9 Mayıs 2018 Çarşamba

Tengricilik ve İnsanların Üç Ruhu Şaman Özüt, Süne, Kut, Sür, Salkin, Tin, Körmös, Yula





    Özüt, Süne, Kut, Sür, Salkin, Tin, Körmös, Yula     

Tengricilik ya da Gök Tanrı dini, tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdır. Tengri'ye ibâdet etmenin yanında Animizm, Şamanizm, Totemizm bu inancın ana hatlarını oluşturmaktadır. Tengri, bugünkü Türkçedeki Tanrı kelimesinin eski söyleniş şeklidir.Orhun Yazıtları'nda ilk çözülen kelime olup yazılışı "𐰃𐰼𐰭𐱅" şeklindedir.

Bu inanca göre Gök'ün yüce ruhu Tengri'ydi. Kişiler kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bâzı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bazen bu cisimlere yöneltirlerse de bu cisimler tanrı kabul edilmezdi. Sadece onun yeryüzündeki varlığının bir göstergesiydi. Göğün ve yeraltının "yedi" katı olduğuna, her katta çeşitli ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tutmaları ile kişisel güçlerinin doruğuna varıp dışarıya yansıdığına inanırlardı. Eğer bu denge, kötü ruhların saldırısı veya bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımı ya da Tengri'ye verilen bir adak ile yeniden düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

Bu inancın kalıntılarını günümüzde Moğollarda (Lamaizmle birleşmiş şekilde) ve bâzı hâlâ doğa'ya bağlı göçebe yaşam tarzı sürdüren Türk Halkları'nda, örneğin Altay-Türkleri ve Yakutlarda bulmak mümkündür; ama, Tengriciliği çoktan bırakmış halklarda da bu inancın birçok parçası İslâm, Hıristiyanlık, Budizm, Musevilik ya da Taoizm ile birlikte geleneksel kültür olarak hâlâ sürmektedir. Örnek olarak ağaca çaput bağlama gibi gelenekler ve Türkiye Türkçesindeki "Utançtan yedi kat yerin dibine girdim" deyimi gösterilebilir. Yine ölen birisin ardından yapılan mevlüd törenleri (haftası, kırkı, elli ikisi ve yılı diye de bilinir) Şamanist dönemden Tengri dinine, ondan da Türklere geçmiş bir gelenektir. Yalnızca Müslüman Türklerde ve Müslüman Boşnaklarda mevlüd okutulur. Genel olarak dini ne olursa olsun tüm Türk ve Moğol uluslarda Şamanist ya da Tengri dönemi gelenekleri görmek mümkündür.

Eski Türk inancının adı Şamanizm değil, Tengricilik

Türk mitolojisi

Eski Türklerin ve Moğolların bugün Tengricilik adıyla bilinen geleneksel inancı, kısa zaman öncesine kadar Türk şamanizmi diye adlandırılıyordu. Ama Şamanizm terimi artık yalnızca Sibirya'daki inanç sistemi için değil, bütün dünyadaki ilkel inançlar için kullanıldığından 1990'lardan beri Türklerin ve Moğolların geleneksel inancı için Batılı bilimciler arasında Tengrizm adı giderek yaygınlaşmaktadır.

Julie Stewart "Moğol Şamanizmi" adlı makalesinde şunları belirtiyor:

"Batılı bilim adamları bu inanç için gitgide daha sık Tengrizm adını kullanıyor. Bu ad bu inanç için çok daha isabetli, çünkü bu inanç tamamen Tengri'nin etrafına inşa edilmiştir ve insanların günlük ibadetleri için bir Şaman (Kam)'a ihtiyaçları yoktur."

Tengri-Kültü'nün en eski kanıtları 3000 yıllık Çin kaynaklarında Hiung-nu (Doğu Hunlar) ve Tue'kue halklarını anlatan yazılarda bulunmuştur.

Hun (Çince de Hiung-nu) hükümdarlarının kanlarının Tengri tarafından kutlandırılmış olduğuna inanırlardı. Destanlarında, Tengri'nin yolladığı bir dişi ya da erkek kurdun tanrısal kanının çiftleşme yoluyla hükümdarlarının sülalesine karışmış olduğuna inandıkları çeşitli yollarla belirtilmektedir. En eskisi ve en yaygın olanı kutsal dişi kurt Asena hakkındaki efsanenin farklı sürümleridir. Birçok eski Türk topluluğunda, Göktürklerde ve Orta Çağ'a kadar varolmuş Türk devletlerinde, kendi köklerinin kutsal Asena sülalesine dayandığını vurgulayan ve bu yüzden halkı tarafından yaşayan bir yarı tanrı olarak görülmüş olan Türk hükümdarlarına rastlayabiliriz. Bu hükümdarlar, Tengri'yi yeryüzünde temsil eden Tengri'nin oğulları olarak kabul edilmiştir. Tengri'nin bu hükümdarlara verdiği kudretli hükümdar ruhu olan kut'u elde etmiş olduklarına inanılarak adlarına Tengrikut ya da kutluğ gibi eklemeler yapılmıştır.

Göktürkler

Göktürkler, Türk toplulukları arasında inançları, kültürleri ve politikaları hakkında değerli bilgiler içeren yazılı kanıtlar bırakan ilk ulus olmuştur. Orhun Yazıtları'nda Bilge Kağan eski Türk inancını yalnızca bir söz ile açıklamaktadır:

"üzä kök tänri asra yağız yer kılıntıkda, ekin ara kişi oğlı kılınmış.“
(Üstte mavi gök, aşağıda yağız yer kılındığında, ikisinin arasında insan oğlu kılınmış.)

Göktürk hükümdarlarının unvanları sürekli Tengri ile olan bağlantılarına değinir; örneğin "kök tengri yaratmış" ya da "tänri täg tänri yaratmış türk bilge kağan“

Göktürk İmparatorluğu'nda Tengricilik tek tanrıcı bir din olarak görünmektedir ve kesin olarak birçok başka inançları da barındırmış olan bu kültürde en büyük rolü oynamış ve hatta bu dönemde en parlak zamanlarından birini yaşamıştır. Göktürk hükümdarları halkları tarafından, tanrının seçtiği elçi olarak kabul edilmiştir. Dört 'il'e ayrılmış olan devletin bu illerinin yönetimi dört il han'ca temsil edilmiş ve bu ilhanlar da halkları tarafından tanrısal davranış görmüşlerdir. Ölen bir Han ya da Kağan'ın ölümden sonra da tanrısal varlığını sürdürdüğüne inanılmış ve halkına destek olmaya devam etmesi için her sene ölüm gününde onun için bir kurban kesilmiştir.

Ancak bunların yanında Göktürklere Doğu Hunlardan miras kalmış olan Çin etkileri de bulmak mümkündür: Doğu Hun İmparatorluğu'nun dağılmasından sonra son hükümdarların oğullarının birbirlerine düşman olmaları sağlanmış, güneyde kalan bölümü Han Çinleri ile birlik olmuş ve onların kültüründen etkilenmiştir. Bu dönemde ve sonraki yüzyıllarda, Tabgaçlar gibi birçok Türk topluluğunun Çinlerin arasında erimiş olduğu tahmin edilir. Bilge Kağan, atalarının yaptığı bu hataları yazılarında ayrıntılı olarak ele almış ve halkını Çinlilerden gelen tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu yüzden Göktürklerde halkın bütünlüğünü korumak için etkili şekilde vurgulanan bir Türk ulusçuluğunda ve Tengriciliğe büyük önem verilmiştir. Buna rağmen 12 hayvanlı Çin takvimi ve göğün yönlerini hayvan isimleri ile tanımlamak gibi bâzı etkiler kalmıştır. Böylece Göktürk İmparatorluğu topraklarının bölündüğü dört il, göğün hayvan isimleri ile adlandırılmasından dolayı Kartal ili, Domuz ili, Kaplan ili ve İt ili olarak adlandırılmıştır.

Göktürk yazıtlarında bulunan diğer bir cümle, Tengricilikteki mahşer günü hakkında bir fikir verir:

"Üze Tengri basmasar, asra yir telinmeser, Türk budun ilingin törüngün kim artatı udaçı erti?"
(Üstte gök yıkılmazsa, altta yer delinmezse (çökmezse), Türk milleti, senin ilini, senin töreni kim bozabilir?)

Böylece Göktürklerde dünyanın sonunun 'gök'ün yıkılması ve yerin çökmesi ile gerçekleşeceğine inanıldığı söylenebilir.

Kalıntılardan birinde, Budizm'in Türklerin arasında yayılmaması için uyarıcı bir metin bulunmaktadır. Metinde Büyük Kağan'ın kardeşi, Budizmin, Türkleri umursamaz, tembel ve edilgin yaptığını ve bunun önlenmesi gerektiğini kaydetmektedir.

Tengriciliğin diğer inançlara karşı anlayışının ve hoşgörüsünün kanıtlarını bulmak mümkündür. Örneğin, Karadeniz'in kuzeyinde yapılan kazılarda, Tengrici oldukları bilinen Ön Bulgarlar'ın kalıntıları arasında, Musevi, Hıristiyan ve Budistlerin de olduğuna dair kanıtlar bulunmuştur.

Moğollar

Moğolların ve birçok Türk boylarının önderi olan Cengiz Han'ın da diğer inançlara karşı düşmanca bir tutumu yoktu. Savaş olmayan zamanlarda, hatta bazen savaşlardan sonra, Budist manastırlarında dinlenir, meditasyon ve oruç ile "ruhunu arıtırdı". Tengrist halkları birleştirip insanlık tarihinin en büyük devletini kurmuş olan hükümdar, konuşmalarına daima, Sonsuz "Kök Tengri'nin" (Mavi Gök'ün) dileğiyle.. sözü ile başlardı. Cengiz Han'ın döneminde Tengricilik, Hunlardan ve Göktürklerden sonra, tekrar ve son kez, büyük bir ün kazanmıştı.

Kubilay Kağan, Çin'i fethettikten sonra oradaki yaygın dinlerle de ilgilenmeye başlamıştır. Örneğin; Tengricilik ile zaten akrabalığı olan Çinlilere ait "tek bir gök felsefesi" Tien Min'i taklit etmiştir. Ama özellikle Budist Uygur-Türk rahiplerinin bilgilerine ve eğitimlerine hayran kalmış ve onlardan bir heyeti, Buda'nın felsefesini Moğolların arasında da yaymak ve yeni bir Buda tapınağı kurmak görevi ile Karakurum'a göndermiştir. Bu rahipler sadece bugüne kadar Moğolistan'da var olan Lamaizmi değil, Uygurların kendi dillerine göre şekillendirdikleri sanskrit alfabesini de Moğolistan'a taşımışlardır.

Ama Budizm'e rağmen, Tengricilik Moğolistan'daki ağırlığını sürdürmüş, Budizm, Tengriciliğin içine ilave edilmiştir. Bugünkü Moğolların Budizmi, küçük bir Buda heykelini, boylarının Ongun'u ve ulu ataları Cengiz Han'ın resmi ile birlikte çadırın kutsal sayılan kuzey köşesine yerleştirmekten ibarettir.

Avrupa'da Tengricilik

Tengricilik, Hunlar, Avarlar, Ön Bulgarlar, Kumanlar ve antik çağın bâzı diğer savaşçı Türk ve Moğol toplulukları ve daha sonra da Cengiz Han'ın Altın Ordusu tarafından Avrupa'ya da taşınmıştır.

Bu inanç göçebe yaşamına o kadar bağlıdır ki, Tengrici kavimlerin yerleşik bir yaşama geçişleri daima göçebe hayatı ile birlikte Tengriciliği de bırakmalarını ve diğer inançları kabul etmelerini beraberinde getirmiştir. Göçebeliği bırakmayan kavimler, Tengriciliği de bırakmamışlardır. Doğu ve Orta Avrupa'da, Orta Çağ'ın sonlarına kadar, Tengri'ye dua eden bâzı ufak göçebe kavimlere rastlamak mümkün olmuştur.

"Tudomany" kelimesi eski Macarcada "sihir" ya da "esrarengiz bilgi" anlamına gelirdi (günümüzde "bilim" demektir). "Taltos" denilen Macar Şamanları günlerce sürebilen bir baygınlıktan sonra "tudomany"yi elde ederlerdi. "Taltos" kelimesi Eski Türkçe "tal-" ya da "talt-"'dan (günümüz Türkçesi: "dalmak") kaynaklanır ve "bayılmak" ya da "şuurunu kaybetmek" anlamına gelir. Şaman olma işlemi, şaman olacak kişinin kendinden geçmiş bir vaziyette "Gök'e kadar uzanan ağaca" (Macarca "Tetejetlen nagy fa") tırmanması ile gerçekleşirdi. Bu "Dünyalar Ağacı", bu halkların inancının bir parçasıydı.

Hun ordusu İtalya'ya girerken
Ön Bulgarlar, Gök tanrısı Tengri'ye "Tangra" derlerdi ve Tengricilik için tipik olan dağların kutsallığına inanma kapsamında Balkan'ın en yüksek dağına "Tangra" adını verdiler. Bu dağın adı Osmanlılar tarafından 15. yüzyılda "Maaşallah"'a çevrilene kadar böyle kalmıştır. Bugünkü Bulgarca'da bu dağın adı Maaşallah'tan türetilmiş şekilde "Musala"'dır.

Ayrıca şimdiye kadar bulunan 80 civarında eski Bulgar Run yazıtının neredeyse hepsinde "Tangra"nın adı geçmektedir. Bulgarlardan önce de Trakyalılar ve Yunanlar tarafından kutsal sayılmış olan ve eteklerinde eski Yunan tapınakları bulunan Perpenikon Dağı'nın en yüksek zirvesindeki dikili taşa, eski verimlilik tanrıçası olan Umay'ın resmi kazınmıştır.

Bulgarların Tengriciliği 864 yılında Han Boris (Mikail) I.'in Hristiyanlığı kabul etmesi ile sona ermiştir.

Avrupa'ya göç etmiş olan göçebe Tengrici kavimler, yerli olmaları ile birlikte zamanla eski inançlarını unutmuş ve yerli Slav, Germen ve Roman halklarıyla karışmışlardır.

Diğer Türkler

10. yüzyıl öncesinde Araplar ve Farslarla temasa girip İslam'ı kabul etmiş olan Türk boyları vardır. Ama İslam'ı toplu halde kabul etmiş olan ilk büyük Türk topluluğu, Saltuk Buğra Karahan emri altındaki Karahanlılar olmuşlardır (920). Bundan sonra İslam, Orta Asya'nın güneybatısındaki Türk kavimleri arasında hızla yayılmıştır.

Bâzı Türk kavimlerinin İslama katılmadan evvel Nestoryan Hristiyanları oldukları hakkında da kanıtlar bulmak mümkündür. 581 yılından kalma bir Farsça yazıda, bir savaştan sonra esir düşen Türk askerlerinin yüzlerinde Haç dövmeleri bulunduğundan söz edilir.

762 yılında Bögü Kağan, Göktürk ülkesinin parçalanmasından doğmuş olan Uygur ülkesinde, Mani dinini ülkenin resmî inancı olarak ilan etmiştir. Ama Farslardan alınmış olan Mani dini, eski Türklerin Tengricilik ilkeleriyle kesinlikle bağdaşmadığından Uygur halkının tümüyle bu dini kabul ettiğine inanmak zordur.

Bundan yüz yıl kadar sonra, Uygurların çoğunluğu Budizmi kabul edip bu temelin üzerine ilk "yerleşik Türk kültürünü" geliştirmişlerdir. Hatta Budizmin öncüleri olup, dini diğer halkların arasında yaymaya başlamışlar, binlerce Çince ve Sanskritçe Budist yazısını özenle Türkçeye çevirmişlerdir. Budizmi kendi kültürlerine göre şekillendirmiş ve hatta ilk kez kadınlar için bir manastır inşa ederek "Budist rahibeler" geleneğini başlatmışlardır. Kırgızlar'ın saldırısından sonra bir süre göçebeliğe geri dönmek zorunda kalmışlardır. Bugünkü Uygurlar çoğunlukla Müslümandır. Uygurlar bâzı gelenekleri Budizm'den İslam'a taşımışlardır. Örneğin, kendini ruhsallığa adamış, maddi varlığı olmayan, göçmen rahip geleneğini İslam'da da devam ettirerek, kapı kapı dolaşarak hayır duaları ile geçimini sağlayan ve bazen ermiş olarak görülen derviş geleneğini çıkarmışlardır. İslam'daki tüm derviş şekilleri buradan kaynaklanmışdır.

16. yüzyıldan sonra, Sibirya'nın Türk kavimleri Ruslar tarafından gitgide Hristiyanlaştırılmış ve Slavlaştırılmıştır. Ama bu toplulukların Hristiyanlığında hâlâ Tengricilik kalıntılarını bulmak mümkündür. Örneğin hâlâ Şaman geleneği sürdürülmektedir ve köylerdeki Şamanlara olan güven, köyün papazına ya da doktoruna olan güvenden daha fazladır. Bugün Tengricilik artık sadece Moğollarda Lamaizm ile karışmış bir şekilde ve hâlâ doğaya bağlı ve göçebe yaşam sürdüren bâzı Sibiryalı küçük Türk kavimlerinde görülmektedir.

Tengriciliği bugüne kadar muhafaza etmiş olan kavimler daima göçebe olmuşlardır. Bâzı Müslüman Türkmen ve Kırgız boyları hâlâ tamamen veya kısmen göçebe bir yaşam sürdürmektedirler. Bu boylarda, eski dini törelerini İslami dualar ile karışık şekilde uygulayan şamanlara rastlamak mümkündür.

Son yüzyıllarda birkaç defa Tengriciliği modernleştirme ve canlandırma denemeleri yapılmıştır. Bu çabalardan biri, Altay bölgesinde doğmuş olan ve Batılı bilimcilerin Burkhanism dedikleri Burkancılık ya da Ak Yang (Ak Din)'dır. 1902 yılından 1930 yılına kadar süren Ak Din'in en önemli özelliği Şamanlara ve Ruslara karşı düşmanlığıdır. Onlara göre Şamanlar, yüzyıllar boyunca diğer dinlerin ritüellerini taklit etmiş ve saçma sapan şeyler yapmaya başlamışlardır. Ak Din, Şamanların Gök'ün (yani Tengri'nin) değil, yeraltının, yani kötülüğün temsilcileri olduklarını vurgulamış ve Şamanları yok etmeye çağırmıştır. Ak Din için vaaz verilen toplantılarda Şaman elbiseleri, Şaman davulları ve hatta Rusların şeytanlığı olarak görülen Rus kâğıt paraları bile yakılmıştır. Bu uygulamalara 1930 yılında Ruslar tarafından, şiddetli ve kanlı bir şekilde son verilmiştir.



Gökteki Kutsal Nesneler 


Güneş, ay, ateş ve su, Tengri'nin kudretinin sembolleridir. İnsanların Gök'e dua ederek elde ettiklerine inandıkları "Buyan" adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir. En fazla buyanın yeni ay ve dolunayda elde edilebildiğine inanılır. Senenin en uzun gününün yaşandığı ve gündüz ile gecenin eşit olduğu günler, en önemli bayramlardır.

Yılbaşı, 21 Aralık'tan sonra gelen ilk yeni ayda, "Kızıl Güneş Bayramı" 21 Haziran'dan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır.

Venüs gezegeninin Türklerdeki adı "Erklik, " Moğollar'daki adı "Tsolman"dır. "Ateşli ok" denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Erklik Han'ın gönderdiğine inanılır (Erlik Han ile karıştırılmamalı). Büyük ayı yıldızlarına Moğollar'da Doolon Obdog ("Yedi Yaş Damlalı Adam") derler. Gök'ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna, ve Ülker'in etrafında döndüğüne inanılır.

Beyaz Ay bayramında 14 adet tütsü yakılır. Bunların ilk yedisi "Yedi Yaş Damlalı Adam" ve diğer yedisi Ülker içindir.

Üç-Dünya kozmolojisi

Çoğu eski inançlardaki gibi Tengricilikte de gerçek âlemin yanında bir "gök âlemi, " bir de "yeraltı âlemi" vardır. Bu âlemlerin arasındaki tek bağlantı, dünyanın merkezinde duran "Dünyalar Ağacı"dır.

Gök âlemi ve yeraltı âleminin yedişer katları vardır (bazen yeraltı dokuz, gök de 17 kat olarak geçmektedir). Şamanlar bu âlemlere yolculuk yapmak için birçok girişler tanırlar. Bu âlemlerin katlarında, aynı yeryüzündeki insanlar gibi bir hayat sürdüren varlıklar vardır. Onların da kendi saygı gösterdikleri ruhları ve şamanları vardır. Bazen bu varlıklar yeryüzünü ziyaret ederler ama insanlara görünmezler. Sadece ateşin garip bir cızırtısında ya da bir tilkinin havlamasında kendilerini belli ederler ve şamana görünürler.

Yeraltı âlemi ("Yerlik")

Yeraltı âleminin yeryüzü ile çok benzerlikleri varsa da yeraltı halkının insanlarda olduğuna inanıldığı gibi üç yerine sadece iki ruhu vardır. Onlarda vücut ısısını üreten ve nefes alınmasını sağlayan "ami ruhu" eksiktir. Bu yüzden çok beyaz tenlilerdir ve kanları çok koyu renklidir. Yeraltı âleminin güneşi ve ayı çok daha az ışık verir. Yeraltında da ormanlar, ırmaklar ve yerleşim yerleri vardır.

Yeraltı âleminin efendisi Erlik Han'dır (Moğolca: Erleg Han). Erlik, Tengri'nin bir oğludur. Yeraltında yeniden doğmayı bekleyen ruhları da Erlik Han kontrol eder. Eğer hasta bir insanın "süne ruhu" daha ölmeden yeraltı âlemine kayarsa bir şaman, Erlik Han ile pazarlık yaparak onu tekrar geri getirebilir. Eğer bunu başaramazsa hasta ölür.

Gök âlemi

Gök âleminin de yeraltı âlemi gibi yeryüzü ile benzerlikleri varsa da bu âlemde insanların ruhları bulunmaz. Bu âlem, yeryüzünden çok daha aydınlıktır. Bâzı rivayetlere göre yedi tane güneşi vardır. Yeryüzündeki şamanlar bu âlemi ziyaret edebilirler. Burada sağlıklı, hiç dokunulmamış bir doğa vardır ve buranın yerlileri atalarının geleneklerinden hiçbir zaman sapmamışlardır. Bu âlem Tengri'nin diğer bir oğlu olan Ülgen'in himayesi altındadır.

Bâzı günlerde Gök âleminin kapısı aralanır ve ışığı bulutların arasından parlar. Bu anlar, şaman dualarının en tesirli olduğu anlardır. Bir şaman, kendisini gök âlemine götüren hayalî yolculuğunu bir kuşun, geyiğin ya da atın sırtına binerek ya da bu hayvanların şekline girerek gerçekleştirir.

Bir Tengricinin dünyayı görüşü

Bir tengriciye göre Dünya sadece üç boyutlu bir ortam değil, aynı zamanda durmadan dönen bir çemberdir. Her şey bu çemberin içine bağlıdır ve çember durmadan eskir ve yenilenir. Dünya'nın üç boyutu, Güneş'in hareketi, durmadan hareket halinde olan mevsimler ve bütün yaratıkların ölümden sonra tekrar doğan ruhlarından oluşur. 

İnsanların üç ruhu

(Lütfen sonuna kadar okuyalım)

Tengricilikte insan ve hayvanların birden çok ruha sahip olduklarına inanılır. Genelde her insanın üç ruha sahip olduğu kabul edilir ama ruhların isimleri, özellikleri ve sayıları bâzı kavimlerde farklı olabilir: örneğin Sibirya'nın kuzeyinde yaşayan ve bir Moğol halkı olan Samoyetler, kadınların dört, erkeklerin beş ruha sahip olduklarına inanmaktadırlar.

Ruh türleri

Kuzey Amerika'da, Orta ve Kuzey Asya'da araştırmalarda bulunmuş olan Paulsen ve Hultkratz, bu ruh inancının bütün halklarda aynı olan iki ruhunu şöyle açıklamışlardır:

Nefes, hayat ya da beden ruhu
Gölge ruhu/serbest ruh
Bunların yanında kavimden kavime değişen "kısmet ruhu, " "koruyucu ruh" ve bir de "çocuk ruhu" inancını tarif etmişlerdir. Yeni doğan bir çocuğun "Omi ruhu" olduğuna ve bu çocuk, bir yaşına girdiğinde bu ruhun "Ergen ruhu"na dönüştüğüne inanılır. Ayrıca aynı kavme ait olan insanların bir "kolektif ruh"a sahip olduklarına inandıkları tespit edilmiştir. Bu "kolektif ruh" inancı, aynı türe ait olan hayvanlara da yansıtılır. Yani aynı türe ait olan hayvanların büyük bir toplu ruha bağlı olduklarına inanılır.

Ruh adları

Türklerde ve Moğollarda insan ruhları için birçok farklı isimler bulunur ama bunların özellikleri ve anlamları henüz yeterince araştırılmış değildir.

Türklerde: Özüt, Süne, Kut, Sür, Salkin, Tin, Körmös, Yula

Moğollarda: Sünesün, Amin, Kut, Sülde[4]
Jean Paul Roux, bu ruhların yanında bir de Uygurlar'ın Budist dönemlerinden kalan yazılarda sözü edilen "Özkonuk" ruhuna dikkati çeker.

Moğolistan'a araştırmalar yapmak için gidip sonunda hayatını Tengriciliğe adamış ve "Sarangel Odigen" adlı Şamaniçe olarak Moğolistan'da vefat eden bilimci Julie Stewart, Tengricilik hakkında yazdığı makalelerinden birinde ruh inancını şöyle tarif etmiştir:

Amin ruhu: Nefes almayı ve vücut ısısını sağlar. Amin ruhu tekrar canlandırır. (Bu ruhun Türklerdeki adı "Özüt" olsa gerek. Kaşgarlı Mahmud, yazdığı Divânu Lügati't-Türk adlı eserinde "Özüt ruhu"nu nefes ruhu olarak tarif etmiştir).

Sünesün ruhu: Vücudun dışında suya gider, suyun içinde hareket eder. Tabiattaki su çemberi gibi bir varlık sürdürür. İnsan ölünce yeraltı dünyasına iner. Tekrar dünyaya gelmesi gerektiğinde bir kaynaktan çıkar ve bebeğin içine girer. (Türklerde "Süne ruhu").

Sülde ruhu: Bir insana kişiliğini veren benlik ruhudur. Diğer ruhlar insan vücudunu terk ederse sadece baygınlığa, benliğini yitirmeye ya da komaya yol açarlar. Fakat bu ruh vücudu terk ederse insan ölür. İnsan ölünce doğada bir cisme girer ve Yer Su ruhu olur. Tekrar dünyaya gelmez.
Hayvanların iki ruhu vardır. Hayvan öldüğünde bunlardan birisi tekrar dünyaya gelir ve diğeri doğaya yerleşir. Hayvanlar, yeniden dirilebilen bir ruha sahip oldukları için onlara da saygılı davranmak ve eziyet etmemek gerekir.

Kut, Tengrikut ve Iduk

"Kut", Tengri'nin sadece hükümdarlara verdiği güçlü bir ruhtur. Tengri, bu ruhu bir kağana uygun gördüğü zaman verir ve yine uygun gördüğü zaman geri alır. Bu ruha sahip olan bir kağanın unvanına "Tengrikut" eklenir.

"Iduk" Umay'ın, Yer Su'ların ve bâzı diğer dişi cinsiyetli kutsal varlıkların ismine katılan bir ektir ve henüz yeterince araştırılmamıştır. Jean Paul Roux'un fikrine göre, "Kut"un dişi varlıklara verilen uyarlamasıdır.

Tengri'nin yanındaki diğer kutsal varlıklar

Tengricilikte ataların kutsal sayılması ve hatta bâzı büyük hükümdarların ölümlerinden sonra tanrı olarak kabul edilmesinden dolayı kabileden kabileye farklı tanrısal varlıklar bulunur. Bu yüzden Tengriciliğin bütün kutsal varlıklarını bir araya toplanması imkânsız gibidir. Mesela Altaylarda çok yüksek bir tanrı olarak görülen Kara Han'ın Oğuz Han'ın babası olduğu düşünülmektedir. Ayrıca Macar bilimcilere göre Macarcadaki "tanrı" anlamına gelen "İsten" kelimesi İstemi Kağan'a ölümünden sonra tanrı olarak tapılmasından kaynaklanmaktadır.

Tengriciliğin bir tek-tanrı dini olup olmadığı hakkında farklı görüşler var olduğu için bu kutsal varlıkların gerçekten "tanrı" olarak mı, yoksa sadece "güçlü ruhlar" olarak mı adlandırılması gerektiği kesin olarak söylenememektedir. Bu konu hakkında bilimcilerin farklı görüşleri, aşağıda Tek-Tanrı Kuramı başlığı altında ele alınmıştır.

En tanınmış kutsal varlıklar

Tengri'nin yanında Tengriciliğin coğrafyasında en yaygın ve en tanınmış kutsal varlıklar şunlardır:

Umay (Iduk Umay ya da Tenger Ninyan): Bereket tanrıçası olup Tengri'nin kızıdır.f
Ülgen (Altaylar'da Adakutay, Yakutlar'da Ak Toyun): Tengri'nin oğlu ve Gök âleminin (Cennet'in) efendisidir.
Erlik Han (Yeraltı âlemi=Yerlik/Erlik): Tengri'nin oğlu ve yeraltı âleminin kağanıdır.

Sibirya Türklerinde

Günümüzdeki Yakutlar ve Altaylar, yukarıda sayılan dört tanrısal varlığın yanında ayrıca şu kutsal varlıkları tanımaktadırlar:

Kayra Han: Altaylılarda yüksek derecede bir tanrı. Gök'ün en yüksek katında, altın bir sarayda, altın bir tahtta oturduğu anlatılır. Altayların yaratılış efsanesinde hatta insanların yaratıcısı olarak gösterilir.

Ayzıt ya da Aykız: Aşk, güzellik ve Ay tanrıçası. Gök'ün 3. katında oturur. Kamlar alkışlarında (alkış= Dua) inanılmaz güzelliğini methederler.

Gün Ana: Güneş tanrıçası. Güneş ile birlikte Gök'ün 7., yani en yüksek katında oturur.

Ay ata ya da Ay dede: Ay tanrısı. Ay ile birlikte Gök'ün 6. katında oturur.

Alasbatır: Ev hayvanlarının koruyucusu.

Ancasın: Yıldırımların efendisi.

Su İyesi: Suda yaşıyan güzel peri kızlarıdır. Kendilerini yılana ya da kuşa çevirebilme yetenekleri vardır.

Taş Gaşıt: Kısmet tanrısı.

Andarkan: Ateşin efendisi. Eski Kırgızlarda bir bitki tanrıçası aynı isimi taşıyordu.

Satılay: Kötülük tanrıçası. İnsanların dengesini bozar, yoldan çıkarır ve ruh hastalıkları getirir. Çaresiz insanları intihar etmeye ikna eder.

Kış Han: Kışın efendisi.

Arah, Toyer, Tarila, Sabıray: Yeraltı âleminde insanların ruhları hakkında kararlar veren hakim derecesindeki ruhlar.

Gölpön Ata: Koyunların koruyucusu.

Erdenay: Haberci. Tanrıların insanlara bildirmek istedikleri iyi kararları insanlara ileten ruh.

Kambar Ata: Atların koruyucusu.
Od Ana: Ateşin ve ocağın tanrıçası.

Doğa ruhları
Tengricilikte tabiat ruhlarla doludur. Bu ruhlar bulundukları yerlere ve özelliklerine göre kategorilere ayrılırlar. Bunların isimleri Tengrici halkların farklı dilleri ve lehçelerine göre değişebilir. Ama bunlar, genel olarak iki büyük gruba ayrılabilirler:

Gök ile bağlantısı olan ruhlar: Bunların adlarına çoğunlukla "kök-" (mavi) ya da "-tengri" (gök) kelimeleri eklenir.
Yer ile bağlantısı olan ruhlar: Bunlar toplu olarak Türklerde "Yer su" ve Moğollarda "Gazriin ezen" olarak adlandırılırlar.

Rafael Bezertinov yazdığı "Tengrianizm: Religion of Turks and Mongols" adlı kitabında[13] Türklerde 17 kutsal varlığın (Tengri, Umay, Erlik, Ülgen vs.), Moğollarda ise 99 "Gök ruhları"nın 77 "Yer ruhları" ile karşı karşıya durduklarını ortaya koymaktadır. Ayrıca çoğunlukla Tengri ile bağlantılı olarak kullanılan "kök" (mavi) kelimesinin, bir "gök ruhu" taşıdığı inanılan yaratıklara da eklendiğine dikkati çeker;

‘Kuk’ lakabı ayrıca at, koç, boğa, geyik, köpek ve kurt gibi bâzı hayvanlara da verilmektedir. Bu yakıştırma, hayvanın rengine (alaca) değil, Gök'e ait olmasına dair verilirdi: Kuk – Tengre, yani kutsal öze sahip."
Şamanlar, birçok ruhu kontrol edebilir ama bâzı gök ruhları o kadar güçlüdür ki bir şaman onları etkileyemez. Bir ruh, sadece denge bozulduysa ve düzeltilmesi gerekliyse rahatsız edilebilir. Önemsiz meseleler veya sırf merak için rahatsız edilmemeleri gerekir.

Moğollarda Tengri'nin yanındaki en güçlü kutsal varlıklar Gök'ün ayrı yönlerinde bulunduklarına inanılan dört kudretli gök ruhudur. Moğollar bunların adlarına da "-tenger" (gök) eklerler:

Erleg Han (Erlik Han), yeraltının efendisi. Doğu-"tenger"i.
Usan Han, su ruhlarının efendisi. Güney-tengeri.
Tatay Tenger, kuzeyden çağrılır. Fırtınaların, yıldırımların ve hortumların efendisi.
Moğolların bu gök ruhları çok güçlüdür ve etkilenemezler. Şamanlar, onlardan sadece bir âyinde yardımcı olmalarını rica edebilir. Bu ruh gruplarının dışında bir de Çor (Moğolca: Çotgor), Ozor, Ongun, Körmöz ve Burhan ruhları vardır.

Yer su (Moğolca: Gazriin Ezen, Yakutca: Ayy): Yer ile bağlantısı olan doğa ruhlarıdır. Bir dağın, gölün, ırmağın, kayanın, ağacın, köyün, binanın; hatta bütün bir ülkenin ruhu olabilirler.

Çor (Moğolca: Çotgor): Dengeyi bozan, bedensel ve ruhsal hastalıklar getiren kötülük ruhları. Bâzı Çor'lar ölmüş insanların, yeraltı âleminin yolunu bulamamış olan Süne ruhlarıdır. Bu takdirde bir şamanın bu ruhu tekrar yola getirmesi gerekir. Diğer kötülük ruhları tekrar canlandırma çemberinin dışında dururlar ve sonsuza kadar tabiatta dolaşırlar. Şamanlar bu ruhları etkileyip iyi bir yardımcı ruh haline getirebilirler.
Ozor ruhları, Ongun ruhları ve Burhan ruhları çoğunlukla iyi ruhlardır, ama zaman zaman sorun da yaratabilirler. Ozor ve Ongun ruhları bâzı ataların bir süre boyunca doğada dolaşan Sülde ruhlarıdır. Bu ruhlar, şamanların törenlerinde en önemli yardımcılarıdır.

Körmöz (Moğolca: Utha): Ölmüş şamanların ruhlarıdırlar. Körmözler, daima canlı şamanların yanında bulunur, onlara yol gösterip yardımcı olurlar. Körmözler, birçok şaman kuşaklarının tecrübesine sahiplerdir. İyi ve kötü Körmözler vardır. Ayrıca Körmözler, yeni ölen insanların ruhlarına yol gösterirler ve onları gitmeleri gereken yere götürürler.

Burhan: Burhanlar çok güçlüdürler ve bir şaman onları etkileyemez. Eğer bir insanı hasta ettilerse, sadece hastayı rahat bırakmalarını rica edilebilirler. Sadece çok güçlü bir yardımcı ruhu olan bir şaman, Burhan ruhunu kontrol edebilir. Bu uygulamadan sonra o Burhan, bir Ongun'un içinde tutulan Ongun ruhu olur.

Altaylıların bâzı güçlü doğa-ruhları

Altay Han: Altay dağlarının efendisi. Altay dağlarının zirvesinde oturduğuna inanılan çok güçlü bir ruh.
Buncak Toyun: Buzul Toyun ile birlikte gök âleminin en yüksek katında büyük Kara Han'ın sarayına giden yolun bekçiliğini yapar.

Demir Han: Güçlü bir dağ ruhu.
Talay Han: Güçlü bir dağ ruhu.
Okto Han: Yer Su kategorisinden güçlü bir dağ ruhu.


.






TELEÜTLERIN TASAVVURUNA GÖRE RUH VE ÖZELLIKLERI*







Özet:


Andrey Viktoroviç ANOHIN
Çeviren: Atilla BAĞCI**

Teleütlerin çoğunluğu Kamlık (Şamanizm) inancına mensuptur ve inanışlarına göre insan ruhu yedi özelliğe sahiptir: Kut, yula, tın, üzüt, süne, sür ve yel-salkın. “Kut”, iki şekilde anlaşılır: İnsanın varlığının başladığı döllenmiş yumurta (embriyo) ve insanın var oluşunu destekleyen güçtür. Teleütlerde çocuğun doğumunu ‘kut’un ge- lişi, çocuk olmamasını da ‘kut’un olmaması şeklinde açıklanmaktadır. “Tın”, insan, sığır, yabani hayvan, kuşlar, sürüngenler, ot ve ormana has olan ruhsal bir varlıktır. İnsanla ilgili “tın” farklı şekillerde anlaşılır. Ölüm sırasında “tın” insandan çıkmak- tadır. İnsan öldükten sonra insanın kötü işleri için “tın” ıstıraba dönüşür. “Sür”, bir nesnenin suretidir. Şaman tefi üzerindeki resim, portre ve fotoğrafı Teleütler “sür” diye adlandırırlar. İnsanın ve sığırın böyle sureti varr. Sığırın ‘sür’ü ölüm esnasın- da ayrılır ve ahirete yerleşir. “Üzüt”, sadece bir kişiye özgü olan ölüm sonrası var oluştur. Kişinin ölümünden sonra ölenin ‘üzüt’ü mezarlıkta kırk güne kadar yaşar. Bazen eve gelir ve varlığını evdekilere hissettirir. “Süne”, insanın ruhudur ve ölüm esnasında bedenden ayrılır, gömülene kadar ölen kişinin evinde kalır. ‘Süne’nin var- lığı sayesinde ceset, kendi etrafında olup bitenleri duymaya ve anlamaya devam eder. Bunun temelinde akrabalarının üzüntüleri ve ölen kişi için söyleyecekleri iyi şeyleri öğrenmek varr. İyi insan, hava gibi varlık olan ‘yel-salkın’a dönüşür ve ahirette- ki Kündüs-Kan’ın dünyasında yaşar. İyi insanların ahiretteki yaşamları bu dünyada yaşayan insanların yaşamına benzemektedir. Bu onların cennetidir. Teleütlerin dinî şuurları ölmüş kan bağı akrabalarının şamanlar ve kadın şamanların adlarıyla ya- kından ilişkili içinde olup her boy kendi kan bağı atalarını sayar.
Anahtar kelimeler: Şamanizm, Teleüt, ruh, kut, yula, tın, üzüt, süne, r, yel-sal-
kın.


*        Bu makale “Duşa i Yeyo Svoystva Po Predstavleniyu Teleutov” adıyla 14 Eylül 1928 tarihinde Akademisyen Y. F. Korsk tarafından Sosyal Bilimler Bölümü Toplantısı’nda sunulmuştur.
**     Doktora öğrencisi, Hacettepe Üniversitesi TDE Türk Halk Bilimi Bölümü, atilla_bagci@hotmail.com.


The Soul and its Characteristics According to Teleuts’ Belief
Abstract:
Most of the Teleuts have Kamlık (Shamanism) belief and according to their belief, human soul has seven characteristics. These are kut, yula, tın, uzut, sune, sur and yel-salkın. Kut has two meanings. The first one is the embryo which is the beginning of the human being and the second is the power that supports the existence of humans. The Teleuts explain having a new born as the arrival of “kut” while they explain not having newborns as not having “kut”. The Teleuts define the image, portrait and photographs as “sur”. Human and cattle have this kind of “sur”. The “sur” of cattel leaves animal body during the death and moves into afterlife. Uzut is the existence after death that belongs only one person. After the death an “uzut” lives up to 40 days. And sometimes it visits home and makes other feel its existence. Sune is the soul of human being and leaves the body during death stays at home until the burial. Thanks to the existence of “sune”, the death body tries to understand the surrounding activi- ties. The basic function in here is to witness the suffering of relatives and hear their good words for the death. Good person turns into “yel-salkın” which is a creature like the air and lives in Kundus-Kans world in afterlife. The afterlife of good humans is similar to the life on earth. This is their heaven. The religion of Teleuts is closely related to the kindred shaman and female shaman names and every tribe accepts their kindred relatives as their ancestors.
Keywords: Shamanism, Teleut, spirit, kut, yula, tın, uzut, sune, sur, yel-salkın.



Teleütlerin büyük çoğunluğu Kamlık (Şamanizm) inancına mensuptur; bütün tabiat olayları, bu arada onların psikolojik heyecanları şaman ideolo- jisi prizmasından kırılarak geçer. Bu tabloda onlar ruha kendi tasavvurlarını yüklerler.
Bu makale 1912-1928 yılları arasında yazılmıştır; makale, büyük ölçüde
yürütülen mülakat yoluyla ikmal edilmiştir.
Elde edilen materyalin sistematize edilmesine Teleüt G. M. Tokmaşov, R. Hlopatin, kam Kanakay (şimdi hayatta değil) ve S. Maksimov yakından iştirak etmişlerdir.
Teleütlerin inanışlarına göre insan ruhu 7 özelliğe sahiptir: kut, yula, tın, üzüt, süne, sür ve yel-salkın.
Bu sayılan özellikler, insan hayatının farklı dönmelerinde: ana rahmine düşünce, insanın doğumu, dünya üzerinde var oluşu ve ölüm hâline kadar tüm evrelerde görülür.

Kut ve Yula
Kut, iki şekilde anlaşılır: İnsanın varlığının başladığı döllenmiş yumur- ta (embriyo) ve insanın var oluşunu destekleyen güçtür. Embriyo olarak kut gelişir  ve  insan  olarak  tecessüm  eder.  Kamlık  inancına  mensup  Teleütlerin


tasavvuruna göre o, gökyüzü sakini-iyesi olan ve 4. göksel katta yaşayan insan kut’unun yaratıcısı Enem Yayuçı (Ana-Yaratıcı) tarafından insana verilmekte- dir.
Kut, Enem Yayuçı tarafından ana rahmine yerleştirilir ve kızılkurt (kızıl- kurt, solucan)   görünümü alır. Bu cenin sonraki dönemde tabii gelişimiyle normal bir insana dönüşecektir.
Teleütlerde çocuğun doğumunu fazla kut’un gelişi, çocuk olmamasını da tam tersi, kut’un olmayışı şeklinde açıklanmaktadır. Çocukları olmayan an- ne-baba, Enem Yayuçı’nın arzusuyla kuttan mahrum edilmiş sayılır ve Kudı yok kiji denir. Böyle aileler, çocukları için kut hediye vermeleri ricasıyla başka boy Ülgen’lerine ya da yer ruhlarına başvururlar: Ada kiji ve Kan’a. Böyle durumlarda evdeki nüfusun çoğalması için Üytolo baş uçun (ev dolu baş için) kanlı kurban sunarlar.
Eğer böyle bir kurban sunusundan sonra bebek olursa, o zaman onun do- ğumu ruhun merhametiyle olduğu şeklinde yorumlanır, bebek ise ruhun ya- ratması sayılır: Ada kijideŋ yayılgaŋ, yo adazınaŋ yayalgaŋ, örögi bayandaŋ yayalgan (Âdem’den yaratılan, babadan yaratılan, yüksek (yüce) ruhtan ya- ratılan).
Çocuk için kut hediye eden ruh Teleütlerin inancına göre onların bedenine
işaret koyar: meŋ (doğum lekesi) veya yilber çaç (kıvırcık saçlar) verir. Ülgen’e veya kut aldıkları yer ruha, aile beş yıl sonra tekrar kanlı kurban
sunumunda bulunur ve bebeğin uzun ömürlü olmasını diler. Ruhlar tarafın-
dan hediye edilmiş çocuklara; yerliler Çoluho’da Teleüt Şaadi sahipti, kendisi şimdi hayatta değil, derler.
 İnsanın yaşamını başlatan kut (emriyo) yaşamak ve büyümek için onunla kalır. Bu durumda o, insanın yaşamını destekleyen güç düşüncesini kendisine alır. Teleütlerin şuurunda o çok kıymetli olarak kabul edilir. Bu şartlarda kut
-at  başı  kadar  altın,  koçbaşı  kadar  gümüşle-  yani  çok  kıymetli  materyallerle
mukayese edilir:
At bajınca altın kut, (At başı kadar altın kut)
Koy bajınca kümüş kut. (Koyun başı kadar gümüş kut)
Sıradan konuşmalarda kut bu şekli daha çok realize olmaktadır. O insan- dan ayrılabilen, onun dışında yaşayan ve tekrar insana sirayet eden bir ola- rak anlaşılmaktadır.
İnsandan ayrılan kut, başkalaşıma (metamorfoza) uğrayarak yaşar. Onun değişimi veya başkalaşıma uğraması daha insandan ayrılışı anında başlar ve Kam’ın onu tekrar insana döndürmek için yakalayıp ellerine alması anına ka- dar devam eder.


Metamorfoz kut, “yula” adını alır. Aslında yul’a da aynen kut gibidir, in-
sandan çıkar, dolaşır fakat tekrar insana dönmez.
Kudı çıktı (Kut’u çıktı).
Yula yastıkan yat  (Yula yanında gidiyor).
Ancak  Teleütlerde  kut  ve  yula  anlayışta  aynıdır,  kut  hakkındaki  bütün
hikâyeler, onun insandan çıkışına göre çoğunlukla yula olarak kaydedilir.
Bu hikâyeler şöyledir: Kut’un insandan ayrılışı iki manalıdır: ihtiyari ve gayriihtiyaridir. Zorunlu ayrılış korku anında gerçekleşir, insanın şuursuz ol- duğu anda olur. Öyle hâllerde genellikle derler ki: Kiji korkıp, kudı çıktı. (Ki- şinin korkusundan kut’u çıktı).
Kut, insandan ayrılır ayrılmaz insanın birliği bozulur ve ikiye bölünür, ikisi ayrı ayrı yaşamaya devam eder –insan kendisi yaşar, kut ise yula’ya dö- nüştükten sonra o da kendi başına yaşamaya başlar. Eğer kamın yardımıyla kut’u tekrar kendisine döndürülmez ise kişi ölür.
Yula ya da metamorfoza uğramış kut’un kişide olmayışı, korkudan sonra
doğrudan anlaşılır, bazen de uzun süre bu hâl devam edebilir.
Yula’nın olmayışını bizzat kişi kendisi, etraftakiler veya en nihayetinde kam fark eder. Yula’nın olmayışını kişi kendisi hastalanmasından ve rüya r- melerinden tespit eder: “Oh, yula’m yok!” der hasta, Kamga barıp yulam ur- duradım. (Yula’m yok, yula’mı bana geri döndürmesi için kama gideceğim).
Kam insanda “yula”nın olmayışını tolu’ya fal bakarak belirler. Tolu; erkek ve kadın gömleğidir, aynı şekilde ruha yapılan kamlık ayininde fidye veya hediye olarak duvara asılan cübbe veya paltoya da bu ad verilir. Bu armağan (fidye) sunumu anı öncesinde kam onların temizliğini iyice kontrol eder. Bu kontrol etme esnasında bazen burada asılı olan kurdelede insanın “yula”sının olmadığını tespit eder.
Söylenenlere şunları da eklemek gerekmektedir: Kamın en mahrem (can- dan) görevlerinden biri, her kamlık ayininde geçilen bütün (pudak) etaplarda çok itinalı olarak kontrol yapıyor olmasıdır. İyi veya kötü ruh kontrolde o, “yula”yı arar. Eğer bulursa yakalar ve refakatçi ruh Bay-Sööt ile hastanın evi- ne gönderir. “Yula”yı geri döndürme sırasında kam şöyle söyler:
Yer süŋa, yetten tüŋa            Kendi yerine (yer, su) kendi yetmiş dağına,
Segis kıyıŋ, törttoluguŋa,      Yedi kıyına, kendi dört köşene,
Alançıgıŋa, ak yalbıjıŋa...    Kendi evine, kendi beyaz ateşine (geri dön!)
Közi yamanga körünbe         Kötü gözlüye görünme, Küni yamanga kabılga         Kötü niyetliye kapılma, Azragan bolzo adaŋa            Seni besleyen babana,


Emisitrgen eneŋe                  Seni emziren,  besleyen annene
Oito yan.                               Geri dön!
Yula”nın insandan çıkışında bir sürüme (versiyon) göre serbest hâlde boşlukta yaşar, sahibinin veya komşusunun izbesinin1 ve ambarının köşele- rinde uçar. Onun ait olduğu kişi bu esnada atalet hastalığından ıstırap çeker: oturduğu yerde uyur kalır. Bir yerden başka bir yere göçerken “yula”, geceleri bazen pencereden ıslık çalar. Islığı duyduktan sonra evin sahibi alkış duasını okur, kapıyı sonuna kadar açar, kendisi sokağa çıkar, demir kepçeye vurur, “yula”yı kandırarak izbeye çeker. Ev sahibi eve döndüğünde kapıyı sıkıca kapatır ve tası bir delikte tutar. “Yula” kapı aralığından sese gelir. Ev sahibi büyülü sözler söyleyerek tas ile çeker alır onu: Op kurıy diyerek hızlıca tası bezle tutar ve iple iyice sarar, bağlar. Bu şekilde “yula” yakalanmış sayılır. Tas daha kuytu bir yere, ocağa veya ranzaya konur.
Kam, “yula”nın kime ait olduğunu sabah öğrenir ve “yula”sı olmayan ki-
şiyi tespit eder, daha önceden bunu fark edemez.
Yakalanan “yula”yı, kam, kişinin sağ kulağına üfleyerek kişiye geri dön- dürür (Yulazın Urdı). Diğer varyanta göre “yula” kişiden ayrılışında doğrudan ya Ülgen’ın kızları som (iyi ruhların), ya da yaman körmöstör-kötü ruhların eline düşer.
Teleütlerin inanışına göre şu veya bu tür görünmez ruhlar insanın etrafı- nı çevrelerler ve uyanık hâlde onu izlerler. “Yula”, insandan ayrılınca ruhlar hemen onu yakalarlar. İyi ruhlar, “yula”yı daha sonra tekrar kişiye geri dön- dürmek için korurlar, kötü ruhlar ise onun için kurban alırlar. Onlar, alçnı- ye-açgözlüdürler.
Bayana, Ülgen’ın kızları, iyi ruhların hepsinin korktuğu esnada kişiye yar- dıma gitmek için özel hazırlık yaparlar. Dünyada endişe verici bir çarpmayla, şiddetli bir yıldırımla 14. gökyüzü katından kişiye inerler ve dağlar gibi et- rafına serpilerek onu çevrelerler: “Kıigıluga kıpçılular” (endişeli çarpmada büzülenler).
Yula”yı kaybetmiş kişi “yula”sının kimin ruhuna düştüğünü bilemez. Bunu bir kam bir ruhun ejik-piy (kapının ruhu) yardımıyla öğrenir.
Eğer “yula” “Bayana” (iyi ruhların) elindeyse, o zaman kam kendi kalın çörü (yardımcıları-ruhları) yardımıyla doğrudan “yula”yı alır ve hastanın sağ kulağına üfleme vasıtasıyla onun tekrar geri döndürür.
Eğer “yula”, kötü ruhların eline düşmüşse o zaman en iyi hâlde onun geri dönmesi için daha önce söylendiği gibi bedel (kurban) verilir. Böylece so- nuçlanır,  çözülür.  Fakat  kötü  ruhların  eline  düşen  insanın  yula daha  kötü


1       İzbe: küçük kulübe, baraka.


bir hâle düşebilir; kötü ruhlar yulanı yudup iidi (“yula”yı yakabilirler). Böyle duruma düşen bir “yula” ölmüş ve ol yerge barar (öteki dünyaya gitmiş) sa- yılır. Bu durumdaki kişi çok uzun ve ağır hastalık çeker ve sonra ölür. Çünkü “yula”nın artık geri dönüşü olmaz ve insan kendi yaşam gücünü bu şekilde kaybetmiştir. Teleütler, “yula”nın başka hâllerinden de bahsederler.
Yula”, kötü ruhların elinde birkaç yıl yaşayabilir. Kendi varlığı için “kirli bolup yat” (kirli ol yat). Böyle bir “yula” ait olduğu kişiye geri dönerken kam onu temizlenmesi için şu sözlerle mitolojik süt gölüne gönderir.
Arşın bıla alaştap                      Ardıç buhuruyla temizlen,
Ak süt köl bıla yunup tur           Ak süt gölünde yunup dur!
Kötü ruhlar bazen uzun süre dolaşan “yula”yı yakalarlar. Bu yakalama anında kasten onu dikkatsizce yakalarlar ve ona zarar verirler. Bu zarar do- laşıp duran “yula”nın ait olduğu kişinin bedenine yansır. Kamlar Çarga ulu- sundan Teleüt Klementiy’in sağ böğrünün altındaki aşağıdaki iki kaburgası- nın eğriliğini bununla açıklamışlardır. Ancak biy-ejigiye (kapı ruhu) kara koç kurban sunusuyla yapılan kamlık ayininden sonra Klementiy’nin kaburgaları düzelmiştir.
Teleütlerde çok fazla dinî-fantastik sanrı (halüsinasyon) olayları gözlem- lenmektedir. Onların inanışına göre çok fazla kötü ruh vardır. Eğer kişi r- mösü (kötü ruh) görürse ona ateş edilmez, çünkü saldırıdan korunan körmös, “yula”yı öldürebilir. Saldırılan körmös üç gün ölü olarak yatar, daha sonra canlanır.
Kasırga estiğinde “yula”, kam da onunla beraber gözle görünmez şekilde güneş yönünde, kötü ruhlar ise güneş yönünün tersine dönerler. İkinci hâlde Teleütler “kut”un girip “şau, bau” diye bağırmaması için el ayaları ile kulak- larını kapatırlar.
Bu konuda çeşitli anlatılar vardır: Kam  “yula”yı kişiden çıkartabilir ve diğer bir “yula” karşılığında kötü ruhlara verebilir. Bu her zaman gizli olarak yapılır. Çalınan bu “yula” diğer kamın takibinde olur. Ruhların da yardımıyla iki kam arasında çekişme olur, bu çekişme bazen çok büyük ölçekte olabilir. Böyle bir durumda “yula”sını kaybetmiş kişi nöbetlerden ölür. Teleütler böyle acı bir olayı her zaman “yula”nın çalınmasıyla ilişkilendirir.
Bu ana kadar hep “yula”nın istem dışı olarak ayrılmasından bahsedildi, ancak önceden söylendiği gibi “yula”nın istemli olarak kişiden ayrılması da gerçekleşmektedir.
İstemli olarak “yula” iki kişiden ayrılır: kam ve yardımcısı Paimal-Başçı. Misteriya (dinsel konulu drama) icra edilirken bu ayrılış vuku bulur. Kam ve onun yardımcısı Başçı, misteria düşüncesine göre farklı bölgelere seyahat eder, ancak tek başına değil, eşleri (Yulalar) ile gerçekleştirirler. Zihnen evden


birkaç etap uzaklaşan kam bazen Başçı’nın “yula”sını Bay-Soyot’a (refakatçi ruh) onu emanet ederek eve geri gönderir. Kamlık ayininin bitmesinden sonra onu Paytal-Başçı’nın sağ kulağına üfleyerek ondan alır.
Ölmüş “yula” beraberinde öteki dünyaya insan da götürebilir. Eğer ko- casının ölümünden sonra onun karısı da ölürse, kadının arkasından çocukları veya kocasının arkadaşları ölürse, o zaman Teleütler bu durumu ölen kişi ta- rafından onların ruhlarının çalındığı şeklinde izah ederler. Bu gibi durumlarda derler ki:
Yulazın alıp partır. Pu ölüp padı
Yula aldı, onlar bundan öldüler.
İstemsiz olarak “kut”un ayrılmasıyla ilgili olaraksa şu anlatıyı örnek ver-
mek mümkündür.
Kam tarafından ölümüne sebebiyet vermek maksadıyla kişinin “kut”u ça- lınır. Kam kavgalı (küs) olduğunda böyle yapar. Eğer bir kişi kama bir kır- gınlık vermişse bir süre sonra o ölür, o zaman onu kam yigen (kam yedi) diye düşünürler.
İnsandan başka maldın kudı (hayvanlar) ve bitkilerin de “kut”u olur. Hayvanların “kut”u hayatın başlangıcı olan yavrunun (embriyon) döllen-
mesi, yaşam gücü, canlının daha sonraki varlığını destekleyen güçtür.
Hayvanların “kut”larını gökyüzünün üçüncü katında (üç kat) yaşayan Ül-
gän’den sonra ikinci derecedeki Ermen-Kan dünyaya gönderir.
Daha önce değinildiği üzere hayvan “kut”u öteki dünyaya ailenin başını da beraberinde götürebilir, o zaman hayvanlar ölmeye başlar: maldıŋ kudın alıp pargan, mal ölyat (o, malların kut’unu aldı, bundan dolayı mallar ölüyor).
Bitkinin “kut”u da onun tohumu, filizidir. Onun “kut”u ırmakların,  göl- lerin ve vadilerin ruhları-ıyık’lardan gelir. İlkbaharda ıyıklara kurban sunu- lur; onlar otların korunmasını, bitkilerin atlardan, farelerden, kurtçuklardan ve diğer zararlı yaratıklardan korunmasını dilerler. Eğer yazın çok iyi mahsul alırlarsa, o zaman Teleütler Iyık ölöŋ çöptiŋ kudın berdi.” (Iyık, ota kut gön- derdi) derler.

Tın
“Tın”, insan, sığır, yabani hayvan, kuşlar, sürüngenler, ot ve ormana has olan fikrî (ruhsal) bir özellik, varlıktır. Bütün bu sayılanlar Teleütçe şöyle adlandırırlar: Yügürer ayaktu, uçar kanattu, ar tınar tındu (Yürürler ayaklı, uçarlar kanatlı, bütün bunlar ruhuyla nefes alır).
İnsanla ilgili olunca “tın” farklı şekillerde anlaşılır. İlk olarak öldükten sonra insanın kötü işleri için ıstıraba dönüşen “ruh”tur. Bununla bağlantılı ola- rak insan başka bir kimseye bir kötülük yaptığında, diğer kişi der ki: Tınındı


ezebey yazıŋ ba, tınıŋıŋ kıynalattanıŋ bilbey yazıŋ-ba? (Ruhu hiç düşünmez misin, ruhun sana acı çektirecek?). İkinci olarak insanla bağlantılı olarak “tın” nefes almak demektir. Üçüncü “tın” canlıdır, Teleütlerin ifadelerine göre par- çalanabilir: “tınıŋ üzülzin” (hayatın parçalansın, yırtılsın!). Kötü bir ruh hâ- linde iken böyle söylerler.
Ölüm sırasında “tın” insandan çıkar: “tın çıktı” veya “tını kogıppardı”- “soluğu kesildi, yani “adam öldü (harfiyen–onunki eksildi) demektir. Bununla bağlantılı olarak kendi hususiyetleriyle “kamlık tın-bura” sorusu ortaya çık- maktadır.
“Tın bura”, kamın hizmetini icra etmesi veya ruhlarla özel bağlantı kura- bilme yetisini ve duygusal gücü, yani kamlık ruhudur. Kamlık ayini esnasında “tın-bura”, kama girer, kamlık ayininden sonra ayrılır, onu terk eder.
Her Teleüt kamı kendi tıŋ bura’sına nezaketle davranır. Kamlık ayininden
sonra kam, tın burasını gizli bir yere yollar.
Bir kamın ölümünden sonra “tın bura”, başka genç bir kama veya yeni başlayan kama geçer. Böyle bir geçiş ruhani kamlık teselsülü olarak ifade edi- lir.
Bir kam kendi ruhlarının yardımıyla bir başka kam ile yarışır, onunla çeki- şir. Bu çekişmede daha güçlü olan kam, hasmının tın bura’sını çalar, ayakla- rını ve başını kesip ayırır. “Tın bura” ölür; iki üç gün sonra da ait olduğu kam ölür. Diğer hâllerde mağlup olan kam ancak hastalıktan ölür ve eğer çalınmış olan tın bura’sı ile birleşirse fevkalade sağlıklı olur. Kamlar arasındaki bu tür kapışma ve çekişmeler hakkında efsanevi içerikli çok sayıda hikâyeye rast- lanmaktadır.
Hayvanlar ve kuşlara ait “tın” ruhtur, ancak işkence eden ruha dönüşme- mektedir; ikincisi fizyolojik teneffüs; üçüncüsü ise yaşamdır. Burada “tın” anlayışı insanınki ile aynıdır
Bitkisel âlemde “tın” büyüme yeteneği olarak anlaşılır. Yağmurlar yağ- dığında otlar, ekinler ve ormanlar yeşillenir, Teleütler o zaman, ölöŋiŋ aştıŋ tını kirdi (ota, ekine büyüme/can geldi) derler. Diğer hâllerde bitkiler nefes aldığını “tındu” ve onların hastalığına (ağrı) sebep olabileceğini düşünürler. Eski insanlar -hiç şüphesiz mistikler- hastalıklara sebep olmaması için gerek- mediği hâlde asla orman ve bitkilere zarar vermezler ve kesmezlerdi. Onların anlayışına göre bitkilerin ölünce yok olan ruh gibi “tın”ı yoktur. Bitkilerin ya- şamı kesintisiz ve ölümsüzdür, çünkü kök toprakta kalmaktadır ve bitki kendi varlığını ebediyete kadar destekleyebilir.


Sür
“Sür” (Rusça şöyle tercüme etmek mümkündür): bir nesnenin sureti, sıfa- tı. Tef üzerindeki resimleri, portre ve fotoğrafı Teleütler “sür” diye adlandırır. İnsanın ve sığırın böyle sureti vardır.
Ancak insan “sür”ü ve sığır (hayvan) “sür”ü farklı anlamlarla anlaşılır. Sığırın “sür”ü ölüm esnasında ayrılır ve ahiret hayatına (dünyasına) taşı-
r, yerleşir. Bununla bağlantılı olarak Teleütler arasında öteki dünyada binme
imkânına sahip olması için ölen kişinin en sevdiği atını boğazlama geleneği- nin hâlen korunduğu bazı yerler vardır. Ölen kişinin ölüme mahkûm olan atı özel surette hazırlanır. Kişinin öldüğü gün hayvanı pahalı şal ve kilimlerle kapladıkları eve götürürler, yelesine ve kuyruğuna ipek kurdeleler bağlarlar. Ölen kişinin bedenini mezarlığa taşıyan kızak veya arabaya malum atı koşar- lar ve onun arkasından yürüterek götürürler.
Gömüden sonra atı bütün süsleriyle yedi gün beslerler. Bu yedi gün için- de atı, akraba ve tanıdıklarının evlerine, sürülmüş tarlalarına ve çayırlıklara götürürler. Bu geleneğe göre herkes atı kabul etmek, onu yulafla beslemek, kösemeni (at rehberi) ise çay ve şarapla ağırlamalıdır.
Yedi gün sonra atı boğazlarlar. Etini yerler, eyeri ve kilimleri ise yoksul in- sanlara verirler. Bazen atı boğazlamazlar, olağan hazırlıklardan sonra istifade etsin diye atı bir yoksula verirler. Böyle hediye merhamet anlamı taşır: yedim bolzın (bu ölenin hayrına olsun). Şunu da belirtmek gerekir ki, at ile yapılan bütün bu seremoni ölen kişinin anma/anılması gününde yapılır.
Hayvan “sür”ü kamlık kurban sunumlarında daha çok anlam ve öneme sahiptir: esas olarak eti değil, kendisi şu veya bu ruha bağışlatıcı bir hediye olarak kurban edilir. Bu kamlık inancında kanlı kurban sunumlarında var olan dogmadır.
Ancak kamlık inancına mensup Teleütler canlıda iki başlangıç olduğuna inanırlar: maddi ve manevi “sür”; ruha kâh bunu getirmek kâh da bir bütün olarak başka bir hayvanı getirmek gerekir. Bunun temelinde de kurban sunu- sunda hayvanı kesmeyip “sür” hayvanın içinde kalması maksadıyla her za- man onu boğarlar: “burup-yat”. Eğer hayvan olağan yöntemle öldürülürse o zaman sür hayvanın ağzından çıkar; hayvanın kendisi ise kesilmesi nedeniyle bozulur, parçalanır. Kamlık inancına mensup olanların düşüncelerine göre ise böyle bir kurban amacına ulaşmaz ve ruh için de hakarettir.
İnsan “sür”ü de hayvan “sür”ü gibi ait olduğu özneden ayrılır, ancak ölüm
anında değil, henüz hayattayken.
“Sür”ün insandan ayrılışı Ülgen’in, Enem-Yayuçı’nın arzusuna göre olur. Enem-Yayuçı böyle arzusunu kam diliyle Ülgen biydiiŋ sabır biçik (Ülgen’in başkanın  kitabı)  diye  adlandırılan  özel  bir  kitaba  kaydeder.  Eğer  insanın


“sür”ü  ayrılması  gerekiyorsa,  o  zaman  kitapta  bunun  hakkındaki  el  yazması
kararır: “kara kat pazılpartır”. Bunu ancak kam görebilir.
“Sür”, kişiden ayrılır, Enem-Yayuçı bununla kişinin dünyevi varlığının sonunun başlangıcını hazırlar. “Sür”, kişinin dışında yaşamaya başlar ve onun sanki ölümlü gölgesi olur. İnsandan “sür”ü ölümüne yedi veya on yıl kaldığı zaman çıkabilir.
“Sür”ünün çıktığını kişi uzun süre fark edemez, ancak uzun süre devam eden ve sıkıntılı hastalık, kaçınılmaz ve gözle görülür şekilde ölüm gelmesi, kişiyi sürünün kendisinde olmadığına ikna edebilir.
“Sür”ün çıkmasına neden olan hastalıkta Teleütler kamlık yapmazlar, çün-
kü insandan ayrılan “sür”, tekrar ona dönmez.
“Sür”, evde, tarlada ve avda görünür. İnsana yine insan suretinde görünür- müş. Bundan dolayı herhangi bir yerde olduğunu kabul etmeyen biri, diğeri- ne; sen sürümdi rgön bolarzın, (Sen, beni değil,  benim “sür”ümü görmüş olabilirsin.) der.
İnsan sürü her yerde yaşar; gece vakti eve yaklaşır ve özel tarzda kapıyı çalar. Sürün insana zarar vermemesine rağmen ondan korkarlar. İkinci bir zi- yaretten kurtulmak için ev sahibi “sür”ü kovan kamı sabah olunca davet eder.
Kişi öldükten sonra onun “sür”ü insanın dünyadaki varlığı için “kut”unu aldığı “Bayana”ya (ruh) gider. “Sür”, Ülgen, Adam, Yö-Kan ve diğerlerine gider.
Eğer insan zoraki bir tarzda ölürse, suda boğulursa, o zaman onun “sür”ü Sulay-Kan’a veya Talay-Kan’a, yani denizin ruhuna gider. Eğer ateş ile ölür- se, o zaman da “sür”, ateşin ruhuna Oymok-Aru’ya gider.
“Sür”, bu taşınması sırasında hamisi ruha hemen ulaşmaz: onun yolu uzun soluklu ve sıkıntılı olur. Kendi seyahatinde (kamlık ayininde) kam insanların “sür”lerini ve onlar arasında da yakın zaman önce ölmüş tanıdıklarını görür. Istırap çeken “sür”ler iniltiyle kama bağırırlar:
“Oy, oy, pelim ay! Oy, oy, bajım ay...       Oy belim oy, oy başım oy!
(Bizleri de yanına al kam!)
Kam telaşlı şekilde onları dinler ve daha ileri devam eder.

Üzüt
Dinî ve dünya görüşünde bu ruhani başlangıçta fevkalade büyük yer tutar. “Üzüt”,  sadece  bir  kişiye  özgü  olan  ölüm  sonrası  var  oluştur.  Ruslarda
“merhum-ölü”  kelimesiyle  ifade  edilen  ölen  kişinin  ruhunun,  inanışa  göre
mevtanın gömülmesinden sonra yakın akrabası olması timsal olunur.


Teleütler, “üzüt”ün kendisini yel salkın (rüzgâr, yel) suretinde veya insan görünümünde tasavvur ederler. Onu ormanda, sürülmüş tarlada ve kasırga- da görürler. Kasırga suretinde görünce Teleütler fırsatı kaçırmamak için “şau, gau” diye bağırırlar. Bu bağırışla onlar “üzüt”ü kendilerinden uzaklaştırdık- larına inanırlar.
Kişinin ölümünden sonra ölenin “üzüt”ü mezarlıkta kırk güne kadar yaşar. Bazen eve gelir ve kendi varlığını esrarlı tıkırtılar çıkartarak bildirir. Böyle bir olay gerçekleştiğinde hazır bulunanlar korkudan kapaklara vururlar, bıçak veya kamçı alırlar, gürültülü şekilde; kede çık, ne kerek keldi (git burdan, ne- den geldin) diyerek “üzüt”ü kovarlar.
Teleütler “üzüt”ten çok sakınırlar. Mezarlıktan eve dönerken Teleütler hiçbir zaman geri dönüp bakmamaktadırlar. Mezarlıktan eve dönüş yolunda gözlerine takılan taş, sopa veya ot gibi nesneye üç kere vururlar. Bu hareket- le de “üzüt”ün arkalarında kendilerini takip ederek eve gelmemesi için onu korkuturlar. Ceset ile beraber tabuta koydukları bütün eşyaları (fincan, tütün çubuğu, kese) kasten tahrip ederler; aynı şeyi cesedi mezarlığa getirdikleri kayığa da yaparlar. Bu yolla eşyaların da öldüğünü düşünürler. Teleütlerin inanışına göre “üzüt” ancak tahrip olmuş, ölmüş eşyaları kabul edermiş.
Ölümden sonra ilk yedi gün ölenin akrabaları evde ateş yakmazlar, yaşlı- lar uyumazlar, konuşarak zaman geçirirler, bunun için özel hikâye anlatıcıları olan kayçı davet ederek hikâyeler anlattırıp dinlerler. Bütün bunları yapmakta- ki amaç, ara sıra mezarlıktan eve gelen “üzüt”ü kovup uzaklaştırmaktır.
Teleütler ölünün yedinci, kırkıncı günü ve seneyi devriyesinde ölü yeme- ği (anma) düzenlerler. Yedinci ve kırkıncı günü akrabaları hazırlanmış çeşitli yiyeceklerle beraber “üzüt”e ikram etmek için mezara giderler. Orada iki ateş yakarlar: mezarın batı ucuna kendileri için, bir tane de “üzüt” için ölünün baş tarafında ve daha küçük bir ateş yakarlar. Getirdikleri yiyeceklerin bir kısmını kendileri yer, küçük bir kısmını da “üzüt” için ateşe atarlar. “Üzüt”ün nevale- sini bilinçli olarak beraberlerinde getirdikleri köpeğe yedirirler. Buraya şarap da getirirler. Mezar ziyareti elbette birkaç saat sürer. Geleneğin tamamlanma- sıyla orada hazır bulunanlardan yaşlı olan kişi “üzüt”ün ateşini tekmeler ve der ki:
Taş oçogıŋ odorım                     Taş ocağını yıkarım (dağıtırım)
Talkan külüŋdi çaçarım.            Altın külünü saçarım.
Kırkıncı gün olağan ölü (anma) yemeğinin dışında mezar ziyareti ger- çekleştirirler. “Üzüt”ün“üydiŋ için arular” (evi pisliğinden arındırma) icra edilir. Evi arındırma seremonisini kam gerçekleştirir. Bu geleneğin icra edil- mesi esnasında kam her köşeden eve yaklaşır ve tefini köşe üstünde tutar ve bir bezelye tanesinin sesini andırır şekilde parmağı ile tefe vurur. Teleütlerin


açıklamalarına göre bu şekilde köşeler ölü için biriktirilmiş olan akrabalarının gözyaşlarını geri verirmiş. Geleneğin tamamlanmasıyla kam, “üzüt”ü ve göz- yaşlarını yakalayarak sokağa atar, atarken de “şau” şeklinde sokağa haykırır ve şu sözlerle tamamlar:
Kesken agakıŋa,                        Senin için kesilmiş ağaca (tabuta), Kemdegeŋ bolzo yeriŋe...          Senin için hazırlanmış yere (mezara gir). Aylu yerdeŋ ayrılganzıŋ,           Sen, aylı yerinden ayrılan,
Aldıs kanga tabılganzıŋ,           Sen Aldıs-Kan-ı bulan,
Kündü yerden airılganzıŋ,        Sen, güneşli yerinden ayrılan,
Kündüs kaanga tabılganzıŋ!     Sen, Kündüs-Kan’ı bulan (git!).
Evin pislikten temizlenmesinde ölen kişinin “kut” veya “yula”sını yiyen Aldaçı’yı (ruh) da kovarlar. Bu korkunç ölüm meleğini kam şu sözlerle kovar:
Alıp pargan Aldaçı                    Alıp giden (açgözlü) Aldançı,
Yip pargan yimekçezi, şau         Yiyip, yutan pisboğaz defol!
“Üzüt”, akrabalarından herhangi birinin yulasını beraberinde alıp götürme gücüne/yeteneğine sahiptir. Bunun özünde kam çok özenli bir şekilde üzütün yapabileceği sinsice çalma planlarını kontrol eder. “Üzüt” tarafından çalınan kam bazen sonra geri alır, bazen de ejikbiy’in (kapının ruhu) yardımıyla ancak geri alabilir. İkinci durumda “üzüt”ün çalması karşılığında kam da onun evini tahrip eder: üzütüyinodoro.
“Üzüt”e karşı alınacak tedbir vasıtaları olarak şunlar da yapılmalıdır: Gö- müden sonra ölünün yattığı evde Teleütler küdel (didilmiş kendir, kenevir lifi) yakarlar, daha sonra taş koyarlar. Müteakip yedi gün mühletince mezara taş taşırlar. Bununla da şu düşünce ifade edilir: Bırak üzüt taş gibi yatsın ve me- zardan gitmesin, taşın gidemeyeceği gibi.
Tek başına mezarlıkta yaşayan “üzüt” kendi yalnızlığıyla azap çeker ve onlarla dostça sohbet gerçekleştirmek için yaşayan insanlarla ilişki kurma- ya yeltenir. Böyle durumlarda eve yaklaşan “üzüt”, ağzından insanın karnına girer. Bu istenmeyen misafirden dolayı kişi karın ağrısı çekmeye başlar. Has- tanın tedavisi için insanın karnından “üzüt”ü kovmayı becerebilen uzman bir erkek veya kadını davet ederler. Uzman kişi küçük tahta bir kürek (spatula) yapar ve kızdırır, küllü ucunu ona (karnına) bastırır. Köşeye un, yağ ve tü- tün koyar. Tiksindirici dumanla buhur oluşur. Uzman kişi bu buhurla yatakta yatan hasta üzerine çımır denilen bir gelenek icra eder. Gelenek şu şekilde sona erer. Davet edilen kişi hasta üzerine tütsü yaparak ilk başta sessizce dua okur, ortasında biraz daha yüksek sesle, okumanın sonunda ise kudurmuşçası- na vahşice haykıran bir hayvana dönüşür. Geleneği icra eden son kelimelerle eşiğe fırlar, spatulayı kapanış kelimeleriyle rastgele fırlatır: “şau” veya “ay”, “tatay” – “defol, çık!”


Hasta üzerine okunan dua:
Çımır, çımır...                                        Yıda mınaŋ yemirerim.Çımır... Kandu üzüt, kara yek-pe?                     Kök temirgekıstayrım,
Çımır, çımır...                                        Yardıŋ piginä jaŋzirım.Çımır... Toluk sayın tolgondıŋ-ba?                    Kapşyaga kabılıp ottur.
Aral sayın aylandıŋ-ba?                       Adı bajıŋ aidınıp ottur. Çımır... Kuyun bolup kuyburduŋ-ba?                Kesken  seŋ agajıŋa
Salkın bolup sabırıldıŋ-ba? Çımır...     Kem degende yanıŋa
Yakşı etkenin yazık poldı, çımır..           Alıp pargan Aldaçıŋ bıla
Juşde etkenin ilekpoldı. Çımır...            Yip bargan yimakçıŋ bile. Çımır Ak taykanıajıp keldiŋ-be?                     İdim bolzo kabagan, Agınsudıkeçip kediŋ-be?  Çımır...         Üm bolzo süsegen,
Adı yolınaydınıp ottur,                          Aygırım bolzotebegen.
Tijin bolzo tiştenbe,                               Adı jolıŋ aydanıp ottur! Çımır... Tilim bile çeçilip ottur. Çımır...             Şau!
Yajılotkoyanzayrım,                              Kızıl otkokıstirım,




























r.


Kızgın üzütten veya Yekten mi oldu  Adını, yolunu söyle, (hastalık)?
Her köşede dolandın (sarıldın) mı?      Dişlerini sıkma
Her ormanda yolunu şaşırdın mı?         Benim dilimden çözül (tanın) Her kasırgayla kıvrıldın mı?                 Seni yeşil ateşe sokacağım, Her rüzgarla döndün mü?                     Kızıl ateşe sıkıştıracağım. Senin hayırhahlığın zarar getirir,          Seni mızrakla ezeceğim,
Senin hizmetlerin maskaralık oldu,      Seni yeşil demire sıkıştıracağım
Ak dağ üzerinden gelmedin mi,            Yiyicilerinle birlikte (git)! Nehri hızla geçedin mi?                        Benim ısıran köpeğim, Sana derin bir çukur kazıyorum,          Benim tos vuran ineğim, Acele et, çabuk!                                    Benim çifte atan aygırım.
Adını ve boyunu söyle!                        Adını ve yolu söyle! Defol! Senin için kesilip oyulmuş tabuta (git).
Senin için kazılmış mezara. Beraberinde aldığın Aldaçı ile (git).
Diğer hâllerde “üzüt” açgözlü, pisboğaz, büyük bir şarap düşkünü varlık-


Telelütler büyük grupla şarap içtiklerinde bazı kazanlarda yeterli kalitede

şarap olmaz. Bu da kötü hazırlanmış şarap içenlerden kaynaklanır. Bu durumu


Teleütler farklı şekilde açıklarlar ve kazanın içine şarap için “üzüt”ün girdiği-
ni düşünürler.
Teleütlerin şuurunda “üzüt” (ölenin ruhu) aynen ölen kişinin unutulduğu
gibi o da unutulur. Bununla da onun zararlı etkisi kaybolur.

Süne
“Süne”, insanın ruhudur.
Ölüm esnasında “süne”, bedenden ayrılır ve gömüye kadar ölen kişinin evinde kalır. “Süne”nin varlığı sayesinde ceset, kendi etrafında olup bitenleri duymaya ve anlamaya devam eder. Bunun temelinde akrabalarının üzüntüleri ve ölen kişi için söyleyecekleri iyi şeyler vardır.
Ölünün arkasından söylenenler şiir formundadır ve sıgıt (ağıt) adını alır- lar. Daha sonra ölenin ailesini ziyarete gelmiş olan diğer akrabaları tarafından da söylenir. Eğer “sıgıt” söylenmezse, ölen kişi öteki dünyada sağır olur.
Teleütler daha sonra ölü anısına birkaç kez küni adı verilen “ölü yemeği” yaparlar: birinci günü, konogı; yedisi, kırıgı; kırkı ve kalgan ayı; bir de seneyi devriyesinde. Bu günlerde leziz yemekler hazırlanır; pelmeni adı verilen man- tı türü yemek, gözlemeler, et, erişte vd. Ölü yemeğinde bal olmaz. Bal kanatlı bir varlığın ürünüdür ve onun ölüye bir yararı olmaz.
Yemekler yenirken bazen denir ki: Balam yakşıda yarıkta yürzin. (Balam,
iyi dünyada yaşasın) veya sünezine yedim bolzın, (ruhuna/canına değsin!) Ölünün “süne”sine de leziz yiyecekler ikram ederler. “Süne” için ilk önce
kâse içinde pencerenin önüne yiyecekler koyarlar, daha sonra avluya çıkarır-
lar, tabutu yaptıkları yere koyarlar. Bunu Teleütler ölen kişinin yemek yiyece- ği düşüncesiyle ilişkilendirmektedir: ölgön kijidi azrap yat; “süne”ye yapılan ikramda şöyle derler:
Yürü bolzoŋ upıŋ iştiŋ (Sen hayattayken payını yedin),
Ölgön bolzoŋ süneŋ içsiŋ. (Ölünce senin sünen yesin).
Dışarıya atılan yemeği orada bağlı olan köpek yemelidir. Kanatlı varlık- lara: tavuklara, ördeklere, kazlara ve diğer tür kuşlara gagalatmazlar, çünkü onlar uçarlar, “süne” onların arkasından gider ve ona yiyeceğini vermezler. Köpek her zaman evde yaşar ve “süne” ondan çok rahatça yiyeceğini alabilir.
Ölüyü gömdükten sonra “süne” bir süre daha evde yaşar, daha sonra mah- kemeye yargı sayına gider (hesaba çekilir). Zengin kişinin “süne”si mahke- meye olan yolculuğunu kişinin ölümünden sonra mezarda boğazladıkları ata binerek, fakir kimsenin “süne”si ise yaya olarak gerçekleştirir.
“Süne”nin mahkemeye gidişi kırk yıl sürer. Ona bu yolculuğunda kişinin ölümüne sebep olan ruhun elçileri eşlik ederler. “Süne”ye refakat için gönde- rilen ruh ölüm esnasında ölenin “yula”sını yiyen Aldaçı’dır.


“Süne” kırk yıllık yolculuğunda günahkârların kıyın yer (ıstırap çektikle- ri yerleri) gözlemler. Günahkârların ıstırap çektikleri yerler kamın boy-ruhu Adam’a gidiş yolu üstünde bulunmaktadır: Ada bistinyuun yer, çın kıyaldu kıyın yer (Babamızın toplanma yeri, günahkârların ıstırap yeri).
Günahkârların ıstırap çektikleri yerler hakkında ve tabut üstüne sıgıt sarın (ağıt) yakılır.
Ayluba yerde ne kıya ede              Bu (aylı) dünyada ne günah, Agoytimirde çın kıyat ede             Günahın beyaz demirde (ıstırap yeri) Kündü be yerde nakıyal ede          Bu (güneşli) dünyada ne günah Kögüm temirde çın kıyal ede        Mavi demirde günahın anlamı var. Aeluba yerde ne kıyal ede             Dünyada günahın ne anlamı var, Arbıspakaanda çın kıyal ede         Arbıs-Kan’da günahın anlamı var,
Kündübayärdänakıyal ede            Günahın (güneşli) dünyada ne anlamı var,
Kündüspakaanda çın kıyal ede     Kündüs-Kan’da günahın anlamı var.
Yolculuk  tamamlanınca  süne  ölen  insanların  ruhlarını  yönelttiği  Ar-
bıs-Kan’ın bölgesine yerleşir.
Aylu yerde yürgende,                     Dünyada (toprakta, yeryüzünde) yaşayarak,
Yüstoguzan yaş yaşgam,               Yüzdoksan yıl yaşadın,
Arbıs-Kanga sabılganaŋ ala         Arbıs-Kan’a geldin,
Baza yüstoguzan yıl örtti.             Yüzdoksan yıl daha geçti.
Ruh Yaŋıs-Som’a giderken gidiş yolunda karşılaştığı ölmüşlerden biri Kam’a böyle söyler.
Ana sütüyle beslenen bebekli öldüğünde onun ruhu günahsız sayılır. Be- beğin ölümünden sonra bebeğin annesi memelerinden süt sağar ve yukarı - Enem-Yayuçı’ya “çaçııp yat” (serpiştirir). Bu hareketle anne bebeğinin ölümü onun iradesiyle olan Enem-Yayuçı’ya itaatini gösterir.

Yel-Salkın
Teleütlerin tasavvuruna göre kıyaldu kiji (günahkâr insanlar) öteki dünya
hayatında ebedî ıstırap çekecektir.
Çın kıyaldu kündüdi körzöŋ,              Günahkâr kişiye bak,
Çakma baçakka,                                Asırdan asıra, Yıldaŋ bayılga,                                  Yıldan yıla, Kıynalıpturganıŋ.                              Istırap çekecek.
Ak sagıştu kiji (iyi insan) hava gibi varlığa “yel-salkın” (harfiyen-hafif yel) dönüşecek ve Ol yer’de (öteki dünya) Kündüs-Kan’ın dünyasında ya- şayacaktır. İyi insanların öteki dünyadaki yaşamları olan Ol yer, bu dünyada yaşayan insanların yaşamına benzemektedir. Bu onların cennetidir.


Orada karı koca tekrar birbirleriyle karşılaşırlar ve dünyada da yaşadıkları gibi normal hayat sürerler: ulu aştu, maldu bolup (hayvanları ve ekmekleriyle zengin olurlar). Ancak bu dünyada bir eşle evlenenler, orada tekrar buluşacak- lar. İlk evliğini dul biriyle yapanlar, orada eşsiz kalacak, çünkü karısı kendi ilk kocasına ait olacaktır.
Kamlık inancına mensup Teleütlerin dinî şuurları ölmüş kan bağı akra- balarının kamların ve kadın kamların adlarıyla, aynı şekilde kamlık geçmişi olmayan emegender ve enekelerle de sıkı bağ içindedir. Bu sistemi kendi ata- ları ile olan ilişkilerinde de değiştirmemişler, bundan dolayı her boy kendi kan bağı atalarını sayarlar.
Atalara saygı duymanın fiziksel ifadesi kanlı ve kansız kurban sunumu- dur. Hastalık hâlinde kurban sunarak Teleüt atasının ona şu veya bu hastalık şeklinde göstermiş olduğu öfkesinden kurtulmayı arzular. Hastalıktan kurtu- lan Teleüt bunun atasının merhameti olduğunu açıklar. Ağır mahremane ba- ğımlılık Teleüt’e, kamın atasını kendi evinin, hayvanlarının ve iktisadi faali- yetlerinin alançıgınıŋ sakçızı (evinin hamisi) olarak kabul etmesini mümkün kılmaktadır.
Teleütlerde genç kamlar da ölmüş atalara, kam ve kadın kamlara bağımlı- dırlar. Kamlık inancı kültünün bu kutsal kişiliği kamlık hizmeti için istidadını ruhsal/sinir hastalığı/epilepsi vasıtasıyla atalarından alabilmektedir. Bu yo- rucu hastalık karşısında sıkça ölümlü sonuçlar olmaktadır; yerlilerde kamlık ayini dışında başka vasıta yoktur. Kamlık ayini epilepsi hastasına hastalığın- dan kurtulabilme imkânı vermektedir. Kamlık yapan kişinin gerçekten de has- talık geçirmediği gözlenmektedir. Kam veya kadın kamın “kamlık kültünün hizmetçisi olmak” gibi ağır bir yükü/rolü neden kabul ettikleri, arzuladıkla- rı sebebini de göstermektedir. Tartışmasız onlar zavallı insanlardır. Kamlık hizmetini bırakarak birçok kam hastalık nöbetinin gelmesinden korkmaktadır onlar bu kültle kolaylıkla bütün bağını koparabilirler.
Emegender ve enekeler, bunlar ihtiyarların (yaşlı erkek ve kadın) ruhla- rıdır, Teleütlerde baba ocağının koruyucularıdırlar. Bunlar kamlık inancına mensup Teleüt’ün çok eskiden ölmüş uzak kan bağı olan akrabalarıdırlar.



ARİSTOTELESİN RUH ANLAYIŞI




Aristoteles’e göre insan, ruh ve beden  olmak üzere iki ayrı öğeden oluşan bir varlıktır. Beden madde,  ruh ise onu biçimlendiren, ona “insan” niteliği kazandıran formdur. Bu nedenle  yaşamın ilkesi olan ruh amaç, beden ise araç konumundadır. Bedenin ereği niteliğinde olan ruh, ona hareket yeteneğini verir, onu belli bir ereğe doğru yönlendirir. Aristoteles, Platon’da görülen ruh-beden ayrılığını ortadan kaldırır, ruh ile bedeni bir tözün iki ayrı öğesi olarak ele alır. Ruhun bütünlüğünü, parçalardan  oluşmadığını savunan Aristoteles, ruhun bitkisel, hayvansal ve akılsal olmak üzere üç işleve sahip olduğunu belirtir. Bitkisel ruh, insan varlığının doğma,  büyüme,  beslenme ve varlığını sürdürme  gibi hayati fonksiyonlarını düzenler. Hayvansal ruh’un temel  işlevi ise duyumlamadır.  Ruhun üçüncü  ve son fonksiyonu ise akıl yürütmedir.  Aristoteles’e göre insan ruhunun  en belirgin özelliği akıl ile donatılmış olmasıdır. Akıl ise etkin (faal) ve edilgin (pasif) olmak üzere ikiye ayrılır. Edilgin akıl, duyulara bağımlıdır; duyularla sağlanan  verileri derleyip toplar, bir düzene sokar. Buna karşılık kendi kendini yöneten  etkin (faal) akıl ise deneyle elde edilen bilgileri evrenselleştirir, imgelemleri nesnelerden soyutlar ve böylece bilime ulaşmaya çalışır. Bu çalışma, Aristoteles’in ruh anlayışını
temel özellikleriyle ortaya koymayı hedeflemektedir.

Anahtar Kelimeler: Ruh, Beden, Beslenme, Duyumsama, Akıl Yürütme


ARISTOTLE'S CONCEPT OF THE SOUL



According to Aristotle, man is an entity composed of two separate  elements:  soul and body. Body is the physical part and soul is the form shaping body and giving it the qualifications of humanity. Therefore the soul, which is the principle of life, is the purpose and the body is a means to that. Soul being the purpose of body gives it the talent of motion and directs it to a specific aim. Aristotle rules out the distinction between body  and  soul which is supported by Plato, and  regards  them  as two different  elements  of essence. Aristotle supports  the integrity of the soul and rejects the idea that  it is composed of several parts. He states that the soul has three different functions: vegetative, animal and mental. Vegetative soul regulates vital functions of human  existence such as born, growth, nutrition and survival. The basic function of the animal soul is the sensation. The third and final function of the soul is the reasoning. According to Aristotle, the most prominent feature of human  soul is being donated by intelligence. Intelligence is divided into active and passive minds. Passive mind is subject to senses; it collects and organizes the data provided by sense. On the other hand self-directed active mind universalizes the knowledge obtained by experiments, abstract imagery from objects and seeks to reach to science. This study aims to present  the basic features of Aristotle’s concept of soul.

Key Words: Soul, Body, Nutrition, Sensation, Reasoning


Giriş

Aristoteles’ten önce  Platon’un ruhun  doğası, kısımları veya işlevleri, ruhla beden  arası ilişkiler ve son olarak ruhun kaderi gibi bir dizi birbirine bağlı sorulara cevap aramaya çalışan bir ruh kuramı geliştirdiği bilinmektedir. Onun ruh hakkındaki temel görüşü, ruhun, bedenin ilkesi olan maddeden tamamen farklı bir ilke, tinsel bir töz olduğu; maddeyle  veya bedenle

birlikte bulunmasının  onun doğasına aykırı olduğu, dolayısıyla bir düşüş olarak algılanması gerektiği; bedenin  ruhun  doğal  faaliyetlerini gerçekleştirmesi için gerekli bir alet olmaktan çok ona engel olan bir şey olduğu; bedenden tamamen farklı bir varlık düzenine  ait olduğu için   bedenin    ortadan    kalkmasıyla   onun ortadan  kalkmasının imkansız olduğu, yani ölümsüz  olduğu  ve  buna  bağlı  olarak  onu


* Arş.Gör., Ege Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü,İZMİR. e-posta : mustafakaya1976@gmail.com




gelecekte  bekleyen bir kaderin olduğu ve son olarak bedenle ruh birbirinden tamamen farklı şeyler oldukları için aralarında  bir etkileşimin mümkün  olmadığı  şeklindedir  (Arslan, 2006:
373-375).

Aristoteles ise Platon’dan farklı bir ruh kuramı geliştirerek Platon’da görülen ruh-beden ayrılığını ortadan kaldırmaya çalışır. Aristoteles, madde-form   öğretisini,  ruh-beden  ilişkisine de uygulayarak onları birbirine bağımlı kılar. Böylece ruh bedensiz olamayacağı gibi beden de ruhsuz olamaz. Çalışmamızda Aristoteles’in Platon’dan  farklı olarak  geliştirdiği  bu  ruh kuramını  temel   özellikleriyle ortaya   koyup açıklamaya çalışacağız.

Ruhun Doğası

Aristoteles, ruhun araştırılması ve bilinmesinin tüm gerçeğin incelenmesine  ve özellikle doğa bilimine  önemli  bir katkıda  bulunacağından dolayı çok önemli olduğunu vurgulamaktadır. Aristoteles’e   göre    ruh    hakkında    güvenli bir bilgi edinmek,  tümüyle  ve her  anlamda en güç şeylerden biridir. Çünkü ruhun ne olduğu  sorusunu  çözecek  genel  bir yöntem yoktur.    Nesnelerin    bilgisini    edinebilmek için uygulanan  yöntem, ruh hakkında bize güvenilir   bir   bilgi   vermeyecektir.    Ayrıca ruhun  hangi  cinse girdiğini ve ne olduğunu belirlemek  gereklidir. Ona göre, ruh bireysel bir şey ve bir töz veya bir nitelik veya bir nicelik veya bildiğimiz kategorilerden herhangi başka bir şey midir? Yoksa ruh,  mümkün  varlıklar sınıfından mıdır veya mümkün  olmaktan  çok bir gerçeklik midir? Ruh, bir töz müdür  yoksa çeşitli bölümlerden oluşan  bir  varlık mıdır? şeklindeki  sorulara  cevap  verebildiğimiz sürece ruh hakkındaki bilgimizin, diğer bilgiler arasındaki  yerinin  neresi   olduğu   sorusuna cevap verebiliriz (Aristoteles, 200 1: 4-7).

Aristoteles, ruh hakkındaki görüşlerine, kendisinden  önce  gelen  düşünürlerin fikirlerine ilişkin bir tartışmayla başlamaktadır. O, kendisinden  önceki filozofların ruh hakkındaki   yapmış   oldukları   tartışmaların daha çok insan ruhu üzerinde yoğunlaşıp, insanın  dışında  diğer  organizmalarda da var olan  ruhun,  insan  ruhuyla  aynı türden  olup olmadığı hakkında yeterli bir bilgiye sahip olmadıklarını  iddia   etmektedir   (Aristoteles,
2001: 4).

Aristoteles’e göre, kendinden önceki bazı filozoflarruhtaayırtediciözellikolarak“algılama ve hareket”i kabul etmişlerdir. Ona göre, bu filozofların böyle  bir  fikri kabul  etmelerinin sebebi, kendisi hareket edemeyenin başka bir şeyi de  hareket  ettiremeyeceği ve hareketin kaynağının  kendinde  bir hareketi  olan ruhta bulunması gerektiğidir (Aristoteles, 2001: 14)

Ruhu hareket eden nesneler  sınıfından kabul eden  bu filozoflar, hareketin  ruhun  doğasına en yakın şey olduğu görüşündedirler. Bu filozoflar,  “başka   her   şey   ruh   tarafından hareket  ettirildiği halde  yalnızca ruh, kendini hareket ettirir” fikrini kabul etmektedirler.

Aristoteles,   ruhu    mekânsal    bir   büyüklük ve ruhun hareketinin dairesel bir hareket olduğunu  kabul  eden   Platon’un  görüşünü de   ruhun    hareketinin    dairesel   olduğuna dair yeterli bir bilgi olmadığını söyleyerek reddetmektedir. Ancak ruhun hareketi dairesel bir hareket olarak kabul edilse bile, bu hareket ruhun özü değil, ruh için ilineksel bir harekettir (Aristoteles, 2001: 37).

Aristoteles, ruhu  küresel  olarak  kabul  eden ve hareketin  atomların  özüne  ait olduklarını iddia eden Demokritos’un görüşlerini de eleştirmektedir.  Ona göre,  her  an  harekette bulunan   ve  kendi  mahiyetleri   gereği   asla dingin olmayan bu küresel atomların, dinginliğini nasıl meydana  getirdiklerini izah etmek zor, hatta imkânsızdır. Bütün canlılarda meydana gelen hareketler birbirinden farklı olduğu  için Aristoteles, Demokritos’un bu görüşünü,  bir tür  akıl yürütme  olarak kabul etmektedir  (Aristoteles, 2001: 15-16).

Aristoteles, aynı zamanda,  Pythagorasçıların ruh  göçü  anlayışlarına da  karşı çıkmaktadır. Ona  göre,  herhangi  bir ruhun  herhangi  bir bedene girebilmesi  düşüncesi  saçmadır. Çünkü her beden  kendine özgü bir biçime ve şekle sahiptir ve ruhun başka bedene girmesi, aşağı yukarı flüt yapan marangozun sanatının flütlerden geldiğini söylemek gibidir. Bir örsle flüt sesi, bir flütle örs  sesi çıkarılamayacağı gibi bir at bedeniyle  de  insan ruhuna  sahip olunamaz. Her ruh kendi bedeni  için özel olduğu  gibi, her  beden   de  kendi  ruhu  için özeldir (Aristoteles, 2001: 38).

Aristoteles’in başlangıç niteliğindeki bu düşüncelerinin  sonuncusu,  ruh incelemesinin




hangi alana, yani metafiziğin mi, yoksa fiziğin mi   alanına   girmesi   gerektiğine    ilişkindir. Ancak bu sorunun cevaplandırılması ruhun ne olduğu hakkında Aristoteles’in kendi vereceği cevabın ortaya konulmasına bağlıdır. Bundan dolayı Aristoteles, Ruh Üzerine adlı eserinin II. Kitabının ilk bölümünü özel olarak bu soruya, yani  ruhun  doğasının   ne  olduğu   sorusuna ayırır.

Aristoteles’e göre  ruh  bir tözdür.  Ancak töz esas olarak üç anlama gelir. Tözün ilk anlamı madde,  yani kendi kendisiyle belirlenemeyen şeydir; ikinci anlamı ise form ve üçüncü anlamı ise madde ve formun birleşimidir. Form ve fiilin kendisi de yine iki anlama gelir. Yeti olarak fiil ve bu yetinin uygulanması,  işletilmesi olarak fiil. Yani Aristoteles’in deyimiyle entellekheia olarak fiil ve energeia olarak fiildir (Aristoteles,
2001: 63-64).

Aristoteles’te  energeia,  fiil faaliyet,  faaliyete geçme  anlamlarına gelir.O bir şeyin, bir kuvvenin   fiil  haline   çıkışıdır; fiil  maddeye gerçeklik kazandırır ve onun belirsizliğine belirlilik  getirir.   Ancak   bir   kuvvenin   fiil haline geçmesi  birkaç derece  içerir. İşte bunlardan ikisi energeia ve entellekheiadır. Görme   fiiline  sahip   olan,   ancak   görmeyi uyku durumunda olduğu  için işletmeyen  bir insandaki  fiil entellekheia olarak fiildir. Buna karşılık uyanık  durumda  bu  görme   fiilinin işletilmesi,  çalıştırılması energeia anlamında fiil  olarak   adlandırılır  (Arslan,  2007:  212).

Ruh-Beden İlişkisi

Aristoteles’e göre, ruh bilkuvve hayata sahip olan bir cismin entellekheiasıdır (Aristoteles,
2001: 65). Başka bir ifadeyle doğal olarak organize  olmuş cismin ilk fiilidir.Kısacası canlıyı canlı yapan, onu cansızdan  ayıran başlıca sebeptir.  Ruhun bedenle olan ilişkisi, formun  maddeyle  olan ilişkisi gibidir. Beden madde,   ruh  da  formdur.  Ruh  organizmayı canlı  yapmakla,   ona,   aynı  zamanda,   şekil de kazandırmış olur. Ölümle birlikte ruh bedenden ayrılınca beden  formunu kaybeder ve parçalanır.

Anlaşılacağı üzere Aristoteles, âlemin her alanına uyguladığı madde-form  ilişkisini, ruh- beden problemine de uygulamıştır. Bu sebeple ruh formdur, fiildir. Beden, onun maddesidir, kuvvedir. Ruhun  bedenle olan  ilişkisi gözün

görme  ile olan ilişkisi gibidir. Göz sadece  bir görme   aletidir.  Görme  ortadan   kaldırıldığı anda, göz artık göz olmayan olacaktır. Ayrıca doğal  bir cisim olarak  baltanın  özü,  baltayı balta yapan şeydir. Baltanın özü, baltanın ruhu olarak  kabul  edilebileceği  gibi, insanı  insan yapan  da onun  özü olan ruhtur  (Aristoteles,
2001: 68). Ruh bedensiz olamayacağı  gibi, beden  de bir ruha sahip değilse  yok olmaya mahkûmdur.  Ruh, bedeni  terk edince, beden de  formunu  kaybeder,  yok olur (Aristoteles,
2001: 70).

Aristoteles’e göre,  ruh  bedenin  hareketlerini gerçekleştiren  bir form, her türlü hareketin sebebi olmakla birlikte bedenden bedene dolaşan  bir  gezgin  değildir.  Aristoteles burada Platon’a ve Pythagorasçılar’a karşı çıkmaktadır. Platon, ruhların doğumdan önce var olduklarına, can verdikleri bedenlerin ölümünden sonra da hayatta  kalmayı sürdürdüklerine ve başka bedenlere göç ettiklerine inanmıştı (Barnes, 2002: 100).

Ayrıca Aristoteles’e göre en yüksek ölçüde zihne ait gibi görünen  entelektüel,  zihinsel olayların dahi açıklanmasında bedene ilişkin unsurların göz önüne  alınması gerekmektedir. Başka bir deyişle Aristoteles’e göre zihinsel fenomenler madde içeren sistemlerdir. Dolayısıyla zihinsel fenomenlerin tanımı, onların ne formunu veya amacını, ne de maddesini  dışarıda bırakacak bir tarzda olmalıdır (Arslan, 2007: 215).

Psikolojinin konusu, ruhun doğasını, özünü ve öz niteliklerini keşfetmektir. Platon, ruhu akıl, irade ve istek olmak üzere üç kısma ayırmıştır. Aristoteles  ise hiyerarşik bir sınıflama yapar ve  her  alt  tabaka  üstteki  için maddedir.  En alttaki  ruh  besleyicidir; çünkü  o  canlı  veya bir  ruha  sahip  olan  bitkilerde,  hayvanlarda ve insanlarda bulunmaktadır. Fakat bitkiler ruhun  sadece  bu  derecesine   sahiptir.  Daha sonra  bütün   hayvanlarda  var  olan  duyusal ruh gelmektedir. Ruhun bu derecesi de hayvanlarda   ve   insanlarda   bulunmaktadır. Bitki    ve     hayvan      ruhlarının      üstünde yükselen insan ruhunun  özelliği ise akıldır (Ross, 1993: 157).

Ruhun ilk iki şekli, insana özgü olan aklın, bu formun gerçekleşmesinin maddeleridirler. Ruhun bu dereceleri hiyerarşik bir yapıdadır ve her bir seviye kendisinden  önceki seviyelerle




ilişkilidir. Yaşayan  tüm   organizmalar   sahip oldukları niteliklere göre  basitten  karmaşığa doğru    hiyerarşik   bir   yapıda   sınıflandırılır. Akıl, ruhun  bütün  bu etkinliklerine dışarıdan gelmiş,  yeni  ve  daha  yüksek bir şey  olarak eklenir ve ruhun öteki etkinliklerine dayanarak bunların içinde kendini gerçekleştirebilir.

Aristoteles’e göre, ruhun  bu üç kademesinin birbirleri ile olan ilişkisi, maddenin formla olan ilişkisi gibidir. Hayvanî ruh bitkisel ruha, insanî ruh ise hayvanî ruha hâkimdir. Fakat akla sahip olan insanî ruh, aynı zamanda, bilen bir ruhtur. Zaten    Aristoteles    için   insanı   hayvandan ayıran  başlıca  fark, insanın  bilen  bir  varlık olmasıdır. Çünkü insan etrafındaki olayları algılamakla  kalmaz,  onların  sebeplerini   de bilir. Aristoteles, insanın bilen bir ruh olduğu görüşünde Platon’la birleşmektedir. Gerek Platon, gerekse Aristoteles insanın algılamakla kalmadığını,  daha  ileri giderek  düşünme ile kavramlar meydana  getirdiğini kabul ederler. Fakat  kavramların  ortaya  çıkışı meselesinde tekrar  birbirleri  ile  fikir ayrılığına  düşerler. Platon’a göre  ruh  doğmadan önce  de  vardı ve ölümden  sonra da var olacaktır. Ruh, kavramları doğmadan önceki hayatında  elde etmiş ve bu kavramları doğarken  dünyaya beraber   getirmiştir.  Bundan  dolayı  Platon’a göre  kavramlar  doğuştandır. Aristoteles  ise, Platon’un  bu  görüşlerini  reddetmiştir.   Ona göre, bütün kavramlar deney ve algıdan meydana gelir, zihinde algılanmayan hiçbir şey bulunmaz. Fakat kavramların oluşturulması için, algıların getirdiği  malzemeyi  aklın etkin bir biçimde işlemesi şarttır. Bundan dolayı akıl ruhun  en aktif yetisidir. Aslında Aristoteles’e göre ruhun dereceleri birbirinden aktiflik dereceleri  ile ayrılırlar. Hiyerarşik bir  yapıya sahip olan bu sıralamada aşağıdan yukarıya çıktıkça aktiflik de  artar. Bitkisel ruh hayvanî ruha göre daha pasifken, hayvanî ruh da insanî ruh karşısında pasiftir (Aster, 1943: 156).

Ruhun Kısımları ve İşlevleri

Aristoteles ruhu  bitkisel, hayvansal  ve insanî ruh   olmak   üzere   üç   dereceye    ayırmıştır. Bitkisel ruh, ruhu besleyen yani bitkisel hayatı sağlayan  ilk ve en  genel  derecedir.  Hayvanî ruh ise harekete ve duyarlılığa sahipken, insanî ruhun özelliği de bu güçlere ek olarak  akıldır (Durant, 2002: 92).

Ruhun  ilk derecesi   olan  bitkisel  ruh,  bitki, hayvan  ve  insanlarda  mevcuttur.  Fakat bitkiler, ruhun sadece  bu derecesine  sahiptir. Ruhun bu en alt derecesi, kendisini izleyen diğer dereceler tarafından da içerilmektedir. Ruhun  dereceleri   öyle  bir  dizi  oluştururlar ki, daha  yüksek olan daha  aşağıda  olanı içermektedir. Ancak altta olan üstte  olanı içermez (Copleston, 1997: 64).

Bitkisel ruh besleyicilik işlevi ile tüm canlılara hayat vermektedir. O olmadan  yeryüzünde hayat olmaz. Çünkü o canlılığın işaretidir. Bitkisel ya da  besleyici ruh  sayesinde, canlılarda   başkalaşma,   büyüme   ve  üreme gibi  çeşitli  fizyolojik değişiklikler  meydana gelmektedir. Üremenin de bitkisel ruhta bulunması canlıların soyunun devamıyla açıklanabilir. Nasıl ki bitkisel ruh besleyici özelliği ile canlılığın ilkesi ise canlılığın devamı olarak üremenin  de onda  bulunması  gerekir. Değişim ve büyümenin de temel ilkesi, bitkisel ruhtur. Ruhun bu kademesine  sahip olmayan hiçbir varlık duyumsallığa  sahip değildir (Aristoteles,  2001:  86).  Bu  ruh  soluk  alma ve soluk verme gibi uykuda ve uyanıklıkta mevcut olan ruhtur. Bitkisel ruh hareket ettirici ruh değildir ama canlının canlı olması bu ruh sayesindedir (Aristoteles, 2001: 195).

Hayvanî ruh ise, hayvan ve insanlarda bulunmaktadır. Hayvanî ruh, bitkisel ruhun sahip olduğu niteliklere sahip olmakta birlikte, duyarlılığa ve hareket etme gücüne de sahiptir. Hareket etmeyen ve yer değiştirmeyen varlıklar   bile   en    azından    duyumsamaya sahip olmaları anlamında hayvan adını almaktadırlar.   Hayvanların   sahip   oldukları en önemli duyumlama  yetisi dokunmadır (Aristoteles, 2001: 73).

Aristoteles’e  göre  canlı  varlıklarda  istek  ve akıl olmak  üzere  iki tür  hareket  ettirici güç bulunmaktadır. Hayvandaki hareket ettirici güç istek iken, insandaki hareket ettirici güç akıldır. Hayvanlar ruhun çeşitli yetilerinden beslenme, duyumlama, hareket etme ve isteme yetilerine sahiptir. Ancak hayvanların sahip olduğu isteme yetisi iradî değil, içgüdüseldir. Bu durumda hayvanların hareketleri iradî hareket olarak değil, içgüdüsel  bir harekettir.  Çünkü iradî faaliyetler hayvanî ruhun değil, insanî ruhun faaliyetidirler (Birand, 1987: 85).




Aristoteles’e göre gerçek anlamda  ruh, insanî ruhtur  ve ruhun  en üst derecesini  oluşturur, ruhî faaliyetlerin tümünü içerir. İnsanî ruh sayesinde   algılayıp   düşündüğümüzden dolayı bu  ruh, madde  değil, formdur.  İnsanî ruh,   bedenin    entelekheiasıdır    (Aristoteles,
2001: 77). Ruh, bedenin  entellekheiası olmasına  karşın, beden  ruhun  entellekheiası değildir.  Bedenin  beden   olarak  kalması ruh sayesindedir. Ruh, yaşayan bedenin  sebebidir. İnsanî ruhta, bitkisel ve hayvanî ruha göre yüksek bir ilke, akıl bulunmaktadır. İnsanlar, hayvanlar ve bitkilerle ortak olarak bitkisel ruha, hayvanlarla ortak olarak da hayvanî ruha sahiptirler. İnsanî ruh, bitkilerin ve hayvanların sahip olmadıkları tüm zihinsel yetilere sahiptir.

Ruhun işlevlerine gelince bunları da beslenme ve üreme, duyum, imgelem  olarak üçe ayırır. Beslenme ve üreme bütün  canlılarda ortaktır. Canlıların varlıklarını sürdürmesi  ona bağlıdır. Duyum  düşünmenin  aşağı  derecesidir, duyanın  ve  duyusalın  ortak  fiilidir. Duyum duyusal varlıkta içerilmiş olan duyusal formun, bu  özelliği ile yani  duyusalda   gerçekleşmiş bir tikel olması bakımından  algılanması veya ondan   soyutlanmasıdır.   Aristoteles’e   göre, canlı hayatını esas olarak karakterize eden  bu duyumdur  (Arslan, 2007: 219).

Bunun yanında duyumda hem duyanın hem de duyusalın kuvve halinden  fiil haline geçtiğini söylemek gerekir: Duyum, bir ve aynı eylemle bir yandan  duyusal  varlıkta gerçekte  ondan ayrılmaz bir biçimde  bulunan  tikel duyusalı kuvve  halinden   fiil haline   sokarken,  diğer taraftan duyu organında bulunan duyusalı duyma  yönündeki  kuvveyi fiil haline  geçirir. Ayrıca Aristoteles, duyuların  konuları olan duyusalları da ikiye ayırır: Her bir özel duyuya ait  olan  duyusallar  ve  birden  çok  duyunun ortak konusu  olan ortak duyusallar. Birinciler her bir duyu  organının  özel konusu  olan ve başka duyular tarafından kavranmayan özel niteliklerdir. Aristoteles beş özel ve farklı duyu organının  özel konusu olan beş özel ve farklı duyusal  olduğu  ve daha  fazlasının olmadığı görüşündedir.  Bu duyular  tahmin  edileceği üzere görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma; onların konuları olan duyusallar ise renk, ses, koku vb. Ancak Aristoteles bu farklı ve  özel  duyusalların  dışında  birden  çok  ve farklı duyu organının  veya duyumun  konusu olan “ortak” duyusalların ve bunların  algısını

edinen  bir “ortak duyu”nun  da var olduğunu kabul  eder.  Bu ortak  duyusallar  ise hareket, dinginlik, sayı, biçim, büyüklük ve birliktir (Aristoteles, 2001: 142).

Aristoteles’te  duyuların  kendi  özel  konuları olan  duyusallar  hakkında  yanılmasının imkânsız olmasına karşılık ortak duyusallarda yanılgı mümkündür.  Görme duyusuna  sert görünen  bir şeyin dokunulduğunda yumuşak olduğunu kavramak söz konusu olabilir. Aristoteles ortak duyunun  üç işlevi olduğunu belirtir.  Bunlar,  duyumsamak,   duyuların  ve özel duyumların  çeşitliliği arasında  duyunun veya  algılayan  zihnin  birliğini  tesis  etmek ve duyana duyumun  bilincini sağlamaktır. Aristoteles  duyumun  bilincinin herhangi  bir özel  duyuda   bulunmadığını   belirtir.  Ortak duyu sayesinde  örneğin  göz hem görür hem de  gördüğünün bilincine sahip  olur (Arslan,
2007: 220).

Ruhun  yetilerinden  birisi de  hayal gücüdür. Hayal gücü ruhun  yetileri hiyerarşisinde duyumun  hemen  üstünde yer alır. Fakat duyuma  sıkı sıkıya bağlıdır. Duyum olmazsa hayal  gücünden  söz  edilemez   (Aristoteles,
2001: 159). Aristoteles, hayal gücü yetisini duyum    yetisi   ile   karşılaştırır.  Duyumların her   zaman   gerçek   olmasına   karşın  hayal sonucu meydana gelen şey her zaman gerçek olmayabilir. Çünkü gerçek olmayan bir şeyi de hayal  etme  imkânı vardır (Aristoteles, 2001:
162). Aristoteles ayrıca hafıza ile hayal gücü arasında bir ayrım yapar. Hafıza da hayal gücü gibi bir imgeye sahip olur. Ancak ondan  farklı olarak  imgesi  olduğu   şeyin  kopyası  olarak göz  önüne  alınan  imgeye  sahip  olur. Ayrıca hafızada hayal gücünden farklı olarak geçmiş kavramı mevcuttur (Bolay, 1993: 90).

Akıl Kuramı

Aristoteles, hayal gücünün üstünde yer alan aklı, ruhun  bir  yetisi  olarak  kabul  eder  ve onun, aşağıdan  yukarı doğru çıkan ruhun derecelerinin  en üst noktasını oluşturduğunu belirtir.   Akıl  hem    teorik,   hem    pratiktir. Yani Aristoteles,  düşünce   veya  aklın,  hem şeylerin doğasının hakikatini hem de insan davranışının  ilkelerini keşfetme  yetisi olduğunu  düşünür.   Aristoteles’e  göre   her türlü bilginin kaynağı deneydir, daha doğrusu duyumdur.  Duyumdan  başlayarak  hiyerarşik




bir şekilde hayal gücüne, hayal gücünden deneye,  deneyden akıl yürütmeye,  ondan  da akılsalların temaşasına uzanan  hiyerarşik bir yapı mevcuttur.

Aristoteles’e göre, aklın kendi içinde de dereceleri  mevcuttur.  Aklın içinde  tamamen edilgin (pasif) olan bir kısım ve etkin (faal) olan başka  bir kısım vardır. Edilgin kısım, konusu olan  akılsalları alacak, kabul  edecek,  onların kendileri  olacak  olan   kısımdır.  Bu  edilgin kısım, edilgin akıl kendisi bakımından hiçbir fiil olmayacaktır. O üzerine hiçbir şey yazılmamış bir tahtaya,  Locke’un tabula rasa’sına benzer (Arslan, 2007: 221).

Edilgin akıl, duyumlardaki  ve imajlardaki kavranabilirleri   alır.   Ayrıca  edilgin   (pasif) akıl, yok oluşa tâbidir  ve etkin (faal) akıl kendisine tesir eder. Etkin (faal) akıl ise, ruhun muhakeme yapabilme  ve düşünme yönüdür. Bu akıl kuvve halindeki düşünceyi ve kavrayışı fiil haline getirir ve böylece edilgin (pasif) akla düşünme imkânı verir. Tıpkı ışığın bize renkleri görme imkânı vermesi gibi (Aristoteles, 2001:
175).

Aristoteles’e göre, etkin akıl, bizim düşünmemizi sağlayan prensiptir, onsuz hiçbir şey düşünülemez. Edilgin akıl, yok oluşa tabi olup ölümlü iken, etkin akıl ise bedenden önce vardır  ve  bedenden sonra  da  yaşayacaktır. Aristoteles, etkin aklın daima düşündüğünü ve zamanın dışında olduğunu,  onda  cisimsel bir yapının bulunmadığını kabul eder. Aristoteles, buna  karşılık etkin  aklın meydana  getirilmiş olacağını kabul etmez ve ruha bir köken tanımaz.

Aristoteles’in  etkin   akıl’ın  ölümsüz,   ezelî- ebedî olduğu ve o olmaksızın hiçbir şeyin düşünülemeyeceği  şeklindeki  görüşleri sayısız tartışmanın  konusu  olmuştur.  Birçok düşünür faal aklın Tanrı olduğu düşüncesinde birleşmektedir.  Ross (1993), Afrodisyaslı Alexandros’un etkin akıl ile Tanrı’yı aynı şey olarak kabul ettiğini, Zebarella’nın da benzer görüşü  benimsediğini  ifade eder (Ross, 1993:
183). Ancak Ross bu  görüşe  katılmaz.  Ona göre Tanrı bu aklın Tanrı’nın kendisi olduğunu düşünmüş  olsaydı,  bunu   belirtmemesi   için bir neden  yoktu. Faal Aklın nitelikleri Tanrıya benzemesine   rağmen    Tanrı   değildir.    O, sadece  evrendeki  akıllar hiyerarşisinin en üst

mevkisinden   birini  işgal  etmektedir   (Ross,
1993: 184).

Aristoteles insanın sadece bilen yani duyumlayan,  algılayan, düşünen,  bilim yapan veya bilgiyi üreten  bir varlık olmadığını; aynı zamanda  eyleyen, eylemde bulunan  bir varlık olduğunu belirtir. Aristoteles bunlardan birincisini  teorik  akılla,  ikincisini ise  pratik akılla açıklar. Bu iki akıl arasında nasıl bir ilişki mevcuttur?

Aristoteles’e göre  teorik aklın ilkesi veya kaynağı  düşünce,  pratik  aklınki ise arzudur. Teorik akıl, kendisine  değişmez,  ezelî-ebedî nesneleri   konu  alır, varlığın  ve  bilginin  ilk ilkelerini  araştırır,   şeylerin   niçin   oldukları gibi olduklarını gösterir  ve teoriler  oluşturur (Randall, 1960: 270). Aklın bizâtihi kendisi için istenen  söz konusu  etkinlik sophia,  teorik ya da  felsefî bilgeliktir. Buna karşın, pratik  akıl gündelik yaşamın ayrılmaz bir parçası olan dünyevî işlerle uğraşan, bedensel istek ve arzuları yönlendiren, iştihayı disipline eden akıldır. Aklın dünyaya dönük olan bu parçası, insana  eylemlerinde   yol  gösterir   ve  pratik bir bilgelik sağlar. Pratik bilgelik ise, insanlar için iyi ve kötü  olan  şeylerle ilgili olarak bir kural yardımıyla eylemde  bulunma  eğilimidir (Aristoteles, 1988: 24-27).

Aristoteles ruhun  hareket  ettirici yetisi olarak tanımladığı  arzu  veya irade  yetisinin  doğası hakkında   Sokrates’te  karşılaştığımız  türden salt entellektüalist  bir öğretiyi  savunmaz.  O, irade  ve düşünme yetisi arasında  Sokrates’e benzer  görüşler savunsa da, ondan  çok daha yumuşak, daha çoğulcu bir öğretiyi ortaya koymak peşindedir (Arslan, 2007: 229).

Sonuç olarak, Aristoteles, ruhu doğada, maddeden bağımsız  olarak  tanımlamak yerine, onu aktif bir güç olan doğaya bağlamakta, psikolojisinde onu değişmenin formu  olarak sunmaktadır.  Böylece ruh bedenin entelekheiası olmaktadır. Ayrıca Aristoteles  ruhu   çeşitli  kısımlara  ayırmakta ve onlara birtakım güçler atfedip  canlı varlığı karakterize   eden   esas   fonksiyonu   duyum olarak almakla arzu, acı ve hareketi, hareketin prensibi  olan duyuma  bağlamaktadır.  Ruhun söz konusu  kısım ve işlevleri belirli temel niteliklerin bir hiyerarşisinden meydana  gelip, canlı  varlıkları sınıflama  imkânı  verir.  Buna




göre,  altında  sırasıyla bitkisel  ve  hayvansal ruhların bulunduğu insan ruhu, insanın, besleme,   büyüme   gibi  bitkilerle  paylaştığı temel fonksiyonlardan, duyumsama, hareket etme ve harekete neden olma gibi hayvanlarla paylaştığı karakteristiklerden ve nihayet düşünme ve akıl yürütme gibi yalnızca insana

özgü olan faaliyetlerden meydana gelir. Düşünme  ve  akıl yürütme   ise  insanı  insan yapan  özelliktir. Bu özellik sayesinde  diğer canlılardan  ayrılır. Bütün  bunların  sonunda Aristoteles  ruh-beden bütünlüğü anlayışıyla bir birliğe  ulaşıp  madde-form  birliğinin örneğini sunmaktadır.



KAYNAKÇA

Aristoteles, (2001). Ruh Üzerine, (Çev: Doç. Dr. Z. Özcan), Alfa Yayınevi, 2. Baskı İstanbul Aristoteles, (1988). Nikomakhos’a Etik, (Çev: S. Babür), Hacettepe Üniversitesi Yayınları, Ankara Arslan, A. (2006). İlkçağ Felsefe Tarihi 2: Sofistlerden Platon’a, İstanbul Bilgi Üniversitesi
Yayınları, 1. Baskı, İstanbul
Arslan,  A. (2007).  İlkçağ Felsefe Tarihi 3: Aristoteles, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 1. Baskı, İstanbul
Barnes, J. (2002). Aristoteles, (Çev: B. Ö. Düzgören), Altın Kitaplar Yayınevi, 1. Baskı, İstanbul Birand, K. (1987). İlkçağ Felsefesi Tarihi, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara. Bolay, S. H. (1993). Aristo Metafiziği ile Gazzali Metafiziğinin Karşılaştırılması, M.E.B. Yayınları,
İstanbul
Copleston, F. (1997). Felsefe Tarihi c. 1 Aristoteles, (Çev: A. Yardımlı), İdea Yayınları, İstanbul
Durant, W. (2002). Felsefenin Öyküsü, (Çev: E. Gürol),  İz Yayıncılık, İstanbul
Randall, J. H. (1960). Aristotle, Colombia University Press, New York
Ross, D. W. (1993). Aristoteles, (Çev: Prof. Dr. A. Arslan), Ege Üniversitesi Yayınları İzmir
Von Aster, E. (1943).  İlkçağ ve Ortaçağ Felsefe Tarihi, (Çev: M. Gökberk), Ahmed İhsan Matbaası, İstanbul

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder