ile İlgili başlıca yorumlar şöyle özetlenebilir: a) Allah'ın esas yaratışı olan fıtratın gereği dışına çıkarak onu bozmaya, değiştirmeye kalkışmayın, çünkü onun yaratışına bedel bulunmaz, zayi ettiğiniz bir kabiliyeti hiç bir sanat ve çabayla yerine koyamazsınız, b) Allah'ın yarattığı fıtrata uygun olmayan bir din uydurmaya, ahkâm koymaya kalkışmayın, c) Allah'ın yaratmasını başkalarına isnat etmeye, başkalarını da yaratıcı yerine koyup şirk koşmaya yeltenmeyin, zira Allah'ın mülk ve egemenliği sizinkiler gibi değişikliğe uğratılamaz, d) Din, fıtratı değiştirmek için değil fıtrattaki gene) selâmeti geliştirmek içindir (Elmalılı, VI, 3824-3825). Allah Teâlâ insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa kendisi onda bir değişiklik yapmaz (Şevkânî, IV, 257) (Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu: IV/288-291).
 
 
Kurtubî diyor ki:
“Sen yüzünü hanîf olarak dine, insanların üzerine yaratıldığı Al­lah'ın fıtratına dosdoğru çevir. Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir. Dosdoğru din iste budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”
 
"Sen yüzünü hanîf olarak dine, İnsanların üzerine yaratıldığı Allah'ın fıtratına dosdoğru çevir" buyruğu ile ilgili açıklamalarımızı üç başlık halin­de sunacağız;
 
ez-Zeccac dedi ki: "Allah'ın fıtratına" buyruğundaki "Fıtrat" laf­zı Allah'ın fıtratına tabi ol, anlamında nasb ile gelmiştir. Çünkü; "sen yüzü­nü hanîf olarak dine... dosdoğru çevir" buyruğu, sen hanif dine tabi ol ve Allah'ın fıtratına da tâbi ol!" anlamındadır.
 
et-Taberî dedi ki: "Allah'ın fıtratına" buyruğu "sen yüzünü... dosdoğru çevir" buyruğunun taşıdığı anlara dolayısı ile masdar (mef’ûl-i mutlak)'dır. Çünkü bu; "Allah insanları bir fıtrat ile bu şekilde ya­ratmıştır" takdirindedir. Bunun; siz Allah'ın insanları kendisi için yaratmış ol­duğu Allah'ın dinine tabi olun, anlamında olduğu da söylenmiştir. Bu görü­şe göre; "Hanif olarak" buyruğu üzerinde vakıf tam bir vakıf olur. (Buna göre meal: "Sen yüzünü hanif olarak dine dosdoğru çevir" şeklinde olur.)
 
İlk iki görüşe göre ise ifâde muttasıl (sonraki buyruklarla da ilişkili) olup "hanif olarak" buyruğu üzerinde vakıf yapılmaz. (Mealde olduğu gibi).
 
"Fıtrat'a din adının veriliş sebebi, insanların bunun için yaratılmış olma­larıdır. Nitekim Yüce Allah: "Ben cinleri de insanları da ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım" (51/Zâriyât, 56) diye buyurmaktadır,
 
"Üzerine”nin; onun için, kendisi için" anlamında olduğu söy­lenmiştir. Yüce Allah'ın: "Kötülük ederseniz kendinize" (17/İsrâ, 7) buyruğunda olduğu (lehâ'nın aleyhâ anlamında kullanıldığı) gibi.
 
"Sen yüzünü... dosdoğru çevir" buyruğunda hitab Peygamber (s.a.s.)'adır. Ona. yüzünü dosdoğru dine, dosdoğru bir şekilde çevirmesini emretmekte­dir. Nitekim Yüce Allah: "...Yüzünü o dosdoğru dine çevir." (30/Rûm, 43) diye buyurmaktadır ki; buradaki din, İslâm dinidir. Yüzün dosdoğru çevrilmesinden maksat, doğrultulması ve din amellerin­de ciddiyetle çalışma güç ve gayreti demektir. Özellikle "yüz'ün anılmasının sebebi ise, insanın duyu organlarının orada bulunması ve İnsanın bedeninin en şerefli yerinin o olmasından dolayıdır. Bu hitabın kapsamına te'vil âlim­lerinin ittifakıyla peygamberin ümmeti de dâhildir.
 
"Hanif olarak" tâbiri ise; tahrif edilmiş, nesh olmuş bütün dinlerden uzaklaşmış olarak, tam bir itidal ve denge ile yönel, demektir.
 
Sakih'le, Ebû Hureyre'den şöyle dediği kaydedilmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: "Doğan herbir kişi mutlaka fıtrat üzere doğar -bir rivâyet­te de: Bu din üzere doğar şeklindedir- Anne-babası onu yahudi, hristiyan ya­hut ta mecusi yapar. Tıpkı bir hayvanın eksiksiz ve âzâları yerli yerinde bir yavru doğurması gibi. Siz böyle bir yavrunun kulaklarının kesik oîduğunu ve onda bir kusur bulunduğunu görebilir misiniz?" Daha sonra Ebû Hureyre dedi ki: Dilerseniz: "İnsanları üzerine yarattığı Allah'ın fitratına dosdoğ­ru çevir. Allah'ın yaratışını değiştirmek söz konusu değildir" buyruğunu okuyunuz. (Buhârî, I, 456, 465, IV, 1792; Müsned, II, 233. Müslim, IV, 2048 -yakın ifâdelerle-)
 
Bir başka rivâyette şöyle denilmektedir: "Siz onun kulaklarını kesinceye kadar... (onda bir kusur görür müsünüz?)” denilmektedir. Onlar; Ey Allah'ın Rasûlü, dediler. Peki, küçükken ölen kimse hakkındaki görüşünüz nedir? Şöyle buyurdu: "Yaşadıkları takdirde ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir." Hadis Müslim'in lafzıyla bu şekildedir (Müslim, IV, 2048, 2049;  Buhârî, I, 465)
 
İlim adamları Kitab ve sünnette geçen fıtratın anlamı ile ilgili çeşitli gö­rüşler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan birisi İslâm'dır. Bunu Ebû Hureyre, İbn Şihab ve başkaları ileri sürmüştür. Bu görüşün sahipleri derler ki: Selef ara­sında te'vil ehli olan kimselerin genel olarak kabul ettikleri görüş budur. Bu görüşün sahipleri âyeti ve Ebû Hureyre'nin hadisini delil gösterirler. Bunu ayrıca Mücahid, İyad b. Himar'ın rivâyet ettiği şu hadisle de desteklemişler­dir: Rasûlullah (s.a.s.) bir gün insanlara dedi ki: "Yüce Allah'ın Kitabı'nda ba­na anlattığını ben de size anlatayım mı? Allah, Âdem'i ve oğullarını hanif ve müslümanlar olarak yarattı. Onlara arasında hiçbir haram bulunmaksızın ma­lı helâl olarak verdi. Onlar ise Allah'ın kendilerine verdiklerinden bir bölü­münü helâl, bir bölümünü haram kıldılar.” (Müslim, IV, 2197; İbn Hibban, es-Sahih, II, 422-425; Taberânî, el-Evsat, III, 206; Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV, 162)
 
Bu görüşü savunanlar Peygamber efendimizin şu hadisini de delil göster­mişlerdir: "Beş şey fıtrattandır..." (Buhârî, V, 2209, 2320; Müslim, I, 222; Tirmizî, V, 91; Müsned, II, 239, 283). Peygamber (s.a.s.) bunlar arasında İs­lâm'ın sünnetlerinden olduğu halde, bıyıkları kesmeyi de söz konusu etmiş­tir. Bu yoruma göre (az önceki) hadisin anlamı şöyie olur: Yüce Allah Âde-moğullarını sulbünden çıkarttıkları sırada çocuklar da onlardan almış oldu­ğu ahde uygun olarak küfürden uzak bir şekilde yaratılmıştır. Çocuklar eğer buluğa ermeden önce ölecek olurlarsa, ister müslüman çocukları olsun­lar, ister kâfir çocukları olsunlar cennetliktirler.
 
Diğerleri ise şöyle demektedir: Fıtrat Yüce Allah'ın insanlığı ilk olarak üze­rinde yarattığı haldir. Yani Yüce Allah'ın yarattıklarını üzerinde yaratmış ol­duğu haldir. Şöyle ki: O onları ilk olarak hayat, ölüm, mutluluk, bedbahtlık için ve buluğ halinde ulaşacakları, varacakları hal için yaratmıştır. Bunlar der­ler ki: Fıtrat Arapçada başlangıç ve başlayış anlamındadır. Fâtır İse başlatan ve başlatıcı demektir. Bu görüşü savunanlar İbn Abbas'tan gelen şöyle de­diğine dair rivâyeti delil gösterirler; Ben bir kuyu hakkında davalaşan iki be­devi Arap ile karşılaşıncaya kadar göklerin ve yerin Fâtm'nın ne anlama gel­diğini bilmiyordum. Bu iki Bedeviden birisi: Bu kuyuyu fıtrat eden benim, yani ilk olarak açan ben oldum, demişti. el-Mervezî dedi ki: Ahmed b. Hambel önceleri bu kanaati benimsiyordu. Sonra bu görüşü terketti,
 
Ebû Ömer (b. Abdi'1-Berr) de et-Temhid adlı eserinde şunları söylemek­tedir: Malik'in, Muvatta'mdz kaydedib de "Kader" bahsinde söz konusu et­tiği bölümde birtakım rivâyetler vardır ki, onun bu husustaki görüşünün buna yakın olduğunu ortaya koymaktadır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır (İbn Abdi'1-Berr, et-Temhîd, XVIII, 79, ayrıca bk. XVIII, 112).
 
Bu görüşün sahiplerinin gösterdikleri delillerden birisi de Ka'b el-Kura-zî'den gelen, Yüce Allah'ın: "O bir kısmına hidâyet verdi, bir kısmına da sapıklık hak oldu" (7/A'raf, 30) buyruğu hakkında söylediği şu sözler de var­dır: Yüce Allah'ın ta başından beri sapmak üzere yarattığı kimseyi sapıklığa götürür. İsterse hidâyet gereği amelleri işlemiş olsun, Yüce Allah ta baştan beri hidâyet üzere yarattığını da sonunda hidâyete iletir, isterse sapıklığın amellerini işlemiş olsun. Allah iblisi ta baştan beri dalâlet üzere yarattı, o ise meleklerle birlikte bahtiyar kimselerin amelleri ile amel etti. Daha sonra Yüce Allah onu ilkin yarattığı noktaya geri döndürdü ve onun hakkında: "Ve o kâfirlerdendi" diye buyurdu.
 
Derim ki: Ka'b'ın bu sözü daha önce el-A'raf Sûresi'nde (7/30. âyetin tef­sirinde) geçmiş bulunmaktadır. Bu manayı ihtiva eden bir hadis de merfu ola­rak Âişe (r.anha)'nın rivâyetiyle gelmiş bulunmaktadır. Âişe (r.anhâ) dedi ki: Rasûlullah (s.a.s.) ensar çocuklarından bir küçük çocuğun cenazesine çağırıl­dı, Ben: Ne mutlu ona, ey Allah'ın Rasûlü, dedim. Cennetin kuşlarından bir kuş olacak. O hiçbir kötülük yapmadığı gibi, kötülük işleme çağına da eriş­medi. Şöyle buyurdu: "Bundan başkası da olamaz mı ey Âişe? Çünkü Allah cennete girecek kimseleri yarattı. Onları, Onlar daha babalarının sülblerinde iken cennet için yarattı. Cehenneme girecek kimseleri de yarattı. Onları cehennem için onlar daha babalarının sülblerinde iken yarattı." Bu hadisi İbn Mace, Sünen'inde rivâyet etmiştir (Müslim, IV, 2050, Nesai, IV, 57; /ön Mâce, I, 32; Müsned, VI, 46, 208).
 
Ebû İsa et-Tirmizî de, Abdullah b. Amr'dan şöyle dediğini rivâyet etmek­tedir: Rasûlullah (s.a.s.) elinde yazılı iki belge olduğu halde yanımıza çıktı: "Bu yazılı iki belgede ne olduğunu biliyor musunuz?" dedi. Biz: Hayır, bize sen bildirmedikçe biz bilemeyiz; ey Allah'ın Rasûlü, dedik. Sağ elinde bulunan belge için dedi ki: "Bu âlemlerin Rabbinden gelen bir belgedir. Üzerinde cen­netliklerin, onların atalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. Sonra da onla­rın sonuncularının üzerine bir çizgi çekildi. Artık ebediyyen onlara ne bir kim­se ilâve edilebilir, ne de onlardan bir kimse çıkarülabilir." -Sonra da sol elin­de bulunan için dedi ki-: "Bu da âlemlerin Rabbinden gelmiş bir belgedir. İçin­de cehennemliklerin babalarının ve kabilelerinin ismi yazılıdır. En son kişi­leri üzerinde de bir çizgi çekilmiş, artık ebediyyen onlara ne bir kişi ilâve edi­lecek, ne de bir kişi eksiltilecektir..," deyip, hadisin geri kalan bölümünü zik­retti. Bu hadis hakkında (Tirmizî): Hasen bir hadistir, demiştir (Tirmizî, 449, yalnız: "Bu hasen garib, sahih bir hadistir" hükmüyle; Müsned, II, 167)
 
Bir başka kesim şöyle der: Ne Yüce Allah'ın: "İnsanları üzerine yarattı­ğı Allah'ın fıtratına" buyruğu ile ne de Peygamber (s.a.s.)'ım "Her doğan fıt­rat üzere doğar" buyruğu ile kastedilen umum (yani herkes) değildir. Bun­dan maksat, mü’min insanlardır. Zira bütün insanlar İslâm fıtratı üzere yara­tılmış olsaydı, hiç kimse kâfir olmazdı. Hâlbuki onun birtakım kimseleri ce­hennem ateşi için yaratmış olduğu sâbittir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Andolsun ki Biz cehennem için... çok kimseler yaratmışızdır." (7/A'râf, 179). Ayrıca Yüce Allah, Âdem'in sulbünden zürriyetini siyah ve be­yaz olarak çıkartmıştır. Hızır'ın öldürdüğü kişi hakkında da (Peygamber): "O yaratıldığı günden beri kâfir tabiatı ile yaratılmıştır" (Müslim, IV, 1851, 2050; İbn Hibbân, es-Sahih, XIV, 108; Tirmizî, V, 312; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 121) diye buyurmuştur.
 
Ebû Said el-Hudrî'nin de şöyle dediği rivâyet edilmektedir: Rasûlullah (s.a.s.) güneşin yükseklerde olduğu bir sırada bize ikindi namazını kıldırdı. Bu ha­diste şu ifâdeler yer almaktadır: O gün ondan bellediklerimiz arasında söy­lediği şu sözler de vardır: "Şunu bilin ki, Âdemoğulları çeşitli tabakalar ha­linde yaratılmışlardır. Onlardan kimisi mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, mü'min olarak ölür. Kimisi kâfir alarak doğar, kâfir oiarak yaşar, kâ­fir olarak ölür. Kimisi mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, ama kâfir olarak ölür. Kimisi de kâfir olarak doğar, kâfir olarak yaşar ama mü'min ola­rak ölür. Onlardan kimisi ödemesini de güzel yapar, hakkını da güzel ister..." Bu hadisi Hammad b. Zeyd b. Seleme yoluyla et-Tayalisî'nin Müsned'İnde zik­retmekte ve şöyle demektedir: Bize Ali b. Zeyd anlattı, o Ebû Nadra'dan, o Ebû Salih'ten... (et-Tayâlisi, Müsned, I, 286; el-Hakim, et-Müstedrek, IV, 551; Tirmizî, IV, 483; Müs­ned, III, 19).
 
Bu görüşün sahipleri derler ki: (Bu tâbirde olduğu gibi) umumî ifâdenin hususî anlamda kullanılması Arab dilinde çokça görülen bir husustur. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: "Rabbinin emri ile kerşeyi helâk eder" (46/Ahkaf, 55) diye buyurduğu halde, gökleri ve yeri helâk edip, tahrib et­memiştir. Yine Yüce Allah'ın: "Biz de üzerlerine herşeyin kapılarını açtık" (6/En'âm, 44) diye buyurduğu halde, üzerlerine cennet kapıları açılmamıştır.
 
İshak b. Rahaveyh el-Hanzalî dedi ki: Yüce Allah'ın: "Sen yüzünü hanif olarak dine... çevir" buyruğunda ifâde tamam olmaktadır. Daha sonra da: "Allah'ın fıtratına..." diye buyurmaktadır ki; bu, Yüce Allah, insanları bir fıt­rat üzere yaratmıştır ki bu ya cennet fıtratıdır, ya cehennem fıtratıdır, demek­tir, İşte Peygamber (s.a.s.) da: "Her doğan İslâm fıtratı üzere doğar." buyruğu ile buna işaret etmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah; "Allah'ın yaratışını de­ğiştirmek söz konusu değildir" diye buyurmaktadır.
 
Hocamız Ebû'l-Abbas dedi ki: Bundan kasıt ezelde takdir edilmiş saadet ve bedbahtlıktır, diyen kimselerin bu açıklaması Kur'ân-ı Kerîm’de sözü ge­çen fıtrata uygun düşmektedir. Çünkü Yüce Allah: "Allah'ın yaratışını de­ğiştirmek söz konusu değildir" diye buyurmuştur. Hadiste söz konusu edilen ise bu değildir. Çünkü hadisin geri kalan bölümünde, bunun değiştirilip değişikliğe uğradığını haber vermektedir.
 
Fıkıh ve nazar ehli bir kesim de şöyle demektedir: Fıtrat doğan evlâdın Rabbini bilmek noktasında yaratılışında bulunan hususiyettir. Şöyle buyur­muş gibidir: Doğan herbir yavru bümek noktasına ulaştığı takdirde, Rabbi­ni kendisi ile bilip tanıyacağı bir hilkatte yaratılmıştır. O bununla yaratılışı ile Rabbini tanımak noktasına ulaşamayan hayvanların hilkatinden farklı bir ya­ratışla yaraüidıklannı anlatmak istemektedir. Bu kanaatin sahipleri fıtratın hil­kat demek olduğuna, fâtırın da halik (yaratıcı) demek olduğuna, Yüce Allah'ın şu buyruklarını delil göstermişlerdir; "Hamd, göklerle yerin fâtırı olan Allah'a mahsustur." (35/Fâtır, 1). Kasıt onları yaratandır. Yüce Allah'ın: "Ben, benim fâtırıma ne diye ibâdet etmeyecek misim?" (36/Yâsin, 22) buyruğunda da “be­ni yaratana...” demektir. "Ve onları yoktan var eden (fatarahunne)" (21/Enbiyâ, 56) Onları yaratan demektir. Bu görüşün sahibleri derler ki: O halde fıtrat; hilkat, yaratmak demektir. Fâtır da yaratıcı anlamındadır. Bununla bir­likte doğan herbir evladın küfür yahut iman ya da tanıma ve inkâr üzere ya­ratılmış olmasını kabul etmezler ve şöyle derler: Doğan evlat çoğunlukla ya­ratılışı, tabiatı ve bünyesi itibariyle kusurlardan uzaktır. O beraberinde iman, küfür, inkâr ve marifet diye birşey getirmez. Daha sonra temyiz edebildik­leri takdirde buluğdan sonra küfür ya da imanı itikad olarak benimserler. Bunlar hadiste geçen: "Nitekim bir hayvan da kusursuz bir yavru doğurur. Siz bun­da herhangi bir kusur farkedebiliyor musunuz?" Burada "kusur"dan kasıt da kulağı kesik olmaktır. İşte burada Peygamber Âdemoğullarının kalplerini hay­vanlara benzetmiştir. Çünkü bu hayvanlar herhangi bir eksiklik olmaksızın yaratılışları tam olarak doğarlar. Daha sonra bu hayvanların kulakları ve bu­runları kesilir ve bunlar bahire ya da şaibedir denilir. İşte doğumları esna­sında çocukların kalbleri de bu şekildedir. Onlar için ne küfür, ne iman söz konusudur. Marifet ya da inkârları da yoktur. Tıpkı salma hayvanlar gibi. İn­sanlar buluğa erdiklerinde şeytanlar onların nevalarına tabi olmaları için ça­lışırlar, onların büyük çoğunluğu da küfre sapar. Yüce Allah da onların az bir bölümünü himaye edip, korumuştur. Yine bu görüşün sahibleri derler ki: Şâyet çocuklar ta işlerinin başında iman ya da küfür fıtratı ile yaratılmış ol­salardı, ebediyyen onu bırakıp başka bir yolu seçemezlerdi. Hâlbuki bizler onların bazan iman ettikten sonra küfre saptıklarını dahi görebiliyoruz. Di­ğer taraftan küçük çocuğun doğumu esnasında küfre ya da imana akıl erdirmeşini kabul etmek aklen imkânsızdır. Çünkü Yüce Allah o insanları hiçbir şey anlayamayacakları bir halde yaratmıştır. Nitekim Yüce Allah şöyle buyur­maktadır: "Allah sizi analarınızın karınlarından kendiniz hiçbir şey bilme­diğiniz bir halde çıkardı." (16/Nahl, 78). Hiçbir şey bilmeyen kimsenin kü­für ya da iman, marifet ya da inkâra sahip olması imkânsız bir hâdisedir.
 
Ebû Ömer b. Abdi'1-Berr dedi ki: İnsanların üzerinde yaratılmış oldukla­rı fıtratın anlamı ile ilgili yapılmış açıklamaların en doğru olanı budur. Bu hu­susta ileri sürülebilecek delillerden bazısı da Yüce Allah'ın şu buyruklarıdır; "Siz ancak işlediğinizin karşılığını alacaksınız." (52/Tûr, 16); "Herbir ne­fis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır." (74/Müddessir, 38). Amel edecek çağa ulaşmayan bir kimse ise, hiçbir şey karşılığında rehin alınmaz. Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: "Biz bir rasûl göndermedikçe de azab ediciler değiliz." (17/İsrâ, 15). İlim adamları yara ve öldürmelerde kı­sasın, hadlerin ve günahların dünya hayatında buluğ çağına varmamış olan­lardan defedileceğim, onlara uygulanmayacağını icma ile kabul ettiklerine gö­re; âhirette böyle bir şeyin olması öncelikle söz konusudur. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.
 
Sözü edilen fıtratın -İbn Şihab'ın dediği gibi- İslâm olması imkânsızdır. Çün­kü İslâm ile iman, dil ile söylemek, kalb ile inanmak, âzâlarla amel etmek­tir. Küçük çocuk hakkında ise bu söz konusu değildir. Akıl sahibi olan her­kes bunu bilir.
 
el-Evzaî'nin şu sözüne gelince: Ben ez-Zührî'ye: “Bir köle âzad etmekle mü­kellef olan bir kimse eğer süt emmekte olan bir yavruyu âzad edecek olur­sa, bu yeterli olur mu?” diye sordum. O da: “Evet” dedi, “çünkü o da fıtrat üze­re -yani İslâm üzere- doğmuştur” dedi. Böyle bir köleyi âzad etmenin yeter­li olacağını kabul edenlerin bunu kabul edişlerinin tek sebebi, küçük çocu­ğun hükmünün anne ve babasının hükmüne tabi oluşundan dolayıdır. Bu hu­susta başka ilim adamları onlara muhalefet etmiş ve şöyle demişlerdir: Kö­le âzad etmek icab ettiği takdirde ancak namaz kılmak ve oruç tutmak durumunda olanların âzad edilmesi geçerlidir. Yüce Allah'ın: "Sizi ilkin yarat­tığı gibi yine döneceksiniz" (7/A'râf, 29) buyruğunda da "Allah kul hak­kında hüküm verip onun aleyhine takdir ettiği ile sona erdirilir" ifadesinde de küçük çocuğun mü'min ya da kâfir olarak dünyaya geldiğine delil olacak bir taraf yoktur. Çünkü akıllar şuna tanıklık etmektedir: O vakitte çocuk iman ya da küfrü akledebilecek yaşta değildir. Hâlbuki: "İnsanlar tabakalar halin­de yaratılmışlardır." ifâdesinin yer aldığı hadise gelince, bu hakkında herhan­gi bir tenkidin bulunmadığı hadislerden değildir. Zira bu hadisi tek başına Ali b, Zeyd b. Cüd'an rivâyet etmiş olup, Şu'be onun hakkında tenkitlerde bulunurdu. Üstelik "mü'min doğar..." buyruğu Yüce Allah'ın onun hakkındaki ezelî ilmine binâen o mü'min olmak üzere doğar, yahut kâfir olmak üze­re doğar anlamına gelme ihtimali vardır. Hadis-i şerifte geçen: "Ben bunları cennet için yarattım, bunları da cehennem için yarattım." ifâdesinde ise bun­ların nihâî olarak ne şekilde vefat edeceklerine bakılacağına ve bunun gözönünde bulundurulacağına dikkat çekilmesinden fazla bir şey yoktur. Ço­cuklukları esnasında bile bunlar cennet ya da cehennemi hakeden yahut ta küfür ve imanı akleden kimseler oldukları kastedilmek istenmemektedir.
 
Derim ki: Ebû Ömer b. Abdi'l-Berr'in seçip beğendiği ve lehine delil ge­tirdiği görüşe; aralarında Tefsir'inde fıtratın anlamına dair açıklamalarda bulunan muhakkiklerden İbn Atiyye ve hocamız Ebûl-Abbas da vardır. İbn Atiyye dedi ki: Bu lafzın tefsiri hususunda dayanılacak nokta, bunun önce­den hazır hale getirilmiş, çocuğun nefsinde (ruhunda) buiunan hilkat ve hey'et olduğudur. Çünkü çocuk bununla Yüce Allah'ın yarattıklannı temyiz eder, bir­birinden ayırt eder ve bunları Rabbinin varlığına delil görür, bu fıtrat ile de Allah'ın şer'î hükümlerini bilip O'na iman eder. Buna göre Yüce Allah şöy­le buyurmuş gibidir: Sen yüzünü hanif olan dine dosdoğru çevir. Bu din ise Yüce Allah'ın insanların fıtratını ona karşı istidadlı olarak yaratmış olduğu Al­lah'ın fıtratıdır. Ancak onlar birtakım etkenlere maruz kalırlar. İşte Peygam­ber (s.a.s.)'in: "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra onun anne-babası onu yahudi ya da hristiyan yapar." buyruğunda da bu kabilden anlam kastedilmiş­tir. Burada anne-babanın söz konusu edilmesi, pekçok olan çeşitli ârızî durumlara bir örnektir.
 
Hocamız da bu hususa dair açıklamalarda şöyle demektedir: Yüce Allah, Âdemoğullarmın kalblerini hakkı kabule elverişli bir şekilde yaratmıştır. Tıpkı gözlerini ve kulaklarını görülecek şeyleri görmeye, işitilecek şeyleri işit­meye elverişli yarattığı gibi. Bu kalbler böyle bir şeyi kabul edebilecek hal­de ve bu yetkinlik üzere devam ettiği sürece, hakkı ve İslâm dinini idrâk eder. Hak olan dinin o olduğunu anlar. Bu anlayışın sıhhatli olduğuna de­lil de Peygamber Efendimizin: "Tıpkı bir hayvanın hilkati tam ve eksiksiz bir yavru doğurması gibi, siz onun kulağının hiç kesik olduğunu görüyor mu­sunuz" buyruğudur. Yani hayvan yavrusunu yaratılışı mükemmel ve çeşitli afetlerden uzak halde dünyaya getirir. Eğer o hilkati asli hali üzere bırakı­lacak olursa, kusurlardan uzak ve kâmil şekliyle kalmaya devam eder. An­cak bu hayvan üzerinde tasarruflarda bulunularak kulağı kesilir, yüzü dam­galanır. Böylelikle çeşitli âfetler ve eksikliklerle karşı karşıya kalır ve asıl ya­ratılışının dışına çıkmış olur. İnsan da böyledir. O halde bu, vakıada görü­lene bir benzetmedir, bunun benzetme yönü de gâyet açıktır.

Derim ki: Bu görüş ile birinci görüş mana itibariyle birbirine uygundur. Bu durum da, insanların dünya hallerini akıllarıyla kavrayıp, idrâk etmelerinden ve gözle görülen apaçık belgelerin ortaya koydukları deliller ile on­lara karşı Yüce Allah'ın kudreti kesinlik kazandıktan sonra ortaya çıkar. Ye­rin ve göklerin yaratılması, güneş, ay, kara, deniz, gece ile gündüzün deği­şip durması, bu belgelerdendir. Onların nevaları bu insanlar üzerinde etkilerini gösterince, bu sefer şeytanlar onlara gelir, yahudiliğe ve hristiyanlığa onları dâvet eder. Hevâları ile birlikte onları sağa, sola götürür. Bununla bir­likte bunlar küçük yaşta ölürlerse cennettedirler. Yani bütün küçük çocuk­lar cennetliktir. Çünkü Yüce Allah Âdem (a.s)'ın zürriyetini soyundan zerre­cikler halinde ortaya çıkardığında hepsi rubûbiyetini ikrar edip, itiraf etmiş­lerdir. Bu da Yüce Allah'ın şu buyruğunda dile getirilmektedir: "Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahid tutup: Ben sizin Rabbiniz değil iniyim? (diye buyurmuştu). Onlar da: Evet, şahid olduk demişlerdi." (7/A'raf, 172). O'nun rubûbiyetini kabul et­tiklerinden, O'nun kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah olduğu­nu itiraf ettikten sonra tekrar onları Âdem (a.s)'in sulbüne geri iade etmiş­tir. Daha sonra kul, annesinin karnında iken bedbaht mı, yoksa bahtiyar mı olacak diye ilk yazılmış kitaba uygun olarak yazılır. İlk yazılı kitabta bedbaht olduğu kaydedilmiş kimseye sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür veri­lir. Âdem'in sulbünde iken kendisinden alınmış olan sözü şirk koşmakla naks eder. İlk yazılı kitabta bahtiyar kimselerden olduğu yazılmış olanlara da sorumluluk çağına gelinceye kadar ömür verilir ve bu da bahtiyarlardan olur. Sorumluluk çağına gelmeden önce ölen müslümanlann küçük çocuklarına gelince; bunlar da cennette babaları ile birlikte olacaklardır. Sorumluluk ça­ğına gelmeden önce ölen müşriklerin çocukları ise, babalarıyla birlikte ol­mayacaklardır. Çünkü bunlar Âdem'in sulbünde iken kendilerinden alınmış bulunan ilk sözleri üzere ve bu sözlerini bozmadan ölmüş oluyorlar. Te'vil ehlinden bir grub bu kanaati benimsemiştir. Bu görüş hadislerin arasını te'lif etmekte ve böylelikle müşriklerin çocukları hakkında kendisine soru so­rulduğunda cevab olarak verdiği: "Onların (büyümüş olsalardı) ne şekilde amel edeceklerini en iyi Allah bilir" buyruğunda "bâliğ oldukları takdirde..." demek istemiş olduğu anlaşılmış olmaktadır.
 
Bu yoruma Buharî'nin rivâyet ettiği şu hadis de delil teşkil etmektedir: Semûra b. Cundub'dan rivâyete göre Peygamber (s.a.s.) -uzunca rivâyet edilmiş rüya hadisinde- şöyle buyurulmuştur: "Bahçede gördüğüm uzun boylu adam ise İbrahim (a.s)'dır. Etrafında bulunan küçük çocuklara gelince, bunlar da fıtrat üzere doğmuş herbir çocuktur." Ey Allah'ın Rasûlü, peki ya müşrikle­rin çocukları? diye sorulunca, Rasûlullah (s.a.s.); "Müşriklerin çocukları da dâhil" diye buyurdu (Buhârî, VI, 2585; İbn Hibbân, es-Salük, II, 451)
 
İçte bu da görüş ayrılıklarını ortadan kaldıran bir nasstır. Bu hususta gel­miş rivâyetlerin en sahihi de budur. Bunun dışındaki diğer hadislerde ise fukahânın imamlarının kabul ettikleri hadisler arasında yer almayan ve bazı il­letleri bulunan hadislerdir. Bu açıklamayı da Ebû Ömer b. Abdi'1-Berr yap­mıştır.
 
Enes yoluyla rivâyet edilen hadiste de şöyle demiştir: Rasûiullah (s.a.s.)'a müşriklerin çocukları ile ilgili soru soruldu, o da şöyle buyurdu: "Onların haseneleri yoktur ki, onlara karşılıkları verilerek cennetin maliklerinden olsun­lar. Günahları yoktur ki, onlara karşılık cezalandırılarak cehennemliklerden olsunlar. İşte bu sebepten onlar cennetliklerin hizmetçileri olacaklardır.” (Tayalisi, Müsned, I, 282; Taberani, el-Evsât, III, 220, V, 294; Alı b. Zeyd, Enes’ten: "Zan­nederim Peygamber'den..." tereddütlü ifâdesiyle; Câmi XI, 117'de: Müşriklerin çocukları cennet ehlinin hizmetçileri olacaktır, anlamında ve Selmân-ı Farisi'nin sözü olarak; Taberânî, el-Evsat, II, 302 de; bu kadarıyla, Semûra b. Cundub'un rivâyet ettiği hadis olarak) Bu hadisi Yahya b. Sellam Tefsir’inde zikretmiştir.
 
Biz de bu hususa dair "et-Tezkire" adlı eserimizde daha geniş açıklama­larda bulunduğumuz gibi "el-Muktebes fi Şerhi Muuattai Mâlik İbn-i Enes" adlı eserimizde de Ebû Ömer'in bu husustaki açıklamalarını kaydetmiş bu­lunuyoruz. Cenâb-ı Allah'a hamdolsun.
 
İshak b. Rahaveyh dedi ki: Bize Yahya b. Âdem anlattı, dedi ki: Bize Cerir b. Hâzim haber verdi. Cerir, Ebû Recâ el-Utaridî'den şöyle dediğini nak­letti: Ben İbn Abbas'ı şöyle derken dinledim: Çocuklar ve kader hakkında söz söyleyinceye ya da bunlar üzerinde düşününceye kadar bu ümmetin işi, bir­birine uygun ya da birbirine yakın -yahut ta bu ikisine benzer bir söz kul­landı- kalmaya devam edecektir. Yahya b. Âdem dedi ki: Ben bunu İbnu'l-Mubarek'e zikrettim, şöyle dedi: Peki, insan cahilliğe karşı suskun kalabilir mi? Ben: Konuşmayı mı emrediyorsun? dedim, fakat sustu.
 
Ebûbekir el Verrâk dedi ki: "İnsanları üzerine yarattığı Allah'ın fıtratı­na" buyruğundan kasıt, fakirlik ve ihtiyaçtır. Bu güzel bir açıklamadır! Çün­kü insan doğduğu andan, ölünceye kadar fakir ve muhtaçtır, doğru. Hatta âhirette de böyle olacaktır.
 
"Allah'ın yaratışını değiştirmek sözkonusu değildir." Bu fıtratın yara tıcı tarafından değiştirilmesi sözkonusu değildir. Hiçbir şekilde emir buna mu­halif olarak gelmez. Yani Yüce Allah'ın mutlu ve bahtiyar olarak yarattiğı kim­se, bedbaht olmaz. Bedbaht olarak yarattığı hiçbir kimse de bahtiyar olmaz.
 
Mücahid de dedi ki: Yani Allah'ın dininin değiştirilmesi sözkonusu değil­dir. Katade, İbn Cübeyr, ed-Dahhak, İbn Zeyd ve en-Nehaî de bu görüşte­dir. Onlar derler ki: Bu buyruğun anlamı, itikadi konular hakkında böyledir.
 
İkrime de dedi ki: İbn Abbas ve Ömer b. el-Hattab'dan rivâyet edildiğine gö­re antam şudur; Yüce Allah'ın yaratmış oiduğu davarların erkeklerinin burul­ması suretiyle Allah'ın hilkati değiştirilmemelidir. Buna göre buyruk, hayvan­ların erkeklerinin burulmasının yasaklanışı anlamındadır. Buna dair açıkla­malar daha önceden en-Nisâ Sûresi'nde (4/119. âyet, 2. başlık ve devamın­da) geçmiş bulunmaktadır.
 
"Dosdoğru din işte budur." Yani dosdoğru hüküm, kaza (takdir) budur. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır. Mukatil de; Apaçık hesap budur, diye açıklamıştır. "Dosdoğru din İşte budur." İslâm dini dosdoğru dindir, diye de açıklanmıştır.
 
"Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani düşünmezler ki; kendilerinin ibâdete layık bir yaratıcılarının ve ezelden beri hüküm vermiş ve hükmü yeri­ne gelip gerçekleşen bir ilahlarının bulunduğunu bilsinler (İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Yayınları, 13/473-481).
 
 
Süleyman Ateş diyor ki:
“Gökleri ve yeri fatr eden (yokluğu yarıp ortaya çıkaran), melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada (dilediği kadar) artırır. Kuşkusuz Allah herşeyi yapabilendir.” (35/Fâtır, 1); “Gökleri ve yerifatr eden Allah hakkında şüphe (edilir)mi?” (14/İbrâhim, 10)

Fatr  bir şeyi uzunlamasına yarmak, infitâr yarılmak, futûr ise çatlamak, bozulmak, bozukluk anlamlarına geldiği gibi yaratma, düzelme anlamına da gelir. Fatr, futûr, orucu bozmak; fıtrat: Yaratmak, yani tek olan gaz kütlesini yarıp çeşitli cisimler haline getirmektir. Allah yaratıkları varlığa getirdi, demektir.
 
Fıtrat dîni: Allah'ın yarattığı üzere kalan, çevrenin düşünceleriyle şartlanmayan saf aklın, sağduyunun benimseyeceği, insanın doğasına uygun tevhîd dinidir.
 
“Yüzünü Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma yasasına (uygun olan dîne) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın. (O ortak koşanlardan olmayın ki onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her parti yalnız kendi yanındakiyle sevin(ip övün)mektedir.” (30/Rûm, 30-32)

Rûm 30'ncu âyette Peygamber(s.a.a.)e, yüzünü dosdoğru Allah'a yöneltmesi, başka hiçbir uydurma tanrıya ve inanca sapmadan doğruca Allah'a tapması; Allah'ın, insan sağduyusunun benimse­mesine uygun olarak koyduğu dinin yasalarına uyması emrediliyor. Allah'ın yaratışının değiştirilemeyeceği, tevhidin de değişmeyeceği, doğru dinin sadece Allah'a tapma olan tevhîd dini olduğu, fakat insanların çoğunun bunu bilmedikleri belirtiliyor.
 
Allah, insanları, kendisini tanıyıp O'na kulluk etme yeteneğinde yaratmıştır. Dış etkenlerden uzak olan insan aklı, düşününce kâinatın bir tek yaratıcısı olduğunu anlar. İslâm filozofu İbn Tufeyl, insandaki Allah'ı birleme ve O'na tapma isti'dâdını, Hayy ibn Yakzân adlı felsefî romanında dile getirmiştir (Onun bu eseri, daha sonra taklit edilerek Robinso Krizu şekline dönüştürülmüştür). Mademki Allah insanları böyle tevhîd ikrarı üzere yaratmıştır. Öyle ise Allah'ın yarattığı bu doğal inancı değiştirmek, Allah'a ortak koşmak doğru değildir. İnsanların çoğu bilmese de doğru din, Allah'ın birliğine inanma olan tevhîd dînidir.
 
Doğru anlamına geien hanîf, Kur'ân'da çoğunlukla tevhîd ve Allah'a şirk koşmama anlamında kullanılmıştır. İnsanın yaratılışında yalnız Allah'a tapma eğilimi vardır. Yaratılışından gelen bu eğilimi değiştirmek, O'ndan başka varlıklara tapmak, Allah'a ortaklar tanımak doğru değildir. Çünkü bu, doğal eğilimi, yani fıtrî dîni değiştirmek olur. Peygamber (s.a.s.)’in: "Her çocuk, fıtrat üzerine doğar. Sonra annesi babası onu ya Yahudi, ya Hıristiyan, ya da mecûsî yapar. Nasıl ki hayvan da uzuvları tam olarak doğar. Hiç doğan hayvanda bir eksiklik görür müsünüz? İsterseniz 'Allah'ın yaratma yasasına dön ki insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru dîn budur” âyetini okuyunuz" (Buhârî, Cenâiz 79, 92, Tefsîr, sûre 30, Kader 3; Müslim, Kader 22, 24; Ebû Dâvûd, Sünnet 17; Muvatta', Cenâiz) demiş­tir.
 
Müfessirler, İbni Abbâs'tan ve başka kimselerden fıtrat'tan maksadın İslâm olduğunu rivâyet etmişlerdir. Biraz önce işaret ettiğimiz gibi burada fıtrat, insanda bulunan eğilimdir. Ancak bu istîdâd inancı, dünyâ hükümlerinin uygulanmasında geçerli değildir. Geçerli olan, şer'î inançtır.
 
İnsan Allah'a tapma eğilimi ile doğar. Sonra anne babanın ve çevrenin etkisiyle bu eğilim başka yönlere çevrilir. O zaman insan, Allah'a ortak koşmağa, putlara tapmağa başlar. Oysa doğal eğilim, yalnız Allah'a tapmaktır. Ailenin ve çevrenin etkisi, bu doğal eğilimin yönünü saptırır. Birtakım doğal eğilimlerle dünyaya gelen insan ruhu, üzerine yazılanı alan beyaz bir sayfa gibidir. Toprak kendisine ekilen tohumu bitirdiği gibi, ruh da kendisine aşılanan düşünceleri alır. Çocuğa doğru inanç aşılanırsa ruhu onunla yoğrulur, bozuk inanç aşılanırsa ruhu onunla yoğrulur. Ona çocukluk çağında istenen inancı aşılamak mümkündür.
 
Ashâbdan el-Esved ibn Serî1 şöyle demiş: "Peygamber(s.a.s.)’e geldim, onunla beraber savaştım, zafere ulaştım. O gün insanlar o kadar savaştılar ki çocukları dahi öldürdüler. Bunu Allah'ın Elçisi duyunca: 'Şu kavimlerin hali nice olur ki çocukları öldürecek kadar ileri gittiler!' buyurdu. Bir adam: 'Yâ Resûlâllah, onlar müşriklerin çocukları değil mi?' dedi. Peygamber (s.a.s.): 'Hayır, dedi, sizin hayırlınız müşriklerin çocuklarıdır. Çocukları öldürmeyiniz, çocukları öldürmeyiniz, her çocuk fıtrat üzere doğar. Dili dönünceye dek bu fıtratta kalır. Dili inancını söyleyecek kadar açılınca annesi babası onu ya Yahudi, ya da Hıristiyan yaparlar." (İbn Mâce, Cihâd 30; Ahmed bin Hanbel, Müsned 3/435, 488; Dârimî, Siyer 25)
 
Rûm 31-32'nci âyetlerde müslümanlara, yalnız Allah'a yönelmeleri, namaz kılmaları, dinlerini bölüp de çeşitli fraksiyonlara ayrılan ve her biri kendi inanç ve düşünceleriyle övünen müşriklerden olmamaları emredilmektedir. İnsanlar arasında ayrılıkların, çeşitli dinlerin zuhuru, yaratılışlarında muvcut doğal din eğiliminden sapmalarından sonra olmuştur. Nitekim yüce Allah: "İnsanlar bir tek milletten başka bir şey değildi, sonra ayrılığa düştüler." (10/Yunus, 19) âyeti ile bu gerçeğe işaret buyurmuştur.
 
Yüce Allah, sağduyunun gösterdiği fıtrî (doğal) dinden ayrılanları tekrar ona döndürmek için peygamberler göndermiştir. Peygamberlerin görevi, fıtrattan sapanları, tekrar fıtrat dini olan Allah'a kulluğa döndürmektir: "İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan Kitabı indirdi. Oysa kendilerine Kitab verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki aşırılıktan ötürü o (Kitâb hakkı)nda anlaşmazlığa düştü(ler). Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ihtilaf ettikleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir." (2/Bakara, 213)

"Çağımızda birçok bilgin ve filozof, tarihî, sosyolojik, astronomik, matematiksel ve biyolojik araştırmaları sonucunda bu fıtrat dininin, insanın yaratılışından gelen doğal eğilimi olduğunu kabul etmişlerdir." (et-Tefsîru'l-hadîs, 6/296; Tabbâre, Rûhu'l-lslâm 84-90; Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yayınları: 6/247-252)
 
 
İzzet Derveze diyor ki:
30. Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah'ın o fıtratına (Fıtratallahi Allah'ın insanlara uyulmasını vâcip kıldığı emri veya onların bunu kabul edip uymaya meyyal olarak yaratılıp biçimlendirilmesidir. Yahut onların üzerinde yürümelerinin emredildiği yol anlamındadır.) çevir ki, insanları bunun üzeri­ne yaratmıştır. Allah'ın yaratması' (Li halkillâhi Müfessirlerin birçok tabiin âlimlerinden ve müfessirlerinden naklettiğine göre Allah'ın dini anlamındadır. Bu yorum isâbet­li ve âyetlerin ruhuna da uygundur.) için hiç bir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak İnsan­ların çoğu bilmezler.
31. Yalnız O'na yönelin ve O'ndan korkun; namazı kılın ve (Allah'a) ortak koşanlardan olmayın.
32. (Onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular. Her grup kendi elindekiyle övünüp sevinç duymaktadır.
 
Birinci âyette Peygamber'e Allah'ın dinine tam bir ihlâsla (Bkz. Taberi, Begavi, İbn kesir Tefsirleri) sarılması, hiçbir sapma (Bkz. a.g. eserler) ve tereddütte bulunmaması emredilmektedir. Bu din, Allah'ın insanları onu kabul etmeye meyyal ve uygun olarak yarattığı bir dindir; üzerinde yürüyüp takip etmelerini farz kıl­dığı yolu ve emridir. Bu yol öyle bir yoldur ki, İnsanların çoğu bunu idrâk etmeseler de, ne üzerinde bir değişikliğin ne de bir tadîlatın vuku bulması doğru ve mümkün değildir.
 
Bunu takip eden iki âyette de hem Peygamber hem de müslümanlara, yönlerini sa­dece Allah'a çevirmeleri, salih ameller işlemekle, sırf O'nun için namazı dosdoğru kıl­makla, O'ndan sakınıp korkmakla, din konusunda birçok grup ve hevâlara ayrılan ve her grubun sahip olduklanyla övünüp sevindiği müşriklerden olmamaları emredilmektedir.
 
Âyetler öncekilerle sıkı bir bağ içerisindedir. Peygamber ve mü'minlere, kâfirler ve müşriklerin üzerinde bulundukları bâtıla, sapıklığa ve haktan sapmış hevâlara karşı ta­kınmaları gereken tavır açıklanmaktadır.
 
İkinci âyette, birinci âyetle Peygamber'e yönelik olan emrin aynı zamanda müslü-manları da kapsadığı ifâde edilmektedir. "Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dîne, Allah'ın o fıtratına çe­vir ki insanları bunun üzerine yaratmıştır" âyetindeki “hanif” kelimesi dosdoğru anla­mındadır. Kur'an'da çoğunlukla Yunus sûresinde de açıklayıp örneklerini sunduğumuz gibi, Allah'ı birlemek ve şirk koşmamak anlamında kullanılmıştır.
 
Bu durumda âyetteki emir, Allah'ın birlenmesine, sımsıkı sarınılmasımn gereğine, bunun, üzerinde hiçbir tadil ve değişikliğin yapılması doğru olmayan Allah'ın dini ol­duğuna dikkat çekmek amacıyla gelmiştir. Peygamber'den nakledilen bir hadiste şöyle buyuruImuştur (Bkz. Taberi, İbn Kesir tefsirleri). "Bütün doğan çocuklar fıtrat üzerine doğarlar. Bundan sonra da anne-babası onu ya yahudileştirirler veya hristiyanlaştırırlar yahut da mecusi yaparlar. Nasıl ki bir hayvan kendisinden uzuvları tam bir hayvan doğurup çıkarır, işte öyle... Siz hiç ondan uzuvları olmayan bir hayvan yavrusu çıktığını gördünüz mü? Sonra şu âyeti oku­du; "Allah'ın o fıtratına ki; insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratması için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur)..." Müfessirlerin İbn Abbas ve tabiin müfessirlerinden naklettiklerine göre (Bkz. Begavî tefsiri), fıtrattan maksat İslâm'dır. Bu, şu anlama gelmektedir: Bir dine sahip olmak, yani din düşüncesini veya bu kâinatın öte­sinde yaratıcı yüce bir akıl gücünün varlığını hissetmek; bu gücün birliğim ve ibâdete lâyık olduğunu duyumsayarak nefsi, benliği O'na teslim etmek, insanların her şart ve ortamda onun üzerine yaratılıp biçimlendirildikleri bir tür içgüdüdür. Onlar çevrelerini kuşatan veya içinde yetişip büyüdükleri, cahillikten, dünyevî emellerden kaynaklanan sapık hevâlanndan ve geleneklerinden etkilenmedikleri müddetçe bu içgüdülerine tâbi olurlar. Çünkü insan aklının saf-berrak halinin de bundan başka bir şeyi idrâk edip ka­bullenmesi mümkün değildir. Yunus sûresinin 19. âyeti değişik bir üslupla bu gerçeği ifâde etmektedir; "İmanlar bir tek ümmetten başka bir şey değildi, ama ayrılığa düştü­ler..."
 
İşte bundan dolayıdır ki, Allah peygamberlerini; sapıklığa dikkat çekip, insanları on­dan korumaları için müjdeleyici ve korkutucu olarak göndermiştir. Bu, Bakara sûresinin şu âyetlerinde belirtilmektedir: "İnsanlar bir tek ümmet idi. Sonra Allah peygamberleri, müjdeciler ve uyarıcılar olarak gönderdi; onlarla beraber, anlaşmazlığa düştükleri konularda insanlar arasında hükmetmek üzere, içinde gerçekleri taşıyan kitabı indirdi. Kendilerine kitap verilmiş olanlar, kendilerine açık deliller geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan ötürü o (kitap hakkı)nda anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah, kendi izniyle inananları, onların üzerinde ayrılığa düştükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir." (2/Bakara, 213).
 
İman edenlerle kastedilen Muhammed'in tâbîleridir. İşte bu şekilde İslâm dini, Al­lah'ın insanları üzerinde yarattığı saf, sade insan fıtratına uygun din olmaktadır.
 
Önceki sûrelerde birçoğu geçen Kur'an açıklamaları, büyüklenen kimseden başkası­nın inkâr edemeyeceği Allah'ın varlığına, vahdaniyetine, bütün kemâl sıfatlara sahip oluşuna, tüm noksanlıklardan uzaklığına ve yüceliğine, sadece O'nun boyun eğilmeye ve yalvarılmaya lâyık olduğuna dair deliller içermektedir. Bu konuda yeterli miktarda açıklamada bulunduk. Böylece dimdik ayakta duran dosdoğru İslâm dininin inanç boyu­tunu açıklamış olduk. O, insanın fıtratı, Allah düşüncesi, O'nun birliği ve nefsi sadece O’na teslim etmenin adıdır.
 
Kayda değer bir husus da insan fıtratının temsil ettiği bu tablonun varlığını ve işlevi­ni muhtelif asırlardan çağımıza kadar yaşamış birçok âlim, felsefeci ve araştırmacı, ta­rihle, sosyal hayatla, astronomiyle, matematikle ve tabiat ilimleriyle ilgili yaptıkları araştırmalarının bir sonucu olarak açıklamış olmalarıdır. Bunun için, bu konuda sadece büyüklenen inatçı kimse tartışabilir ve aynı zamanda bunun aksini de ispatlamaya gücü yetmez demek doğru olur (Bkz. Ruhu'l-İslâm, Râbûs baskısı, s. 84-90).
 
"(Onlar) Dinlerini parçaladılar ve bölük bölük oldular..." âyeti her ne kadar müş­riklerin yolunu tutmaktan nehyediyorsa da, bu son âyetle evrensel bir mesaj bulunmak­tadır. -Ki onlar dinde gruplara, fırkalara ayrılmalarından dolayı kınanmışlardı, zira onla­rın bir kısmı meleklerden ve başkalarından bazı varlıkları O'na ortak koşmakla birlikte Allah'ı itiraf edip kabul ediyordu; yine onların bir kısmı putperest, bir kısmı yıldızlara tapıyordu; bir kısmı da ateşe tapıyordu., vs.- Öyle ki din konusunda nefislerin hevâ ve arzularına kapılarak fırkalara ve gruplara ayrılması ve her grubun kör bir taassupla ken­di görüşüne sarılması şiddetle kötülenip yasaklanmaktadır.
 
Fakat bu, hakkında açıkça Kur’an nassı veya sahih Peygamber hadisi bulunmayan içtihadî konularda ihtilâf etmesinler anlamına gelmemektedir. Zira bu çok tabii bir durum olup, buna ehil olan her insanın da görevidir. Yalnız burada Allah'ın Kitabı'nda, elçisi­nin sünnetinde belirlenen değişmez, açık prensip ve esaslardan sapmama şartı vardır. İç­tihadın hevâya, arzuya dayanmaması veya ona destek çıkmayı amaçlamaması gerekir (İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları, 4/298-301).

 
Mahmud Hicazi diyor ki:
30- Ey Muhammedi Hakka yönelerek kendini, Allah'ın insanlara ya­ratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dos­doğru din budur, fakat İnsanların çoğu bilmezler.
 
31-32- Allah'a yönelerek O'na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılı­nız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.
 
Bazı Kelimeler: Sapık dinlerin tümünden hakka yönelen kimseler olarak. Allah'ın fıtrat ve yaratması O'na yönelerek. Doğru yol üzerinde bulunan."Şiat" kelimesinin çoğulu olup, parti ve grup anlamına gelir. Belli bir görüş etrafında topla­nan cemaat.
 
Açıklama: Hak ve hak'kın delilleri ortaya çıkıp, şirk ve şirkin vehimleri geçersizli­ğini ortaya koyduğunda, İslâmm gerçek din olduğuna dair kuvvetli deliller belirginleştiğinde, artık sen de sapıklıklardan arınmış olan dine yönel, yüzü­nü O'na çevir. Nefsini düzelt, zâtın ve bütün varlığın ile, âyetleri zahir olan hak dine yönel. Diğer bütün dinlerden vazgeç. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğru dine çevir." ifâdesi, dine yönelmeye ve dinde sebat etmeye, di­nin sebeplerine sarılmaya, ilkelerini yakalamaya dair bir temsildir. Zira bir-şeye kast eden kimse O'na azmeder. Yüzünü ona doğrultur. Bütün varlığını O'na yöneltir. Sağa sola sapmadan doğrudan o şeye doğru gider.
 
Bu emir Peygamber (s.a.s.) efendimize verilmiştir. O da aynı şekilde bu emri ümmetine iletmiştir. Şu halde ey mü'minler! Allah'ın, insanları, üzerine ya­ratmış olduğu hilkat ve tabiata uyun. Bu kelimenin yorumunda fıtratın, İslâmiyet veya hak din olduğunu söyleyenler de olmuştur. Ancak birinci görüş daha tercihe şayandır, zira Cenâb-ı Allah buyurmuş ki: "Allah'ın yaratması değiş­tirilemez." "Gökleri ve yeri yoktan var eden." (35/Fâtır, 1). "Ben yalnız beni yaratana (taparım). Çünkü O, bana doğru yolu gösterecektir." (43/Zuhruf, 27). Cenâb-ı Allah, insan­ları fıtrat ve tabiatları ile Allah'ı birlemeye istidatlı olarak yaratmıştır. Bu is­tidatları sayesinde Allah'ı birleyip tevhid ederler. İnkâr etmezler, İnsan kendi şahsiyyetini, fıtrat ve tabiatını terk etse bile, din olarak İslâm’dan başkasını seçmez. Çünkü İslâmiyyet fıtrat ve tabiat dinidir. Akla hitab ederek gelen bir dindir. Sapıklıklardan arınan selim nefislerin ihtiyacına cevap verecek vasıf­ta bir dindir. İşte bu ilk fıtrat dinidir. "Allah'ın boyası (ile boyan). Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" (2/Bakara, 138)
 
İnsanların içinde, azıp sapık­lığa düşenler ancak şeytanın vesvesesi dolayısıyla azıp sapıklığa düşerler. İn­sanı,, içinde yaşadığı aile çevresindeki fertler, Özellikle Ana ve babası etkiler. Bu noktadan hareket ettiğimiz takdirde şu aşağıda ki hadis-i şerifin anlamını daha iyi kavrayabiliriz: “Her doğan, fıtrat üzerine doğar. Sonra ana ve baba­sı onu yahudileştirir, ya da hristiyanlaştmrlar.” Yine bu cümleden olarak Pey­gamber (s.a.s.) efendimiz, Rabbinden rivâyet ettiği kudsi bir hadiste şöyle der: "Bütün kullarımı, sapıklıktan hakka doğru meyilli olarak yarattım. Sonra şeytanlar onları dinlerinden uzaklaştırdılar. Benden başkalarını bana ortak koşmalarını onlara emrettiler."
 
Ey insanlar! Allah'ın, bütün insanları üzerinde yaratmış olduğu fıtratına sanlın. O'nun, içinizde yaratmış olduğu tevhid inancını değiştirmeyin. Sizin tabii fıtratınızı şeytanın vesvese ve azdırmasına tabii olarak değiştirmeyin. Fıtrat dini olan İslâm dinine dönün, bu din dosdoğru bir dindir. Doğru yol üzerin­de bulunan bir dindir, ama insanların çoğu bilmezler. Allah'a yönelerek, tevbe edip hükümlerine dönerek ilahi fıtrata sarılın ve Allah'tan sakının. O'na karşı gelmeyin. Namazısını dosdoğru kılan ve tabii dinlerinden ayrılan, İslâm’ı terk eden müşriklerden olmayın. O müşrikler ki, fıtrat dinini çeşitli bö­lümlere ayırıp çeyitli görüşlere ve dinlere taksim ettiler. İnsanları gruplara ayır­dıkları gibi, kendileri de bölünüp parçalandılar. Her grup ve her parti, ken­di yanında bulunan kısım ile Övünüp sevindiler. Zannettiler ki, yanlarında bulunan bâtıl şeyler, içinde hiç şüphe bulunmayan hak'tır. Oysa hak, Allah’ın murat buyurduğu şeydir. Hayır, Allah'ın seçip beğendiği şeydir.
 
Âyetlerde geçen; yaratma, yoktan var etme mânâsı, fatara fiili ile ifâde edilmiştir. Buna göre, insan fıtratı denilince: Allah'ın, onu yarattığı ilk şekil ve yapı üzerinde temiz olarak bulunması anlaşılır. Bu temiz yapının kirleti­lip, bozulması, iman ve kemâle uygun bu yapının, inkâr ve alçalmaya yönel­tilmesi, fıtratın bozulması demektir (Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 4/550-551).
 
 
Fahreddin Râzi diyor ki:
"Hayır, o zulmedenler, bilgisizce hevâlanna uydular. Artık Allah'ın saptırdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir? Onlar için, hiçbir yardımcı yoktur. O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak, dine, Allah'ın insanları üzerine yarattığı fıtratına çevir. Allah'ın yaratışına bedel hiçbirşey yoktur. îşte dosdoğru ayakta duran din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (30/Rûm, 29-30)
 
Yani kölenin efendiye ortak koşulması câiz değildir. Fakat müşrikler, bilgisizce, hevâ-ü heveslerine uyup, hiçbir delil olmadığı halde Allah'ın ortaklan bulunduğunu söylediler. Cenâb-ı Allah daha sonra bu ortak koşma işinin, Kendi izin ve iradesi ile olduğunu "Artık Allah'ın saptrdığı kimseyi kim doğru yola iletebilir" diyerek beyan buyurmuştur, yani, "Bunlar Allah'ın saptırdığı kimselerdir. Dolayısıyla onların hidâyetçisi yoktur. Bu sebeble onların sözlerinin seni üzmemesi gerekir." Burada şöyle bir incelik vardır. "Artık Allah'ın saptırdığı kimseyi kim hidâyete erdirebilir?" âyeti, önceki açıklamayı kuvvetlendirmektedir. Zira Cenâb-ı Allah, Kendisinin hiçbir şeriki olmadığını bildirip, daha sonra da, "Hayır hayır... Müşrikler bilgisizce şirk koşuyorlar" deyince, buna karşı sanki "Onlara, kendi rızası hilafına tasarruf etme yetkisini sen verdin. Aziz ve efendi olan ise, kulunun-kölesinin, kendi rızasının aksine tasarrufta bulunamadığı kimsedir." denildi de, Cenâb-ı Allah, "Hiç şüphesiz, bunu o kendi başına yapmamıştır. Bu, Allah'ın izin ve iradesiyle olmuştur. Ama onların yardımcıları yoktur. Onlar Allah'ı bırakınca, Allah da onları bırakmıştır. Onların tutunup güvendikleri kimse, kendilerinden hiçbirşey defedemez. Dolayısıyla onların gerçek bir yardımcıları yoktur.
 
Daha sonra Allah Teâlâ "O halde sen yüzünü bir muvahhid olarak, dine, Allah 'm insanları üzerine yarattığı fıtratına çevir. Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur" buyurmuştur. Bu şu mânâyadır: İş ortaya çıkıp, vahdaniyyet zahir olup, müşrikler hidâyeti bulamadığına göre, onlara iltifat etme. Kendini dine çevir."
 
Âyetteki, "O halde sen yüzünü bir muvahhid (hanîf) olarak, dine çevir" ifâdesi, herşeyinle bütün varlığınla dine yönet" demektir. Burada Allah Teâlâ, Peygamber (s.a.s)'in kendisini, "yüz" kelimesi ile ifâde etmiştir. Bu tıpkı, "Herşey helâk olucudur, ancak o (Allah'ın) yüzü müstesna,.." (28/Kasas, 88) âyetinde olduğu gibidir. Buradaki yüz, Cenâb-ı Hakk'ın zâtı ve sıfatları mânâsınadır. Âyetteki, "hanîf" kelimesi, "dinin dışında kalan herşeyden meyledici, yüz çevirici olarak" demektir, yani, "O dine yönel ve başka herşeyden dön" yani, "Kalbinde, kendine meyledeceğin başka hiçbirşey kalmasın" demek olup, mânâ olarak "Müşriklerden olmayın" (30/Rûm, 31) ifâdesine yakındır.
 
Daha sonra Allah Teâlâ, "fıtratallah..." buyurmuştur. Bu, "Allah'ın tevhidine yapış." Çünkü Allah insanları, o tevhid (inancı) üzerine yaratmıştır. Zira O, onları Hz. Adem (a.s.)'in sulbünden alıp, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" demiş; bunun İzerine onlar da "Elbette Rabbimizsin" demişlerdir" demektir.
 
Cenâb-ı Hakk'ın buyruğu hakkında şu izahlar yapılmıştır. Bazı müfessirler bunun, kavmi inanmamasından dolayı, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Izüntüsünü yatıştırmak için gelen bir ifâde olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allah "eâlâ sanki şöyle demek istemiştir: "Bu kâfirler, şekavet için yaratılmışlardır. Şaki olarak yazılan, şakî olması takdir edilmiş olan, said olamaz."
 
Bunun mânâsının, şöyle olduğu da söylenmiştir: "Allah'ın bir oluşu, insanların kalbinde kök salmıştır. Bunda bir değişiklik söz konusu değildir. Hatta onlara, "Gökleri ve yeri kim yarattı?" diye soracak olsan, "Allah" derler. Fakat bu fıtrî iman kâfi değildir."
 
Şöyle de denilebilir: "Allah, mahlûkatı Kendisine ibâdet etsinler diye yaratmıştır. Öyle ise hepsi de O'nun kulu ve kölesidirier. "Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur" yani, onların kul olmaları, memlûkün (kölenin), bir insanın kulu olması gibi değildir. Çünkü bu mülk oluş, o insandan bir başkasına geçebilir veya bu köle azâd edilmek suretiyle onun mülkü olmaktan çıkabilir. Ama mahlûkatın, Cenâb-ı Hakk'a kul olmaktan çıkmaları asla mümkün olmaz. Bu, "İbadet, mükemmelliği elde etmek için yapılır. Kul, ibâdet ile kemâle erdiğinde, artık üzerinde bir mükellefiyet kalmaz" diyenlerin görüşünün; müşriklerin, "Noksan varlık olan insan, Allah'a ibâdet etmeye elverişli ve lâyık değildir. İnsan, ancak yıldızlara tapabilir. Ancak yıldızlar Allah'a doğrudan doğruya ibâdet edebilir" şeklindeki görüşünün ve hhstiyanların, "Allah İsa'ya hulul etmiş ve böylece İsâ,, ilâh olmuştur" şeklindeki görüşlerinin yanlış olduğunu anlatmak içindir. İşte bu noktada Cenâb-ı Allah, "Allah'ın yaratmasında asla bir değişiklik yoktur. Aksine sayılan bütün bu şeyler, O'nun kuludur. Onların, sayılanların dışına çıkmaları mümkün değildir" demiştir.
 
Daha sonra Allah Teâlâ "Bu, kendisinde hiçbir eğrilik-büğrülük olmayan, dosdoğru bir dindir. Fakat insanların çoğu, bunun dosdoğru bir din olduğunu bilemezler" buyurmuştur.

Dini Bozup Fırkalaşanlar: "Hepiniz O'na dönün, O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kûm ve müşriklerden olmayın, ki onlar dinlerini darmadağınık etmişler ve fırka fırka olmuşlardır. Bunlardan her zümre, ellerinde olana sevinirler" (30/Rûm, 31-32).
 
Cenâb-ı Hak, "bütün diğer dinlerden meyledici olarak" mânâsında "hanîfen" dedikten sonra "O'na yönelenler olarak..." buyurmuştur. “Yüzünü …çevir" ifâdesinde hitab, Hz. Peygamber (s.a.s)'edir, ama bununla bütün mü'minler kastedilmiştir. Allah Teâlâ, "O'ndan ittika edin, korkun" yani, "Bana yönelip dünyayı terkettiğinizde (önemsemediğinizde), kendinizi emniyette hissedip, Bana ibâdeti hiç bırakmayın. Aksine Benden korkun. Bana ibâdete devam edip, namazınızı dosdoğru kılın", yani "Sizin daha önce söylediğiniz gibi, kurbiyet (yakınlık) elde ettiğinizde bile, yine Allah'a ibâdet etmeye devam ediniz" demiştir.
 
Daha sonra Cenâb-ı Allah, "Müşriklerden olmayın." buyurmuştur. Müfessirler şöyle demişlerdir: "Bu, "iman ettikten sonra, artık müşrik olmayınız ve böylece Allah'dan başkasını gaye edinmeyiniz" demektir. Burada şöyle bir izah yapılabilir: Cenâb-ı Hak, "münîbîn" kelimesi ile kulunu, açık şirkten çıkaran tevhide işaret etmiş; "Müşriklerden olmayın" tabiri ile de, kulunu şirk-i hafiden (gizli şirkten) çıkarmayı kastetmiştir, yani, "Amelinizde ancak Allah'ın zatını (rızasını) hedefleyiniz ve onlarla ancak Allah'ın rızasını elde etmeye çalışınız. Çünkü dünya ve ahiret, Allah'ın rızası elde edildikten sonra, kendiliğinden elde edilir" demek istemiştir. İşte bundan ötürü O, "Onlar, dinlerini darmadağınık etmişler ve fırka fırka (siya an) olmuşlardır" buyurmuştur. Bu, "Onlar, İslâm'a gelip, tek bir hale gelmediler. Herbiri ayn ayrı yollar tutturdu" demektir. Şöyle de denilebilir: Onların bir kısmı Allah'a, dünyevî maksadlardan ötürü, bir kısmı, cennetten ötürü, bir kısmı da cehennemden kurtulma ümidinden ötürü ibâdet ettiler. Herbiri de, tutturduğu yola sevinir ve o yolu beğenir. Ama esas ihlâslı olan, elindeki şeye, tutturduğu yola sevinmez. Onun sevinci, Atlah katında olma ile, O'nun huzuruna ulaşma iledir. Bu böyledir. Çünkü biz insanların elinde bulunan herşey, "Sizin yanınızda olanlar tükenir. Ama Allah'ın katında olanlar bâkîdir..." (16/Nahl, 96) âyetinde beyan edildiği gibi, tükenmeye mahkûmdur. O halde, sizin elinizde olanlarla ilgili ferahlayabileceğiniz bir gayeniz olamaz. Esas matlub, Allah katında olan şeydir ve ferahlık onunla elde edilir. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Bilakis onlar, Rableri katında, diridirler. (Allah'ın) lütfundan kendilerine verdiği ile hepsi şâd olarak, rızıklanırlar." (3/Âl-i İmran, 189-170) buyurmuş ve onları, Rableri katında bulunan ve bitmeyen fazlından elde ettiği şeylerle şâd olan kimseler olarak anlatmıştır. Nitekim Cenâb-ı Hak, "De ki: "(Katınızda olanlarla değil), ancak Allah'ın fazlı ve rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler." (Yunus, 58) buyurmuştur. Çünkü insanın elinde olanlar bitip tükenir. Bu işin dünyada böyle olduğu zahirdir. Ahirettekine gelince, kulun yeme-içme ile elde edeceği şeyler de son bulur. Fakat Cenâb-ı Hak, o kimseye o şeyin aynısını, bitmek bilmeyen fazlından ötürü, sonsuza kadar yeniler. O halde bitmeyen, ancak O'nun fazlı ve lütfudur (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları:18/108-111)
 
 
Vehbe Zuhaylî diyor ki:
Fıtrat Ve Tevhid Dini Olan İslâm'a Uymanın Emredilmesi
30- Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır. Allah'ın yaratmasında değişiklik yoktur. İşte en  sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.
31- Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın.
32- Sakın dinlerini parça parça eden ve gruplara ayrılanlardan ol­mayın. Her grup kendilerinin sa­hip oldukları şeylerle övünür.
 
Belâgat: "Yüzünü çevir" cümlesi cüz'ün kullanılıp küllün irade edilmesi şeklin­de mecaz-i mürseldir. Yani Allah'a bütün varlığınla yönel, demektir.
 
Kelime ve İbareler: 'Yüzünü tevhid ehli olarak" sapıklık yolunu terk ederek ve doğru yola meyilli olarak "tamamen dine çevir." Dine tâbi ol, dinde ihlâslı ol, İslâm'a yönel ve sen ey Muhammed, sana tâbi olanlarla birlikte din üzerine sebat et. "Bu Allah'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır." Allah insanları Allah Tealâ'ya kulluk şuuru, Hakkı kabul etme ve idrâk etme şuuru üzerine yaratmıştır.

"Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." Hiçbir kimsenin Al­lah'ın fıtratını değiştirmeye hakkı yoktur. Allah'a şirk koşmak suretiyle Onun dinini değiştirmeye hakkınız yoktur. "İşte en sağlam din budur." Uyulması emredilen bu din ya da fıtrat, dosdoğru dindir, hiçbir eğrilik veya sapma olmayan en doğru dindir. Bu da Allah'ın birliğidir. "Fakat insanla­rın çoğu bilmezler." Yani Mekke kâfirleri gibi insanların büyük çoğunluğu vahyin inmesi anında düşünmemeleri ve tefekkür etmemeleri sebebiyle Al­lah Tealâ'nın birliğini ve dinin doğruluğunu bilmezler.
 
Tevbe, amellerde ihlâslı olmak, emredilen hususlara sarılmak ve nehyedilen hususlardan kaçınmak suretiyle "Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun." Dini yaşayın, O'na tâbi olun ve Allah'tan korkun. Çünkü bu hitap hem Rasulullah (s.a.s.)'e, hem de ümmetinedir. Ancak âyet Rasulullah (s.a.)'i tazim etmek için ona hitap ederek başlamıştır.
 
"Sakın dinlerini parça parça eden" kimselerden olmayın. Yani kendi nefsî arzularının farklı farklı olması sebebiyle ibâdet ettikleri hususlarda ihtilafa düşenlerden olmayın. Âyetteki "ferrakû" ifâdesi "fârakû" şeklinde de okunmuştur. Buna göre mana şudur: Uymakla emredildikleri dinlerini terkettiler.
 
Âyetler Arası İlişki: Mahşer yerinde toplanma, öldükten sonra dirilme gibi her şeye muk­tedir olan ilâhî kudretin ve Allah'ın birliğinin delillerini beyan ettikten ve Rasullah (s.a.s.)'in dâvetiyle iftihar etmesi, müşriklerin tavrına önem verme­mesi ve onlara iltifat etmemesi şeklindeki azmini takviye ettikten sonra Allah Tealâ İslâm dinine tâbi olmayı, bu din üzerinde sebat etmeyi ve Al­lah'ın gönüllere ve akıllara tevdi ettiği fıtrat üzere olan bu dinin öngördüğü amellerde ihlâslı olmayı, dinin muhtevasını itiraf etmeyi ve mânâlarını sa­mimiyetle idrâk etmeyi emretmektedir.
 
Açıklaması: “Yüzünü, tevhid ehli olarak tamamen dine çevir. Bu Allah 'ın fıtrata en uygun dinidir ki Allah insanları yaratılıştan bu din üzerine kılmıştır."
 
Yani önceki âyetlerdeki delilleriyle itikad ve din hususundaki hak or­taya çıktığı, şirk ve şirkin alâmetleri hükümsüz ve bâtıl olduğu anlaşılınca Allah'ın senin için tayin ve ikmal ettiği, tevhid dini olan bu dine tâbi ol. Bu din Allah'ın bütün yaratıkları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrat dinidir. Zira Allah, insanları kendisini tanımaları, birliğini kabul etmeleri ve ken­disinden başka hiçbir ilah tanımamaları üzerine yaratmıştır. Bu şekilde bâtıl dinlerden hak dine meyleden kimse ol.
 
Bu, Hz. Peygamber (s.a.s.)'e ve aynı zamanda ümmetine bir emirdir. Bu fıtrat Allah Tealâ'nın buyurduğu gibi: "Allah onları kendi nefisleri üzerine: "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diyerek şahid kılmış, onlar da "Evet" de­mişlerdi." (7/A'râf, 172).
 
Yine Peygamberimiz (s.a.s.), Müslim ve Ahmed'in rivâyet ettiği sahih hadis-i kudsîde şöyle buyurmuştur: "Ben kullarımı tevhid ehli olarak ya­rattım. Şeytanlar ise onları dinlerinden uzaklaştırdı."
 
Buhari ve Müslim'in rivâyet ettiği bir başka hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Her doğan çocuk fıtrat üzerine doğar. Ne var ki çocuklarını Yahudi, Hristiyan ve Mecusî yapan, anne ve babasıdır. Tıpkı bir hayvanın organları tam olarak doğması gibi. Siz hiç o hayvan yavrusunun kulağı ve burnu kesilmiş olarak görüyor musunuz?"
 
Bu iki âyet ve iki hadisten her biri mahlûkatın aslının tertemiz oldu­ğuna, Allah Tealâ'nın mahlûkatmı kendisini tanımaları ve birliğini kabul etmeleri üzerine ve saf İslâm üzerine yarattığına, sonra bazılarına Yahudi­lik, Hristiyanlık ve Mecusîlik gibi fasit dinlerin ârız olduğuna delildir.
 
"Fıtratallahi" yani Allah'ın fıtratına sarılın, ya da Allah'ın fıtratına bağlanın demektir. "Münîbîne ileyh" kavli sebebiyle muhatab fiili çoğul olarak takdir edilmiştir.
 
"Allah 'm yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." Yani hiçbir kimsenin Allah'ın fıtratını (aslî yaradılışı) ve sağlam dini değiştirme hakkı yoktur. Bu ifâde nehiy ya da talep mânâsında haberdir. Yani Allah'ın yarattığı şeyi ve O'nun dinini şirkle değiştirmeyin. Böylece insanları Allah'ın üzerinde yarattığı fıtrî yapılarını değiştirmeyin.
 
Bu hilkatin inanç yönünden tertemiz olduğuna, varlığın ve kâinatın, aslında beşerî aklın saflığına delildir. Sonra nefsi arzular, eğri bilgiler, bâtıl gelenekler ve geçmişlerin daimî taklidi gibi çevre tesiriyle değişme meyda­na gelmekte, düşünce kullanılmaksızın, bağımsız isabetli bakışla bir inanç oluşturmaksızm bir değişiklik meydana gelmektedir. İnsan kendi haliyle başbaşa bırakılsaydı, İslâm'dan başka bir şeyi din olarak seçmeyecekti. Çünkü o, fıtratın ve aklın dinidir.
 
"İşte en sağlam din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." Yani tevhid dinine tâbi olmak, şeriata ve bozulmamış fıtrata sarılmak şeklinde em­redilen bu yol hiçbir eğriliğin ve sapmanın bulunmadığı en doğru yoldur.
 
Ancak insanların çoğu bunu hakkıyla bilmezler. Onlar düşüncelerini kullanmadıkları için ve buna delâlet eden açık burhanlardan ve doğru bil­gilerden istifâde etmedikleri için bundan uzak kalmışlardır. Eğer onlar dü­şünseler, akıllarını kullansalar ve hakkıyla bilselerdi, tevhid dininden, İs­lâm dininden ve O'nun hidâyetinden yüz çevirmezlerdi.
 
"Allah'a yönelenlerden olun. O'ndan korkun. Namazı dosdoğru kılın. Müşriklerden olmayın." Allah'a yönelerek, O'na yalvararak, O'nun dinine tâbi olun. Ona yönelip de dünyayı terkettiğiniz zaman emin olup da, Ona ibâdeti terketmeyin. Bilakis O'ndan korkun ve ibâdete devem edin, O'nu gözetin, O'na itaatte ihmalkâr davranmayın ve masiyet işlemeyin. Namazı dosdoğru kılın, yani namazı şartlarına tam mânâsıyla uyarak, rükünlerini tam yaparak, huşua ve Allah'ı tazime riâyet ederek kılmaya devam edin.
 
İman ettikten sonra O'na şirk koşanlardan olmayın. İbadette Allah'tan başkasını gaye edinmeyin. Bilakis sadece Ona ihlâsla ibâdet eden, Ondan başkasını murad etmeyen tevhid ehlinden olun. Halisane ibâdet ise Buhari ve Müslim'in Hz. Ömer'den rivâyet ettikleri sahih hadis-i şerife göre "Al­lah'ı görür gibi ibâdet et. Sen O'nu görmüyorsan da, O seni görüyor." haki­katine vakıf olarak ibâdet etmekdir.
 
İbn Cerir, Yezid b. Ebî Meryem'den şöyle rivâyet ediyor: Hz. Ömer (r.a.), Muaz b. Cebele uğradı. Hz. Ömer:
- Bu ümmetin temel taşları nelerdir? diye sordu. Muaz:
- Üç şeydir. Bu üçü de kurtarıcı esaslardır:
1- İhlâs: Bu, Allah'ın insan­ları üzerinde yarattığı bozulmamış fıtrattır.
2- Namaz: Dinin ta kendisidir.
3- İtaat: Günahlardan korunmaktır." dedi.
Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
- Doğru söyledin, dedi.
 
Müşriklerin vasıfları ise şöyle anlatılmıştır:
"Sakın dinlerini parça parça edip gruplara ayrılanlardan olmayın. Her grup kendilerinin sahip olduklarıyla övünür." Yani dinlerini parçalara bölen, değişik nefsi arzularına göre Allah'a ibâdette ihtilafa düşen ve fıtrat dinini değiştiren, bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr eden; Yahudi, Hristiyan, Mecusî, putperest ve diğer bâtıl din mensupları gibi çeşitli grup­lara ayrılan kimseler gibi olmayın. Onlardan her grup sahip oldukları şey­leri beğenir. Doğrunu, kendi yanında olduğunu zanneder. Hâlbuki onlar Al­lah'ın dilediği ve kullarına din olarak seçtiği Hakk'a aykırı olan bâtıl üzeri-nedirler.
 
Bu aynı zamanda İslâm ümmetinin ihtilafa düşmesi konusunu da içi­ne almaktadır. İslâm ümmeti itikatta ve amelde pek çok grup ve mezheple­re ayrılmıştı. Bunlardan biri -yani Allah'ın kitabına, Rasulü'nün sünnetine ve Asr-ı Saadet'teki sahabe, tabiîn ve müslüman imamların üzerinde bu­lundukları metotlara sımsıkı sarılan Ehl-i Sünnet ve'1-Cemaat mezhebi-hariç hepsi sapıklıktadır.
 
Nitekim Hakim'in Müstedrek 'inde rivâyetine göre Peygamberimiz (s.a.)'e bu mezhepler arasında kurtuluşa erecek grubun (Fırka-i Nâci­ye'nin) hangisi olduğu soruldu. O da: "Bugün benim ashabımın üzerinde ol­duğu yol üzerinde olan kimselerdir." diye cevap verdi.
 
Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler: Âyetler aşağıdaki hususları açıklamaktadır:
1- İslâm, fitrat ve tevhid dinidir. O, Allah'ın insanları yaratılıştan üze­rinde varettiği bozulmamış fıtrat aslına en uygun olan dindir.
 
Allah'ın fıtratı, tevhid (Allah'ın birliği)dir. Zira Allah, insanları tevhidi kabul edecek, Rablerinin varlığını ve birliğini ikrar edecek şekilde yarat­mıştır. Zira O, insanları henüz ruhlar -zerreler- âleminde iken Âdem'in sul­bünden alarak onlara "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sormuş, onlar "Evet" demişlerdi." (7/A'râf, 172).
 
2- Allah Tealâ tertemiz fıtrat dinine uyulmasını emretti. Çünkü bu tevhid dinidir. İçinde hiçbir eğrilik ve sapma bulunmayan dosdoğru din olan İslâm dinidir. Allah bu dini değiştirmekten ve karıştırmaktan sakındırmıştır. Allah'ın dininin değiştirilmesi doğru değildir.
 
Buhari diyor ki: "Allah'ın yaratmasında hiçbir değişiklik yoktur." âyetindeki "Allah'ın yaratması" ifâdesi "Allah'ın dini" demektir. Öncekilerin yaratılması, öncekilerin dini demektir. Din ve fıtrat ise İslâm'dır.
 
Cenâb-ı Hak ayrıca "Hanîfen" kelimesiyle İslâm milletinden başka bir dine meyletmekten de sakındırmıştır. "Hanifen", bütün neshedilen muhar-ref dinlerden yüzçevirerek mutedil bir şekilde, demektir.
 
3- İnsanların çoğu düşünmemekte ve dolayısıyla kendilerinin ibâdete lâyık bir yaratıcıları olduğunu, takdiri önceden tayin eden, hükmü mutla­ka yerine getirilen ezelî bir İlâhın bulunduğunu ve İslâm'ın en doğru din olduğunu bilmemektedirler.
 
4- Allah Tealâ kullarının kendisine yönelmelerini tevbe ve ihlâsla ken­disine dönmelerini, Ona itaat etmelerini, günahlarından dolayı tevbe et­melerini emretmektedir.
 
Allah, ayrıca takvayı yani Allah'tan korkmayı, O'nun emrettiği şeylere sarılmayı, namazı huşu ve Allah sevgisiyle dolu tam ve kâmil bir şekilde kılmayı emretmekte, ibâdetle şirkin beraberliğinden sakındırmakta, ibâdetin sadece ihlâsla fayda vereceğini beyan etmekte ve bu sebeple "Müşrik­lerden olmayın." buyurmaktadır. Burada anlatılmak istenen husus, kulun gizli şirkten uzaklaşmasıdır. Yani amelinizle sadece Allah'ın rızasını göze­tin. Bununla O'nun rızasından başka bir şeyi talep ederek amel etmeyin.
 
5- İnsanlar fıtrat dinini değiştirmişler, birbirleriyle çelişkili dinler ve görüşler ortaya koymuşlardır. Bu ifâde müşrikleri, putperestleri, Yahudi ve Hristiyanları, ayrıca nefsi arzularına ve bidatlere uyan ehl-i kıble olan müslümaları içine almaktadır. Her grup elde ettikleri şeylerle memnun ve sevinçlidir. Çünkü onlar Hakk'ı tam anlamıyla açıkça anlamamışlardır. Hâlbuki onların asıl görevleri Hakk'ı anlamaları, idrâk etmeleridir (Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 11/84-88).
 
 
Celal Yıldırım diyor ki:
30- Sen artık yüzünü Hakk'a yönelmiş bir birleyici olarak dine çe­vir ki bu, Allah'ın sağladığı bir mayadır, insanları onun üzerine yaratmış­tır. Allah'ın yaratmasında hiçbir değişme, değiştirme bulunmaz. İşte en doğru, en sağlam din budur! Ama insanların çoğu bilmezler.
31- Gönülden kendinizi Allah'a verin, O'ndan korkup (kötülük ve az­gınlıktan, sapıklık ve nankörlükten) sakının; namazı dosdoğru kılın ve sa­kın müşriklerden (Allah'a ortak koşanlardan) olmayın.
32- Onlar ki, dinlerini parçalayıp gruplara ayrıldılar ve her grup be­nimsediği şeyle sevinmektedir.

Din ve Allah Duygusu Fıtrîdir: «Sen artık yüzünü Hakk'a yönelmiş bir birleyici olarak dine çevir ki bu, Allah'ın sağladığı bir mayadır, insanları onun üzerine yaratmıştır...»
 
İslâm, Allah'ın insanlara son mesajı olarak, O'nun varlığını, birliğini tasdîk doğrultusunda hakka tam teslimiyet dinidir. Bütünüyle insan ruhuy­la, sağduyu ve ak!-ı selimle uyum halindedir. Anasından doğan her çocuk bu duygu ve mayayla gözlerini açar. Çünkü onun ruhuna ezelde bu duygu ve maya zerkedilmiştir. Artık onun bütünüyle silinip belirsiz hale gelmesi düşünülemez. Sadece üzerine bâtıldan yana kılıf geçirilerek bir tarafa iti­lir ve tesiri azaltılır.
 
O halde hiçbir çocuk kâfir, putperest, ateşperest ve dinsiz olarak doğ­maz. Hiçbir anarahmi çocuğun bu mayasını değiştiremez. Çünkü Allah'ın hilkat kanununda tebdîl söz konusu değildir ve olamaz. Nasıl ki insan, in­san olarak, koyun da koyun olarak doğar; birinden diğerine geçiş müm­kün değilse, insan ruhundaki fıtrî «Tevhîd İnancı» duygusu da değişmez. Ancak çocuk konuşmaya başlayınca ailesi ve çevresi onun bu mayasını ya geliştirir, ya da külleyip tanınmaz hale getirir.
 
Kur'ân-ı Kerîm en sağlam, en doğru dinin, insan ruhuna zerkedilen ve bütünüyle «Tevhîd İnancı»nı yansıtan fıtrat dini olduğunu açıklayarak onu lâyık olduğu şekilde ortaya çıkarmamızı telkin ediyor. Ne var ki insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.
 
Dindarlık, Önce Kalbin Teslimiyetiyle Başlar: «Gönülden ken­dinizi Allah'a verin. O'ndan korkup (kötülük ve azgınlıktan, sapıklık ve nan­körlükten) sakının. Namazı dosdoğru kılın ve sakın müşrikler (Allah'a or­tak koşanlarjdan olmayın.»
 
İmân, önce kalp ile tasdîk olduğu gibi, kulluk ve dindarlık da gönül teslimiyeti ve yatışkanlığı ile olur. Dış organlarıyla birlikte bedenin ibâdete katılması, şüphesiz ki gönüldeki imân ve teslimiyeti açığa vurmak ve ibâ­deti âdetten ayırmak içindir.
 
O nedenle ilgili 31. âyetle, «gönülden kendinizi Allah'a verin» buyurularak imân ve gerçek dindarlık konusunda kalp teslimiyet ve yatışkanlığının önemi üzerinde durulmakta ve sadece zevahiri kurtarmak için dış or­ganlarıyla teslimiyet gösteren sahte dindarların Ailah yanında hiçbir de­ğeri olmadığına işaret edilmektedir. Zira öylelerinin zahirî teslimiyeti ruh­larına eniekte edilen fıtrat mayasından kaynaklanmamakta ve o bakımdan ilâhî rızaya uygun düşmemektedir. Aynı zamanda fıtrata uygun imân ve teslimiyet ic disiplini doğurur; kalbi Allah korkusu ve sevgisiyle doldurup insanı iyiye, doğruya, faydalıya yönlendirir; uygun olmayan inanç ve tesli­miyet ne iç disiplini doğurur, ne de insanı hayra ve fazîlete yönlendirir.
 
Ruhlarına yerleştirilen fıtrat mayasını özünden ve amacından uzak­laştırılanların bir başka hali ve görüntüsü ise, kişisel çıkarlarından yana dinde bölünüp parçalanmayı ısrarla sürdürmeleri, kendilerinden başkasını tekfîr edip dini ve dindarlığı inhisarları altında tutmaya çalışmalarıdır. Cenâb-ı Hak onların bu çok tehlikeli ve zararlı tutumlarına değinerek mü’minleri şöyle aydınlatıyor: «Onlar ki dînlerini parçalayıp gruplara ayrıldı­lar ve her grup benimsediği şeyle sevinmektedir.»
 
Tahlîl ve Yorum: Fıtrat: Çok yönlü bir kavramdır. O bakımdan ilim adamları az farkla da olsa birtakım açıklama ve yorumlarda bulunmuşlardır. Onları özetle şöyle sıralayabiliriz:
1- İslâmiyet, hakka teslimiyet.
2- Ruhlar yaratıldığında «Ben sizin Rabbınız deği! miyim?» hitabına verilen olumlu cevabın özü ve mayası.
3- Her doğan çocuğun din ve Allah duygusuyla gözlerini açması..
 
Türün özelliğine bağlı kalınması, türden türe geçişin mümkün ol­madığının belirlenmesi.. Nitekim otuzuncu âyetin bir bölümünde bu husus şöyle açıklanmaktadır: «Allah'ın yaratmasında hiçbir değişme, değiştirme bulunmaz.»
 
Âyetler Arasında Bağlantı: Yukarıdaki âyetlerle, Allah'ın ortağı ve yardımcısı bulunmadığı bir mi­sal ile açıklanırken, ferdî mülkiyetin önemine değinildi. Sonra da insan ru­huna enjekte edilen din ve Allah duygusu konu edilerek, bâtılı bırakıp hakka yönelmenin gereği üzerinde duruldu.
 
Aşağıdaki âyetlerle, insanın sıkıntılı ve sevinçli günlerindeki tutum ve düşüncesi konu ediliyor. Rızkın, zekâ, beceri, çalışıp didinme, arayıp bulma gibi kanunlara bağlandığına işaretle Allah'ın rızkı genişletip daralttığına dikkatler çekiliyor, Sonra da sosyal adâleti sağlayan zekât ve benzeri yar­dımlar üzerinde durularak faizden kaçınmamız açıklanıyor (Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 9/4704-4708).
 
 
Ali Arslan diyor ki:
«Allah'ın fıtratından maksat, Allah'ın dinidir. Dine «fıtrat» denilmesinin nedeni insanların din için yaratılmış olmasıdır. Zira Cenâb-ı Hak «Cin ve insanı ancak bana kulluk yapsınlar diye ya­rattım» buyuruyor. Bu kelimeyi içeren 30. âyetin başındaki hitap, Rasûlullah'adır. Yani dosdoğru dine, İslâm dinine yönel! Yüzün yönelmesi, maksadın doğrulanması dinî amellere ciddi bir şekil­de yönelmesi demektir. Yüz zikredilmiştir, çünkü o insanın duyu­larını kapsayan bir merkezdir ve insanların en şerefli uzvu sayılır.
 
Âyetin metnindeki «Hanif» kelimesi neshedilmiş ve tahrif edil­miş bütün dinlerden yüz çevirerek mutedil bir şekilde Allah'a yö­nelmek demektir. Ebû Hureyre'den gelen sahih bir hadiste Rasûlullah şöyle buyurur: «Hiçbir çocuk yoktur ki fıtrat üzerine doğmasın (İslâm dini üzerinde doğmasın. (Doğduktan) sonra anne ve babası onu ya yahudi, ya Hıristiyan veya mecusi yapar­lar. Tıpkı dört bacaklı hayvanın âzâsı tam ve bütün, eksiklikler­den uzak bir dört bacaklıyı doğurması gibi. Acaba bu yavruda siz kulağının veya burnunun kesik olduğunu görür müsünüz? (Yani bu yoktur; fakat siz sonra bunları yaparsınız!)»
 
Sahabiler: «Ey Allah'ın Rasûlü! Acaba küçükken ölenden ha­ber verir misin?» diye sormalarına karşılık Hz. Peygamber de «On­ların ne amel edeceklerini Allah biliyordu» diye cevap verdi.
 
30, âyetteki «Kayyım dîn»den maksat, içinde eğrilik olmayan, haktan inhiraf etme bulunmayan din demektir.
 
«En büyük taat olan namazı kılın. Müşriklerden olmayın. Eh­li tevhidden, ibâdeti sadece O'na has kılanlardan olun. İbadette ondan başkasını irade etmeyenlerden olun.»

Ümmetin Kurtarıcıları: «Hz. Ömer, Muaz bin Cebel’in yanından geçti. Muaz'a, «Bu ümmetin kıyamı nedir?» diye sordu. Muaz, «Üç şeydir ve onlar kurtarıcıdırlar:
1- İhlâstır. İhlâs, Cenâba Hakk'ın insanlar üze­rinde yarattığı fıtrattır,
2- Namazdır. Namaz, dindir.
3- Tâattir. Tâat, ismettir (korunmaktır)» dedi. Hz. Ömer, «Doğru söyle­din» diyerek onu tasdik etti. (Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 13/29-31).
 
 
Ali Küçük diyor ki:
“Ey Muhammed! Hakka yönelerek kendini Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratışında değişme yoktur; işte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”
 
  Yüzünü, yönünü Allah için Hanîf olarak Allah’a döndür, sadece Allah’a yönel, sadece Allah’ın dinine göre bir hayat yaşamanın hesabını yap. O Allah dini, Allah programı fıtrata uygun olarak kullarına koyduğu bir yasadır. Gelin öyleyse ey insanlar Allah sizi ne için yaratmışsa, size nasıl müslümanca bir hayat programı belirlemişse yaratılışınıza uygunca bir hayatın adamı olun. Yüzlerce, binlerce insanın ekonomik gücünü kendinize mal ederek zalimce bir hayat yaşamayın.
 
  Evet Rabbimiz yüzümüzü, kendimizi, tüm hayatımızı kendisine teslim etmemizi, Hanif olarak, aklı, hevâ ve heveslerimizi işin içine karıştırmadan ihlâs ve samimiyetle Rabbimize dönmemizi istiyor. İçimiz ve dışımızın temizliğiyle, niyetimiz ve amellerimizin temizliğiyle kendisine yönelmemizi istiyor. Hayatımızın tümünde, gecemizde gündüzümüzde, malımızda mülkümüzde, ailemizde bireysel hayatımızda, yani hayatın tümünde Müslüman olmamızı istiyor. Hayatımızın her anında yüzümüzü, aklımızı, fikrimizi, düşüncemizi, benliğimizi kendisine döndürmemizi istiyor. Tüm hayatımızda yönümüzü kendisine doğru çevirerek, Onun rızâsını, Onun istediklerini ön plana alarak,  hep Onu hesaba katarak, hep Onun istediği gibi inanıp, Onun istediği gibi hareket ederek, her an Onun kontrolünde, Onun huzurunda olduğumuzu unutmadan bir hayat yaşamamızı istiyor.
 
  Allah’ın yaratışında değişme yoktur. Fıtrat neyse, fıtrat dini olan İslâm neyse, nasıl bir hayat yaşamanızı istiyorsa öylece yaşamaya bakın. Çünkü Allah’ın dini gayyimdir. Allah’ın dini başka hiç bir dine, hiçbir sisteme muhtaç olmadan kendi kendine kaim olan bir dindir. Bir başka dinin, bir başka yasanın desteğine ihtiyacı olmadan varlığını sürdüren bir dindir. Çünkü bu din Hayyu Kayyum olan, kendi kendine var olan ve varlığını sürdürmesi konusunda hiç kimseye muhtaç olmayan bir Allah’tan gelme bir dindir. Kıyamete kadar yeryüzü insanlığının problemlerini çözümleyecek bir dindir. Ama insanlardan pek çoğu bunu bilmiyorlar. İnsanlardan pek çoğu bu Allah dinini bir kenara bırakarak kendi hevâ ve heveslerine tabi oluyorlar.
 
Öyleyse ey Müslümanlar, akıllarımızı başlarımıza almak zorundayız. Fıtrat dini bizden nasıl bir ekonomik hayat, nasıl bir siyasal hayat, nasıl bir aile hayat istiyorsa öylece yaşamak zorundayız. Yönümüzü, yüzümüzü, kıblemizi, yörüngemizi Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın kitabına ve Rasûlünün örnek hayatına doğru çevirmek zorundayız.
 
  Hal böyleyken, Allah bizden bunu isterken şimdi Allah için kendimizi bir sorgulayalım. Yaşadığımız şu hayatta, aile hayatımızda, siyasal hayatımızda, ekonomik hayatımızda gidişimiz, yönümüz kime doğru? Kime yönelmişiz, kime doğru gidiyoruz? Kimin yörüngesindeyiz? Allah’a doğru mu, yoksa hevâ ve heveslerimize doğru mu? Allah’ın dinine doğru mu, yoksa şu müşrik sistemin bize empoze ettiği zulüm anlayışlarına doğru mu? Nereye doğru gidiyoruz? cennete mi yoksa cehenneme mi? Bunun hesabını çok iyi yapmak zorundayız (Besâiru’l-Kur’an, 30/Rûm, 30. âyetin tefsiri).
 


1-       Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 203-206
2-       M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 188-190
3-       Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Yayınları, s. 198-202
4-       Muhsin Demirci, Kur’an’ın Temel Konuları, İFAV Yayınları, 131-134).
5-       Hayati Hökelekli, TDV. İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
6-       Hülya Alper, İmanın Psikolojik Yapısı, Rağbet Y., s. 162-170
7-       Yaşar Düzenli, Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-101
8-       Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Y., s. 190-193
 

Fıtrat Kelimesiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
 
A-  Fıtrat Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 30/Rûm, 30.

B-  Fıtrat Kelimesinin Kökü Olan F-t-r ve Türevlerinin Kullanıldığı Yerler (Toplam 20 Yerde): 6/Enâm, 14, 79; 11/Hûd, 51; 12/Yûsuf, 101; 14/İbrâhim, 10; 17/İsrâ, 51; 19/Meryem, 90; 20/Tâhâ, 72; 21/Enbiyâ, 56; 30/Rûm, 30, 30; 35/Fâtır, 1; 36/Yâsin, 22; 39/Zümer, 46; 42/Şûrâ, 5, 11; 43/Zuhruf, 27; 67/Mülk, 3; 73/Müzzemmil, 18; 82/İnfitâr, 1.  
 





 
 




Ebû Hüreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre;
Hz. Peyhamber (s.a.) şöyle buyurmaktadır: "Hayvan yavrusu doğarken burnu- yahut kulakları kesik olmaksızın uzuvları tam ve mükemmel olarak doğduğu gibi her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere (hak din olan İslâmı kabule müsait olarak) doğar. Sonra anne ve babası onu yahudi yahut mecûsi yaparlar."
Sonra Ebû Hüreyre (ra.) "Ey Muhammed, hakka yönelecek kendini, Allah'ın insanlara yaratılışta verdiği dine ver. Zira Allah'ın yaratılışında değişme yoktur. İşte doğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (1) mealindeki ayet-i kerimeyi okuyunuz! demektedir.
Buhari, Cenâiz 80; Müslim, Kader 22
Rum (30) 30
En'am 3: Allah kimi doğru yola götürmek isterse göğsünü islamiyete açar.
Casiye 2-3: Ey Muhammed! Allah'ın şaşırttığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola getirebilir?
Şura 13: Allah dilediğini kendine seçer
Kehf 79-80-81 Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı. Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk. İstedik ki Rabbleri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.
iki seçeneğin var:
1) "her doğan çocuk İslâm fıtratı üzere doğar" lafını savunacak ve Allah'ın sözü Kur'an'ı reddetmeye, ona şirk koşmaya devam edeceksin.
2) "Kur'an ne derse doğru der" diyerek yaptığın yanlıştan dolayı Rabb'inden af dileyeceksin.
Al sana özgür irade!
The God issue: New science of religion
lead-bornbelievers
In our enlightened world, god is still everywhere. In the UK, arguments rage over “militant atheism” and the place of religion in public life. In the US, religion is again taking centre stage in the presidential election. Try as we might, we just don’t seem to be able to let go.
Perhaps that is because we have been looking at god the wrong way. Atheists often see gods and religion as being imposed from above, a bit like a totalitarian regime. But religious belief is more subtle and interesting than that. In these articles we lay out a new scientific vision that promises to, if not resolve ancient tensions, at least reset the terms of the debate.
Like it or not, religious belief is ingrained into human nature. And a good thing too: without it we would still be living in the Stone Age. Viewing religion this way opens up new territory in the battle between science and religion, not least that religion is much more likely to persist than science. Of course, the truth or otherwise of religion is not a closed book to science: the existence of a deity can be treated as a scientific hypothesis). Meanwhile, society is gradually learning to live without religion by replicating its success at binding people together. This is something secularists ought to take seriously. Only by understanding what religion is and is not can we ever hope to move on.






 
The God issue: New science of religion
In our enlightened world, god is still everywhere. In the UK, arguments rage over “militant atheism” and the place of religion in public life. In the US, religion is again taking centre stage in the presidential election. Try as we might, we just don’t seem to be able to let go.
Perhaps that is because we have been looking at god the wrong way. Atheists often see gods and religion as being imposed from above, a bit like a totalitarian regime. But religious belief is more subtle and interesting than that. In these articles we lay out a new scientific vision that promises to, if not resolve ancient tensions, at least reset the terms of the debate.
Like it or not, religious belief is ingrained into human nature. And a good thing too: without it we would still be living in the Stone Age. Viewing religion this way opens up new territory in the battle between science and religion, not least that religion is much more likely to persist than science. Of course, the truth or otherwise of religion is not a closed book to science: the existence of a deity can be treated as a scientific hypothesis). Meanwhile, society is gradually learning to live without religion by replicating its success at binding people together. This is something secularists ought to take seriously. Only by understanding what religion is and is not can we ever hope to move on.
 
 İnsan Allah’a inanmaya programlı mı doğar?

ABD’de yayımlanan ünlü bilim dergisi “New Scientist” geçtiğimiz haftanın sayısında ‘Tanrı ve Din’ konularına tamamen bilimsel açılardan yaklaşan geniş bir dosya hazırladı. İnsanlarda Tanrı inancı doğuştan mı geliyor yoksa sonradan mı öğreniliyor...
Yavuz Tellioğlu
Yavuz Tellioğlu
Yavuz Tellioğlu The God issue: We are all born believers

Our minds solve fundamental problems in a way that leaves a god-shaped space just waiting to be filled by religion

Out of the minds of babes and infants comes the idea of god

BY THE time he was 5 years old, Wolfgang Amadeus Mozart could play the clavier and had begun to compose his own music. Mozart was a “born musician”; he had strong natural talents and required only minimal exposure to music to become fluent.

Few of us are quite so lucky. Music usually has to be drummed into us by teaching, repetition and practice. And yet in other domains, such as language or walking, virtually everyone is a natural; we are all “born speakers” and “born walkers”.

So what about religion? Is it more like music or language?

Drawing upon research in developmental psychology, cognitive anthropology and particularly the cognitive science of religion, I argue that religion comes nearly as naturally to us as language. The vast majority of humans are “born believers”, naturally inclined to find religious claims and explanations attractive and easily acquired, and to attain fluency in using them. This attraction to religion is an evolutionary by-product of our ordinary cognitive equipment, and while it tells us nothing about the truth or otherwise of religious claims it does help us see religion in an interesting new light.

As soon as they are born, babies start to try to make sense of the world around them. As they do so, their minds show regular tendencies. From birth children show certain predilections in what they pay attention to and what they are inclined to think.

One of the most important of these is to recognise the difference between ordinary physical objects and “agents” – things that can act upon their surroundings.
The God issue: Religion is the key to civilisation

As early humans expanded beyond hunter-gatherer groups, religion was the glue that held societies full of strangers together
Göbekli Tepe in Turkey, a temple at the dawn of civilisation

ON A hilltop in what is now south-eastern Turkey rests the world’s oldest temple of worship. With its massive, T-shaped stone pillars carved with images of animals, Göbekli Tepe is challenging long-held assumptions about the origins of civilisation. While archaeologists are unearthing clues and debating their meaning, the significance of the site escapes no one.

No evidence of agriculture has been found at the site, which may be explained by the fact that it dates back about 11,500 years, making it old enough to have been built by hunter-gatherers. Yet the monumental architecture of Göbekli Tepe would have required the participation of many hundreds, possibly thousands, of people (Documenta Praehistorica, vol 37, p 239). It may therefore hold clues to two of the deepest puzzles of human civilisation: how did human societies scale up from small, mobile groups of hunter-gatherers to large, sedentary societies? And how did organised religions spread to colonise most minds in the world?

The first puzzle is one of cooperation. Up until about 12,000 years ago all humans lived in relatively small bands. Today, virtually everyone lives in vast, cooperative groups of mostly unrelated strangers. How did this happen?

In evolutionary biology cooperation is usually explained by one of two forms of altruism: cooperation among kin and reciprocal altruism – you scratch my back and I’ll scratch yours. But cooperation among strangers is not easily explained by either.

As group size increases, both forms of altruism break down. With ever-greater chances of encountering strangers, opportunities for cooperation among kin decline. Reciprocal altruism –
Yavuz Tellioğlu
Yavuz Tellioğlu The God issue: God is a testable hypothesis

Whether an ultimate creator as envisaged by religion exists or not is a question that science can address

By Victor J. Stenger

Overlapping magisteria

Read more: “The God issue: New science of religion“

THE party line among scientists – believers and non-believers alike – is that science and religion are what Stephen Jay Gould called “non-overlapping magisteria”. In 1998 the US National Academy of Sciences issued a statement asserting “Science can say nothing about the supernatural. Whether God exists or not is a question about which science is neutral.”

Yet according to a survey the same year, 93 per cent of the members of the academy do not believe in a personal god.

Since about the same percentage of all US citizens say they do believe in a personal god, it makes one wonder what, if not their science, leads the elite of US scientists to differ so dramatically from the general population.

A majority of scientists at all levels do not believe in any god. Yet most are unwilling to challenge the religious beliefs of others. I am a physicist who, along with others dubbed the New Atheists, is willing to challenge religious belief. The gods worshipped by billions either exist or they do not. And those gods, if they exist, must have observable consequences. Thus, the question of their existence is a legitimate scientific issue that has profound import to humanity.

“The gods worshipped by billions either exist, or they do not; if they exist they must have observable consequences”

We can consider the existence of God to be a scientific hypothesis and look for the empirical evidence that would follow. Many of the attributes associated with the Judaic-Christian-Islamic God have specific consequences that can be tested empirically. Such a God is supposed to 





Geniş Bilgi alınabilecek Kaynaklar

1.        Fıtratın Dirilişi, Sadık Kılıç, Nehir Y., İst. 1991
2.        Fıtratı Tağyir Risalesi, Ahmet Mahmut Ünlü, Şahsî Y., İst. 1998
3.        Fıtrat Üzerine, Murtaza Mutahhari, Çev. Ömer Çiçek, Bengisu Y., ist. 1992
4.        Din ve Fıtrat, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y., İst. 1997
5.        İslâm Fıtrî Yol, Abdülvâhid Hamid, Terc. Murat Çiftkaya, Kitabevi Y., İst. 1997
6.        İslâm’da Bâtıla Benzemenin Hükmü, Ali Rıza Demircan, Eymen Y., İst.
7.        Hadislere Göre Yahudi ve Hristiyanlara Uymak, Mirza Tokpınar, İnsan Y., İst. 2003
8.        İmanın Psikolojik Yapısı, Hülya Alper, Rağbet Y., s. 162-170
9.        Çocukta Dinî Duygu ve Düşüncenin Gelişmesi, Kerim Yavuz, DİB Y., s. 106-114
10.     Kur’an Işığında Evrensel Dengeler ve İslâm, Yaşar Düzenli, Marmara Ün. İlâhiyat Fak. Y., s. 99-104
11.     Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, Fahrettin Yıldız, İşaret Y., s. 190-193
12.     İslâm’a Göre Câhiliye ve Ehl-i Kitab Örf ve Âdetleri, Ali Osman Ateş, Beyan Y.
13.     İslâm’ın Kabul veya Reddettiği Halk İnançları, Beyan Y.
14.     İslâm Dininin Yasak Ettiği Bâtıl İnanışlar, Recep Aktaş, Bahar Y.
15.     Yaşayan Câhiliyye, Aysel Zeynep Tozduman, İnkılâb Y.
16.     TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 13, s. 47-48
17.     Şamil İslâm Ansiklopedisi, M. Emin Ay, Sait Kızılırmak, c. 2, s. 188-190
18.     Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y., c. 6, s. 247-252
19.     İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
20.     İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y., s. 203-206
21.     Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Beyan Yayınları, s. 198-202
22.     Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, Akçağ Y., c. 7, s. 523-530
23.     Hurâfeler ve Bâtıl İnanışlar, İsmail Lütfi Çakan, Marifet Y. / Büşra Y.
24.     Yaşayan Hurâfeler, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y.
25.     İslâm’a Sokulan Bid’at ve Hurâfeler, Mustafa Uysal, Uysal Y. 
26.     Dilek Taşları, Sabiha Ünlü, İnkılâb Y.
27.     Kavram ve Mâhiyet Olarak Sünnet ve Bid’at, Ali Çelik, Beyan Y.
28.     Dünden Bugüne İbâdetlerde Bid’at, Abdülhay Leknevî, Vahdet Y.
29.     İslâm'dan Önce Arap Tarihi ve Câhiliye Çağı, Ank. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
30.     Hurâfeler ve Menşeleri, Abdülkadir İnan, Diyanet İşleri Başkanlığı Y. 
31.     İslâm Hukukunda Örf ve Âdet, Selâhattin Kıyıcı, İşaret Y.
32.     Taklitlerin Çarpışması, Muhammed Kutub,
33.     Kur'an ve Hadise Göre Bid'at, Harun Ünal
34.     Kitabu’l-Esnâm: Putlar Kitabı, İbnü’l-Kelbî, Terc. Beyza Düşüngen, s. 28, 48, 62
35.     Sosyal Âdet ve Gelenekler, Nermin Erdentuğ, Kültür Bakanlığı Y. 
36.     Osmanlı Halkının Geleneksel İslâm Anlayışı ve Kaynakları, Hatice Kelpetin Arpaguş, Çamlıca Y.
37.     İslâm'ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu, İhtar Y. s. 54-69
38.     Fıtrat ve İslâm Psikolojisi, Yâsin Muhammed,  İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, sayı, 2, İstanbul 1995
39.     Atalar Dini Üzerine, Mustafa Başbekleyen, Haksöz, sayı:12, Mart 92, s. 6-7 
40.     Anadolu Örf ve Âdetlerinde Eski Kültürlerin İzleri, A. Ü. İlâhîyat Fak. Sayı 17, Yıl, 1969


.

Derleme : Yavuz Tellioğlu


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder